Corona: Sosyalizmin çığırtkanı (Corona Hakkında Son Kez)

03/04/2020 Cuma
Corona: Sosyalizmin çığırtkanı (Corona Hakkında Son Kez)

Önce market arabasını aldı, el tutacak yerlerine dezenfektan sıktı. Sonra eldivenlerini kontrol etti. En son da maskesini düzeltti. Sonra çekinerek markete girdi. Yaşlı bir kadın ve erkek ondan hemen önce girmişlerdi. Onların uzaklaşması için bir süre durdu. Onlar uzaklaşırken yüzlerini süzdü, terleme veya kızarma var mı diye baktı. Sonra sebze meyve reyonuna sürdü arabasını, giriş kapatılmıştı. Girişte bekleyen ve eldivenli maskeli olan reyon görevlilerine ne istediğini söyledi ancak söylerken geriden geriden söylemeye özen gösterdi. Sonra unlu mamul reyonuna gitti, aynı ritüel bir kere daha sergilendi.

Her adımında diğer müşterileri kesiyordu, takip mesafesini aşan biri olursa hızlanıp arayı açıyordu. En sonunda ödeme kuyruğuna geldi. Bir önceki müşteriyle arasına (1,5 metre mi demişlerdi, hatırlayamadı) 2,5 metre gibi bir uzaklık koydu. Arkasında, ensesinde bir nefes hissetti, ürperdi. Döndü, market arabası olmayan ve aldıklarını elinde taşıyan bir genç dibine kadar gelmişti, sertçe “uzakta dursana be yavrum” dedi. Genç adam şaşırdı, özür diledi ve geriye doğru birkaç adım attı. Sırası geldi, iki poşet satın aldı. Aldıklarını poşetlere yerleştirdi, kredi kartıyla kadın kasiyere ödeme yaptı. Kasiyerin eldiveni vardı ama maskesi yoktu. Marketten çıkarken danışmaya şikayette bulunmayı unutmadı.

Çıktı, market arabasını bıraktı. Poşetleri aldı ve marketin önündeki banka koyacaktı ki, aklına geldi. Yüzeylere dokunmaması gerekiyordu. Arabanın kapısını açtı, arka koltuğa poşetleri bıraktı. Eldiveni çıkararak en yakın çöp kutusuna attı. Sonra ellerini dezenfektanla duşa soktu, bastı dezenfektanı, bastı, bastı. Ellerinden aşağı dezenfektan damlıyordu. Sonra dezenfektanı poşetlerin tutacak yerlerine sıktı, hatta bir kolonyalı mendille poşetlerin yüzeyini sildi. Sonra ellerini dezenfektan ile bir kere daha yıkadı.

Tam arabaya binecekken kredi kartı geldi aklına, kasiyerin ve kendisinin eldivenli elleri değmişti. Kredi kartını ivedilikle çıkardı, onun üstüne de boca etti dezenfektanı. Arabaya atladı, evine geldi. Arabadan çıkarken bir eldiven daha taktı. Poşetleri aldı, apartmanın kapısını açarken dikkat etti, eldivenli eli dışında bir yeri temas etmesin diye. Asansörde de aynı töreni tekrarladı, evinin kapısına geldi. Kapıdan içeri girince önce poşetleri balkona attı, iki saat bekleyeceklerdi orada. Hemen üstünü başını çıkardı, mantoyu balkona serdi, diğerlerini de çamaşır makinesine bastı. Eldivenleri çıkardı, özenle özel çöp poşetine attı. Hemen banyoya gidip ellerini yıkadı, uzun ve de uzun, uzun hatta çok uzun. Sonra yeterli olduğuna kanaat getirince bu defa yüzünü yıkadı.

Tam o sırada kocası girdi içeri, işten geliyordu. Çalışmak zorundaydı, sabahları işe giderken gergin oluyordu, kendisini eve atınca bir nebze rahatlıyordu ama öyle çok da değil. Çünkü karısı rahatlamasına izin vermeden onu kapının önünde durduruyordu. Hemen yeni bir eldiven ve maske taktı. Kocasına doğru seyirtti, ancak uzakta durdu. Önce paltosunu derisini soyar gibi çıkarttı, balkona fırlattı. Sonra üstündekileri çekiştire çekiştire hem de uzaktan çıkardı. Kocası hem sokağa çıkma yasağı ilan etmeyenlere hem de ona söyleniyordu. Kabir azabıydı be. Kocasını don paça bırakana kadar soydu, sonra ona özel bir terlik verdi. Onun maskesini poşet eldivenle çıkardı ve özel çöpe attı. Sonra onu ite kaka banyoya soktu.

Ardından plastik eldiveni tam çıkarmıştı ki küçük oğlu girdi kapıdan. Sıkıldığı için sitenin bahçesine inmişti, hem de onun tüm itirazlarına rağmen. Nefes nefese girdi içeri, üstü başı toz ve toprak içindeydi. İçinde bir şeyler koptu, ağzıyla değil nerdeyse tüm vücuduyla eyvah dedi. Koşturdu, yeni bir plastik eldiven giydi. Oğluna girişte durmasını söyledi, aslında söylemedi çığlık attı. Ancak çocuktu o, devrimci ve asiydi. Dinlemedi, daldı salona. Üstünü başını çıkarıp bir oraya bir buraya fırlattı. Sıfır kilometre yeni eldivenleriyle peşinden daldı salona fırlattıklarını toplarken bağırmaya, hırlamaya devam ediyordu. Çocuk cevap vermedi, müstehzi gülümsedi. Gülmek isyandır. Topladıklarını da bastı çamaşır makinesine, sonra atlet ve donla kalan çocuğu itmeye başladı banyonun kapısına doğru. Bu arada yine bağırarak orada beklemesini ve babası çıkar çıkmaz banyoya girmesini söylüyordu. Çocuğu iterken canını yakmıştı galiba. Çocuk “Yeter anne!” diye kesti onun hırlamasını, “bulaşacaksa bulaşır, ne yapalım” dedi. Dondu, sahi neye dönüşmeye başlamışlardı? Neye acaba?

İtalya’dan bizlere ulaşan görüntüler iç karartıcı ve hüzünlü. Ölüme yaklaşan yaşlı hastalar tablet üzerinden sevdikleriyle vedalaşıyorlar. Ölenler topluca gömülüyorlar. Meksika’da ya da Kolombiya’da uyuşturucu kartelleri öldürdükleri kurbanları kimsenin bulmayacağı, yıllar sonra kaza eseri bulunacak yerlere topluca gömerler. Naziler toplama kamplarında ölen kurbanlar için tek tek mezar açmaya tenezzül etmezlerdi. Mezarı (mezarı diyorum çünkü tek bir büyük çukurdu aslında) kurbanlara kazdırırlardı. Kazma işi bitince kafalarına tek bir kurşun, bedenler otomatik olarak canlıyken kazdıkları çukura yuvarlanırdı. Böylece işgücünden oldukça tasarruf etmiş olurlardı. Kapitalist sermaye birikimi aslen sürekli işgücünden tasarruf eden dinamikleri hayata geçirmek gibi karşı konulamaz bir eğilime sahiptir. Faşizm ise yoğunlaşmış/yoğunlaştırılmış kapitalizmdir. Naziler sistemin en amansız eğilimine en iyi ve fakat en hayvanca cevap verenlerdir. Kapitalizm var ise faşizm vardır, ötesi yok. Neyse, şimdi de kapitalist devletler salgından ölenleri topluca, yakınlarını bile yaklaştırmadan sessiz ve kimsesiz gömüyorlar. Yetmiyor, yine salgını yoğun bir şekilde yaşayan ülkelerden gelen haberlere göre solunum cihazı ve yoğun bakım odası sayısının yetersizliğinden dolayı belirli bir yaşın üstündeki hastaların yoğun bakıma alınmamasına ve solunum cihazlarına bağlanmamasına karar verilmiş durumdadır. Yaşlıları seçerek ölüme yolluyorlar. Nazi toplama kampları genellikle tren yollarının dibine kurulurdu, çünkü çok sayıda savaş esirini ya da Yahudiyi toplama kamplarına ulaştırmanın en düşük maliyetli yolunu demiryolu ulaşımı sağlıyordu. Trenle toplama kampına ulaştırılan kafileler trenden indirilip sıralı hale getirilirdi. Kamp subayları sırayı tetkik ederek çok yaşlı ve çok küçük olanları ayırırdı. Böylece iki grup ortaya çıkardı, çalışma kampına gidecekler ve gaz odasına gidecekler. Şimdi yaşlıları seçiyoruz, sistemdeki yükü azaltmak adına onları ölüme yolluyoruz. Aslında onları öldüren coronaydı değil mi?

Gerçekten corona mı öldürüyor? Ölü sayısı gün be gün arttıkça salgından ölenlerin yaş ve sağlık durumuna dair tablo da giderek netleşti. Yaşlılar ve kronik rahatsızlıkları olanlar, şu aralar hep bu terane söyleniyor. Yaşla birlikte vücut direncinin düştüğü doğrudur. Yaşlıyı yük, masraf kapısı ve bakıma muhtaç gibi gören insanlık dışı bir sistemde bu sorun olabilir. Ancak yaşlıyı deneyimle yücelmiş bir ağaç, bir bilge gibi gören düzenlenmiş bir toplumda bu sorun ortadan kalkacaktır. Kronik rahatsızlıklar mı? Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp damar rahatsızlıklarıdır kastedilen. Bu rahatsızlıklar temelde düzgün beslenmeme, hareketsizlik ve stres kaynaklıdır değil mi? Sorun öyle ise gıda rejimimizdedir. Peki nasıl bir gıda rejimdir bu? Öncelikle dünyanın ekserisini aç bırakan, ve mutlu bir azınlığa homini gırtlak yediren bir gıda rejimidir. Dünyanın fukaraları yetersiz beslenmekten, zenginleri ise aşırı beslenmekten kronik hastalıklarla boğuşmaktadırlar. Üstelik bu türden bir gıda ve beslenme rejimi insanlık dışı bir çalışma rejiminin üstüne oturtulmuştur. İyi kazananlar bir ofis sandalyesinin üstüne tünemiş bir şekilde monoton, anlamsız ve gereksiz işleri yaparken saatleri ve hatta yaşamı tüketmektedirler. Diğer taraftan yeryüzünün lanetlileri ve zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar da sağlıksız ortamlarda, zararlı maddeleri soluyarak, kötü beslenerek ve uzun çalışarak ömür tüketmekteler. Bir üçüncü kesim var ki onlar sanki ilk günahın lanetini, yani çalışmayı bile mumla aramakta, ve işlevsizliğin, işsizliğin ağır insani ve ekonomik yükünü sonsuza kadar taşımaktalar. Bunlar da yetmezmiş gibi, gündelik hayatlar da vahşi bir rekabet ve tatminsizlik, yalnızlık ve çaresizlik üzerine kurgulanmıştır. Psikiyatrlar alarm veriyorlar; yaş, dil, din, ırk, cinsiyet ve sınıf farkı gözetmeksizin insanlar artık avuç avuç anti-depresan yutar haldeler.  Bu ortamda belirli bir yaşı aşınca bedenler her türden kronik hastalığa açık hale geliyorlar, ki istatistikler bu eşik yaşın giderek düştüğünü göstermekteler. Bu cehennemde ayakta kalıp, adım atabildiğimize dua etmemiz gerekir galiba. Şimdi söyleyin bakalım, corona mı öldürüyor? Corona eğer bir seri katil ise maden kazalarının, işyeri kazalarının, açlığın ve dahi sefaletin, yoksulluğun ve yoksunluğun çok ama çok gerisinde bir performans sergilemektedir. 

Corona mı öldürüyor? İtalya’da kütlesel ölümün nedeni hasta sayısının hızlı artışı ve halihazırdaki solunum cihazı ve yoğun bakım ünitesi sayısının bu artışla baş edememesidir. Kısacası insanlar coronadan dolayı değil, sistem yeterince solunum cihazı ve yoğun bakım ünitesi sağlayamadığı için ölüyorlar. Peki neden sağlayamıyor? Çünkü sağlık sistemi normal zamanlarda bir salgınla başedecek kadar fazladan ünite ve cihaz talep etmiyor; aksi takdirde maliyet yükseliyor. Bu cihazları üreten kapitalist firmalar da sermayenin tahakkümüne teslim edilmiş sağlık sistemi normal zamanlarda fazladan talep etmeyeceği için fazladan, misliyle üretmiyorlar. Üretmiyorlar, çünkü üretirlerse kârları düşüyor. Bir taraf talep etmiyor, maliyet çıkıyor diye, öbür taraf arzetmiyor kâr düşüyor diye. Sonuçta kâr ile maliyet arasına sıkışmış İtalyan halkı ve diğerleri yaşlılarını çaresiz kurban ediyor. Tekrar soralım hadi; gerçekten corona mı öldürüyor? 

Kapitalizmin rasyonalitesi budur. Bir zamanlar BBC farklı alanlarda Nobel alanları bir yuvarlak masa etrafında buluşturup insanlığın ve dünyanın sorunları üzerine konuşmalarını sağlardı, hâlâ yapıyor mu bilmiyorum. Yıllar öncesinden bir tanesini seyrettiğimi hatırlıyorum. O yıl Tıp Nobel’ini alan iki doktordan biri insanların çok yakın bir gelecekte biyolojik olarak kolayca 100 yılın üstünde yaşatılabileceğini, ancak sorunun biyolojik olarak yaşamak değil insanca yaşamak olduğunu söylemişti. Onun lafının üstüne program moderatörü öyle ise bu soruyu uzmanına soralım diyerek o yıl Nobel İktisat ödülünü alanlardan ve burjuva iktisadının en soysuz temsilcilerinden biri olan anlı şanlı iktisatçıya döndü. O da korkmayın piyasa bu sorunları çözer dedi, sadece bunu dedi, tek bildiği buydu. Şimdi corona tarumar ediyor ve piyasanın çözümü ise bir salgın sürecinde hasta sayısıyla baş edemeyecek kadar düşük sayıda solunum cihazı ve yoğun bakım ünitesidir. Tıp doktorunun insancıllığının yanında burjuva iktisatçısının alıklığı ve kuş beyinliliği…  

Aslında corona öldürmüyor. Corona bilince sahip olmayan doğal bir unsurdur. İnsanlığa karşı özel bir hıncı olabilir mi? Solunum cihazlarının ve yoğun bakım ünitelerinin sayısı yetersiz, bundan dolayı ölüyorlar. Şimdi planlı ortakçı bir toplum olsaydı, başka her şeyi bırakıp, kaynakların önemli bir bölümünü hemen derhal solunum cihazı ve yoğun bakım ünitesi üretmeye ayırsaydı ve bunları derhal yeter sayıda üretseydi ne olurdu acaba? İşe gitmek zorunda olanların yükü paylaşılsaydı, örneğin çöpleri sırayla toplasaydık, örneğin gıdayı sırayla üretseydik, yükü ve riski bunları üretmek için çalışan emekçilerin sırtından alıp paylaşsaydık gerçekten ne olurdu? Bu sistemin suçudur, o öldürüyor yoldaşlar, dostlar. Corona doğal bir süreç, sadece insanlık bu süreci karşılayacak ve göğüsleyecek toplumsal ve ekonomik organizasyona sahip değil. Üstesinden gelmek için sabır ve dua işlevsizdir. İlahlar mı? İnsanlığın ortak acılarına karşı duyarsız ve umarsız olduklarını daha kaç kez kanıtlamaları gerekiyor? Yere batsın gökyüzünün sahte cennetleri, biz bu dünyayı yeryüzü cennetine dönüştürmek zorundayız. 

Bu ortakçı cennet kurulunca başımıza yaşadığımız türden şeyler gelmeyecek mi? Gelecek ancak çözümü evlere sığınmakta, evlere sığınarak korkumuzu büyütmekte değil, hazırlıklı olarak, kimseyi feda etmeyen bir plan çerçevesinde ortak kaynaklarımızı harekete geçirerek ve korkuyu paylaşarak ve azaltarak hayata geçireceğiz. Ötesi var mı? Ölümü değil yaşamı kutsayan bir düzen, corona belki de bu düzenin çığırtkanlığını yapıyor olamaz mı?