CHP’de olağanüstü kurultay ihtiyacı

31/12/2016 Cumartesi
CHP’de olağanüstü kurultay ihtiyacı

Siyasi Partiler Kanunu, partilerin merkez yönetimlerini taban ve örgüt karşısında aşırı güçlü kılan hükümlerle dolu.

12’nci maddeye göre partiler kendilerine gelen üyelik taleplerini sebep göstermeksizin reddedebilir.

16’ncı maddeye göre merkez karar organı, “zorunlu sebepler dolayısıyla büyük kongrenin toplanamadığı hallerde”, partiyi kapatmak ve tüzüğü/programı değiştirmek dışında istediği her şeyi yapma yetkisine sahiptir.

19’uncu madde parti genel merkezine il başkanlarını ve il yönetimlerini istediği gibi görevden alma hakkı tanır. 20’nci madde de ilçe başkanı ve yönetim kurulunun kâh genel merkez tarafından kâh il yönetimi tarafından görevden alınabilmesini mümkün kılar.

37’nci madde milletvekili adaylarının tamamının parti lideri tarafından belirlenebilmesine izin vermektedir. Önseçim zorunlu değildir.

14’üncü maddeye göre partilerin merkez karar ve yönetim kurulu üyeleri, merkez disiplin kurulu üyeleri ve pekâlâ tamamı lider tarafından belirlenmiş olabilecek milletvekilleri büyük kongrenin (kurultayın) doğal delegesidir. Diğer delegeler illerden seçilir, ancak kanun taşra örgütleri üzerinde de genel merkezin mutlak hâkimiyetini olanaklı kılmaktadır.

Ezcümle bir partinin merkez yönetimi büyük kongreye olası meydan okumalar karşısında her zaman avantajlı girer.    

53’üncü madde ise disiplin suçları ve cezaları konusunu tamamen partilerin tüzüklerine bırakmaktadır.  

***

Partinin tabanını genel merkez nezdinde önemsizleştiren bir diğer mevzu ise siyasetin finansmanında üye aidatlarının önemsiz bir yer işgal ediyor olmasıdır. Büyük partiler gelirlerinin büyük kısmını Hazine’den elde ederler.  

Hazine’den gelen para 2002-2011 arasında büyük partilerin gelirlerinin yüzde 50 ila 65’ini teşkil etti. Söz gelimi AKP’nin 2010’da gelirlerinin yüzde 97’sini devletten aldığı yardım oluşturdu. Bu oran 2014’te yüzde 99’a dayandı.

Hazine yardımı CHP’de, AKP’deki gibi yüzde 100’e yakın olmasa da gene de temel gelir kaynağını oluşturuyor. Seçim yapılan yıllarda partilere devlet yardımı artıyor, dolayısıyla tüm gelirleri içindeki Hazine katkısının oranı da artıyor. Ancak seçim yapılmayan yıllarda da büyük partiler faaliyetlerini önemli oranda devlet yardımıyla finanse ediyor.

CHP’nin 2010’da Hazine’den aldığı 23,6 milyon TL partinin tüm gelirlerinin yarısına yakındı. Seçim olmayan yıllardan 2012’de 37,8 milyon TL, 2013’te ise 42,5 milyon TL aldı.

Oranlarda ve meblağlarda değişimler olsa da kesin olan şu ki üye aidatları partiler için en önemsiz gelir kaynağı. Önem sıralamasında Hazine yardımlarını bağışlar ve malvarlığı gelirleri izliyor.

Üyelerin, özellikle CHP söz konusu olduğunda, önem arz ettiği tek bir alan var. O da parti içi iktidarlara dayanak oluşturmaları. Bazen o kadar “şişirme” metotlarla partiye dolduruluyorlar ki, 1 Kasım seçimlerinde oy kullandığı sandıktan CHP’ye sıfır oy çıkan 4 bine yakın CHP üyesi geçen ay partiden ihraç edildi.

***

Tabanın, örgütün, hatta milletvekillerinin bir partinin genel başkanı, yönetimi ve politikaları üzerinde etkisiz olmasının yapısal/hukuksal sebeplerinin CHP özelinde bazı pratik sonuçları var. CHP’nin mevcut milletvekillerinin çoğu önseçimden çıkmış olsa da söz konusu sonuçlar değişmiyor.

1 Kasım seçimleri gecesi bir sonraki kurultayda aday olmayacağını açıklasa herkesin ayakta alkışlayacağı ve Erdal İnönü kadar saygın biçimde tarihe geçecek olan Sayın Kılıçdaroğlu, görevine devam etmek istediğinde bunu zorlanmadan başarabildi.

Tekrar seçildiği kurultayda (Ocak 2016) Parti Meclisi (PM) için önerdiği listenin ise üçte biri delege tarafından dışarıda bırakıldı. Ortada büyük bir memnuniyetsizlik olduğu açıktı. Ancak genel merkezin listesini delip PM’ye giren isimler de derli toplu, yeni bir siyasal hareket başlatamadı.

O günden bugüne parti, politikalarını tabanın talep ve itirazlarını dikkate almadan biçimlendiriyor. Liste delip PM’ye seçilenler, önseçimden çıkıp mebus olanlar ise bir şeylere itiraz edecekleri zaman bunu hep yarım ağızla, bir gözleri liderde yapıyorlar.

Dokunulmazlıkların kaldırılması mevzuunda parti yönetimi ‘evet’ deme kararı alıyor ancak ‘evet’ oyu kullanan milletvekilleri azınlıkta kalıyor. Bu aslında parti yönetimine bir güvensizlik oyu. Ancak sadece yönetim değil, ‘hayır’cı milletvekilleri de bunun farkında değil gibi görünüyor. Yahut iki taraf da vaziyeti idare etmek için değilmiş gibi yapıyor.

Suriye tezkeresine ‘evet’ oyu verme kararı alınıyor, gene kimileri buna uyup kimileri uymuyor. Askerlerin yakıldığı iddia edilip El Bab’dan şehit cenazeleri gelirken (hükümete) eleştiri kadar bir özeleştiri de gerekiyor sanki. Ancak bunu talep eden yok. Zaten Genel Başkan da “Belli acılara katlanmak gerek” diyor.

Genel Başkan, içlerinden biri halen “FETÖ”den tutuklu bulunan, büyük oranda sağcılardan oluşan danışman kadrosu ve kendisine yakın birkaç isimle partinin politikalarını belirlerken tabanın, örgütün, hatta PM’nin politika oluşturma sürecine katkısı yine marjinal kalıyor.

Mitingde Cemaatçi yazarların alkışlatılması ve memleketin kan gölüne dönmesine rağmen iktidara karşı hırçın bir muhalefet yürütülmemesi (son günlerde mecliste başkanlık tasarısına karşı canla başla mücadele veren milletvekillerini tenzih ederim) gibi örnekler tabanı büsbütün etkisizleştirip demoralize ediyor.

Ancak görünen o ki “Ekmeleddin ruhu” devam ettirilecek. Referanduma giden yolda CHP’nin, MHP’nin boşalttığı muhalefet alanını milliyetçi-muhafazakâr bir söylemle doldurmaya çalışacağının işaretleri var. Sağ seçmenden sağcılık yaparak oy alma çabaları son yıllarda hep başarısızlığa uğradı, ancak belki de “bu sefer ya tutarsa” deniliyor. Laik demokratik cumhuriyetten yana on milyonlar sahipsiz mi bırakılıyormuş, o bir ayrıntı.  

***

Bu yazının başlığında dile getirilen ihtiyaç için “kardeşim referanduma gidilirken sırası mı?” denebilir.

2014’te olağanüstü kurultayın ilan edilmesiyle yapılması arasında 3 haftadan az bir süre vardı. Sorun süre sorunu değildir. Eğer ana muhalefet partisinin referanduma, seçmen nezdinde kredisi ve popülaritesi düşük olmayan biriyle girmesi ‘hayır’ çıkma ihtimalini azıcık dahi arttıracaksa memleket için yaşamsal bir tercih söz konusu demektir. Kararı da Kurultay vermelidir.