Öneriyorum

31/05/2019 Cuma
Öneriyorum

Tam kırk sekiz yıl olmuş. Dile de kolay değil. Olağandışı eza cefa çekmiş olanlar bir yana sıradan bir emekçi için, ortalama diyemesek bile, mümkün ve muhtemel bir yaşam süresi.

Sinan Cemgil’in Nurhak’ta toprağa düşmesinin üzerinden bu kadar uzun bir süre geçmiş. Uzunluğunu anlatmak için şöyle bir karşılaştırma yapabilirim: O unutulmaz arkadaşımla bütün ortak yaşantılarımın kapladığı sürenin beş değil, on değil, yirmi değil, aşağı yukarı otuz katı kadar yaş yaşamış durumdayım şu anda. Ben mi uzun yaşadım, onlar mı çok kısa yaşadılar? İkisi de doğrudur.

Bu yazı ister istemez ve yer yer çok kişiselleşecek, ama çaresi yok, okurlardan buna tahammül göstermelerini talep etmek zorundayım.

Sinan benim oda arkadaşımdır, kurul arkadaşımdır, başkanımdır, parti referansımdır. Toplumsal mücadelede ve partide kıdemlimdir. Bütün bunlarla birlikte dostumdur ve bu dünyadan göçmeden önce siyasal olarak ayrı düştüğüm yoldaşımdır. Sayısını hiç bilemeyeceğimiz kadar çok çocuk gibi benim çocuğumun da haberi olmamış isim babasıdır.

Bir de, şu anda okurların karşısında elli yıldan beri yazıp çizen biri olarak bulunduğuma göre, üç beş ay önce onun ve benim ortak okulumuzun mezunlar derneğindeki arkadaşlardan gelen istek üzerine yazdığım yazıdan şu alıntıyı yapabilirim:

“(…) yazarlığımın başlangıcında da Sinan’ın simgesel bir yeri vardır. Şöyle anlatabilirim: O zamanlar ODTÜ Öğrenci Birliği aylık bir gazete çıkarır ve bu gazetede üniversitedeki fikir kulüplerine de bir yer ayrılırdı. Yine 1967 yılının sonlarına doğru, başkan sıfatıyla Sinan bizim kulüpten beklenen yazıyı benim yazmamı istedi. Yazmaya hevesli bir yeniyetme olduğumu biliyordu. Daktiloyu nereden bulalım, okunaklılığını artırmaya çabaladığım elyazımla, çizgili dosya kâğıdına özene bezene yazdım ve götürdüm. Tahminime göre, şimdi günün her saatinde kalabalık bir kafeteryanın bulunduğu yerde, Öğrenci Birliği’nin kullanımına verilmiş barakalar vardı. SFK’nın odası da oradaydı. Herhalde Aralık ayında bir gündü, ama hava pek yumuşaktı. Sinan yazıyı aldı, ikimiz yanyana çimlerin üzerinde volta atarken, o yüksek sesle yazıyı okudu. Hayatın anlamı, neden ve nasıl yaşamak gerektiği üzerine bir yazıydı; bazı şiirlerden, kuşkusuz bizim Nâzım’dan, ayrıca, İspanya İç Savaşı’nda faşistlerin katlettiği tanınmış şair Lorca’dan alınan dizeler ve imgelerle süslenmişti. Bir yerinde, şöyle birkaç cümle yazılmıştı: ‘Onlar kahramandılar. Çağımızın büyük destanını yazan kahramanlardan birkaçı. Yaşam onlarla vardı ve onlar olmadan da sürüp gidiyor. Biz izleyicileriz. Biz de kahramanlar çıkaracağız. Biz de öleceğiz, biz de öleceğiz.”

“Okumayı bitirince, Sinan durdu, ‘Güzel olmuş hocam,’ dedi, ‘Hele o biz de öleceğiz sözü iyi oturmuş. Eline sağlık.’

“O yazı gazetenin Ocak 1968 tarihli 5. Sayısında 'SFK' imzasıyla yayımlandı. O günden beri kimileyin uzun kimileyin kısa aralıklarla yazmayı sürdürüyorum. Ne zaman bıksam, boşuna kalem oynatıyoruz, artık kalem de kalmadı ya, demeye kalksam, o görüntümüz geliyor gözlerimin önüne; vazgeçiyorum.”

Şimdi, önerim şudur:

Üniversitelerimiz, oralarda okumuş, okurken halkın iyiliği için çalışmış, çalışırken canını esirgememiş gençlerimizin adlarını taşımalıdır. Bu üzerinde birleşilmiş bir ilke düzeyine yükseltilmelidir. Bu ilkenin nasıl hayata geçirileceğinin ayrıntıları üzerinde tartışılıp bir karara varılmalıdır.

Her birinin başına bulundukları kentler de eklenebilir. Bugün batırıldıkları çirkinlikler tiksinti verici düzeylere ulaşmış bulunsa da, sonuç olarak, hepsi bizim kentlerimizdir; öyle kalacaklardır. Dolayısıyla, onları çirkinliklerinden arındırmak da bizim işlerimiz arasında yer alacaktır.

Somutlaştırırsam, Sinan’ın okuduğu, okuyup öğrendiği, öğrenip ayağa kalktığı, kalkıp halkı için canını esirgemeden yola koyulduğu, sonunda kuşkusuz tarihine geçtiği üniversite onun adını taşımalıdır: Ankara Sinan Cemgil Üniversitesi.

Kentin adını arkaya alıp bir adres olarak da yazabiliriz: Sinan Cemgil Üniversitesi, Ankara, Türkiye.

Buna itiraz hakkı olanlardan itirazlar gelebilir mi?

Örnek olsun, yan yana toprağa düştüğü Alpaslan itiraz eder mi? Ya da oğluna adını verdiği Taylan’dan bir itiraz gelir mi? Hüseyin benim sınıf ve sıra arkadaşımdı, bilirim, onun da herhangi bir itirazı olmaz. Peki, Yusuf? Ya da Koray? Öteki çocuklar. Hiçbir itiraz olmayacağı kesindir. Oybirliğiyle ve ayakta alkışlanarak kabul edilecektir.

Benim önerimde şöyle bir ayrıntı da bulunuyor: İsim önerecekler o üniversitede okumuş ve yukarıda belirtilen özelliklere aykırılık taşımıyor olacaklar. Dolayısıyla, şimdi önereceğim iki örnek, ben oralarda okumadığım için, bu koşula uymuyor; ama başka örnekler de vermek için belirtmiş olayım:

İstanbul Deniz Gezmiş Üniversitesi, Ankara Mahir Çayan Üniversitesi.

Çok yakıştığı kesin!

Yalnız, bir not mu denir, kayıt mı, uyarı mı, her neyse, eksik bırakılmamalı: Adları değişmekle o üniversitelerin aklanıp paklanmayacakları besbellidir. Tersine, yeni adları, orada okuyanlara, okutanlara, yönetenlere çok ciddi bir sorumluluk yükleyecektir: O adlara layık olmak için kolları sıvamak. Hem bir sorumluluk hem de büyük bir şans.

Herhangi bir pratik geçerliliği yok elbet bu dediklerimin. Ancak vakti zamanı geldiğinde, hepsi de gündeme alınacak, konuşulacak, kararlaştırılacaktır.

Olur da o günleri göremezsem, şimdiden önermiş oluyorum.

Bu kadarı herkesin en doğal yurttaşlık hakkıdır.

ÖNCEKİ YAZILARI