Hurafeler

05/10/2018 Cuma
Hurafeler

Birkaç hurafe demek daha iyi olurdu belki, ya da bazı hurafeler; çünkü böyle çoğul olarak ve herhangi bir sınır koymadan yazınca, yazanın da okuyanın da sabredemeyeceği bir çokluk nasıl yazılır, nasıl okunur, sorusu ortaya çıkıyor ki, yerinde bir sorudur. Doğal olarak, o çokluğun sadece küçük bir bölümünden söz edeceğimizi en başta belirtmiş olalım.

Bu sözcüğün Türkçedeki karşılığı “boş inanç” olarak veriliyor genellikle. Bir de, bunun dine sonradan karışmış, dolayısıyla onun doğruluğunu, yol göstericiliğini zedeleyen inançları anlattığı yolunda açıklamalar yer alıyor. Öyleyse, dinin başlangıcındaki, saf ve bozulmamış durumundaki öğretilerde böyle bir özellik bulunmuyor. Neyse, o konuya girmeyip devam edelim.

Benim buradaki kullanımım, sözcüğün herhalde sonradan kazandığı “laik” denebilecek anlamındadır. Alanındaki en güvenilir sözlüklerden birini hazırlamış Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca-Türkçe Sözlük’ünün Ekim 1955 tarihli baskısında belirtilen o ikincil anlam şöyle, oradaki yazımla aktarıyorum: “Mânasız lâkırdı, lâklâka.”

***

Halkımızın tümüne yakınını, çok fazla okumuş yazmışından güç bela okuyabilenine, beş vakit namazını kaçırmayanından alnı secdeye değmemişine, falan partiye oy vereninden filan partiye oy verenine kadar çok büyük bölümünü etkilemiş, bunların bazılarını nerdeyse tutsak etmiş hurafelerden biri, eğitimle ve eğitimin önemiyle ilgili olanıdır. Epeydir, kaynağını bilemediğim bir cinlikle söylenegeldiğine tanık olduğum deyişle anlatırsak kolaylık sağlayacak: Her şeyin başı eğitim.

Nelerin başı örneğin: Bunu sormak bile bir aymazlığın ürünü olabilir. Çekilen bilcümle sıkıntının, sözün gelişi, yokluğun, yoksulluğun, ekonomik kriz denilen “şey”in, ezmenin ezilmenin… Kısacası, ne kadar kötülük varsa, eğitimle, onun eksikliği ve yetersizliği ile ilgilidir, oradan kaynaklanır. Üstelik, ne hikmetse, sadece beceriksizlik ve bilgisizlikleriyle o kötülüklere yol açanlar, onların sorumlusu olanlar değil, onların muhatabı ve mağduru olanlar, onların acı sonuçlarına katlananlar da eğitimden yoksunlukları nedeniyle çektiklerine müstahaktırlar. Bu son sözcük biraz haksızlık oluyor, çünkü böyle düşünenler o kadar vicdansız ve insaniyetten uzak kimseler değillerdir, dolayısıyla daha insancıl bir üslupla anlatmak gerekirse, meramları şudur: Yok yoksul, eza cefa çeken, daha da kötüsü başlarına gelenin nereden kaynaklandığını bilemeyen o insanlar bir çaresini, bir yolunu bulup eğitimin aydınlatıcı ve kurtarıcı ışığına ulaşamadıkça dertlerinden kurtulamayacaklardır. Ülkelerine gerçekten hizmet etmek isteyen politikacılar, gerçek halkçılar da bunun yolunu açmak zorundadırlar.

Çok mu abartmış ve karikatürize etmiş oluyorum? Hiç sanmam. Ayrıca, karikatürleştirme kadar uyarıcı ve hızlı etkileyici bir yöntem az bulunur. Yukarıda yaptığım ve aşağıda da yer yer başvuracağım bunun iyi bir uygulanışı mıdır, o başka.

***

Daha güncel bir hurafe örneğiyle devam edelim.

Az önce geçerken değindik, kriz midir, kriz öncesi midir, sıkıntı mıdır, darlanma mıdır, in midir cin midir, ulema beyninde ihtilaf var. Üstelik, bu durumun kökeni ve def edilişine ilişkin anlaşmazlık, hem gücü elinde bulunduranların gazabına hem de bir yığın hurafeye yol açıyor.  

Haydi, dış mihraklardı şuydu buydu diyenleri bir yana bırakalım. Gerçi, basbayağı etkili oldukları söylenebilir; ama etkilenenlerin oraya gelmeden daha nelerden etkilendikleri düşünülürse, o kadar vaktimizin olmadığına ve nüfus denilen kalabalığın ya da onun belli koşulları taşıyan bir bölümünün yarısından bir fazlasını etkilemek ne bir yükümlülük ne de bir gereklilik olduğuna göre, onları bir yana bırakabiliriz.

Peki, bunlar işi bilmiyorlar, bilseler böyle olmazdı diyenleri ne yapalım? İş derken, örnek olsun, liyakat bir kenara atıldı; her yere eş, dost, akraba taallukat getirildi; eğitimi, bilgisi, birikimi belirsiz, en azından, çok tartışmalı damatlar, yeğenler, yakınlar şunlar bunlar devlet yönetimine yerleştiler; sonunda ekonomi çöktü, fakir fukara göçtü; memleket battı. Oysa, işi bilenler, ekonomi biliminin gereklerine uygun olarak ve gelişmiş batı dünyası ile dostluk ve işbirliği içinde ve onların deneyimlerini, oradan çıkarılacak  dersleri bilerek davranabilecekler iktidar olsalar, bu felaketler başımıza gelir miydi?

Bunlar hurafe, çoğul söyleyelim, hurafat değilse nedir?

***

“Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde…”

Bu cümle, daha doğrusu, bu başlangıç, çoğumuzun sayısız kez işittiği, hiç değilse kimilerimizin de artık işittikçe midesinin kalktığı bir söze giriş kalıbıdır. Hemen her dönemde olduğu gibi şu sıralarda da çokça söyleniyor, daha da söylenecek. Hatta, bu kalıbın, söylemeyenin kovulmasına, kovuşturulmasına, en azından kınanmasına yol açan bir ceza söylemi olduğunu da biliriz. Mümkün ve muhtemel cezaya karşı kendini korumaya alma yahut söylemeden edemeyeceği az buçuk eleştirel bir anlatımı dile getirmeden önce hoşgörülmeyi sağlayacağı sanılan bir tür hayat sigortası.

Her neyse, bizim solculuğumuzda da, karşı çıkıldığında, hatta birtakım itirazlar ileri sürüldüğünde, o kadar ağır bir yaptırımla karşılanmasa bile, düpedüz kınanma nedeni olabilecek bir tutum vardı; hâlâ da vardır. Solun birliği, birlikteliği, iş ve güç birliğidir bu. Gerçi, burada birtakım belirsizlikler de yok değildir. Örnek olsun, “sol” denilirken ne kast edildiği biraz ortada bırakılmakla birlikte, iş ve söz ilerledikçe, bunun içinde CHP’nin de, hiç değilse bu partinin sol, antifaşist, antitekel, antiemperyalist türü sıfatlarla onurlandırılan kesimlerinin de bulunduğu görülmüştür. 

Sözün kısası, bir yanda bu biraz daha tanımlanmış ve daraltılmış “sol”un birliği, birleşmesi, bölünmüşlükten kurtulması,  öte yanda daha tanımsız ya da gevşek tanımlı “sol”un birliği, hiç değilse birlikteliği, sonuç olarak, bu “en geniş” birliktelik ile faşizm, emperyalizm türü musibetlerin alt edilmesi, bizim yıllar yılı ezber ettiğimiz ve ne kadar boşa çıktığını işitsek, görsek, hatta bire bir yaşasak da imanımızı hiç eksiltmediğimiz hurafeler arasındadır.

***

Böyle deyince, bir olmaktan, yekvücut olmaktan, en geniş birliktelikten söz edince, ister istemez ve gayet haklı olarak, demokrasi akla gelir. Mutlaka gelir; çünkü, o birliklerin, birlikteliklerin falan asıl, esas, temel, hiç vazgeçilmez amacı demokrasidir; onun için mücadeledir. Gerçi, sosyalizm gibi bölücü amaçlar uğruna ihmal edilemeyecek bu hedefin en belirgin özelliği, yakınlaştıkça uzaklaşması, hatta yakalandıkça elden kaçıp ulaşılmaz olmasıdır, ama olsun, buna benzer efsaneleri de insanlık boşuna uydurmamıştır; güçlükler karşısında usanmayıp mücadeleye devam etmek gerekir.

Baştan beri yaptığım gibi alaycı, eleştirici görünmekle birlikte dolaylı denebilecek bir biçemde yazılmış şu son satırlarla ulaşılmak istenen vargı şudur: Bizi etkisi altına almış, daha kötüsü, hâlâ etkisini sürdüren hurafelerin en zararlısı, bu demokrasi adı verilen her neyse onunla ve o uğurda mücadele ile ilgili olanıdır.

Önce, neden en zararlı hurafe dediğimi anlatmak için, devrimcileri asıl işleri olan sosyalizm hedefinden geri bıraktırır, uzaklaştırır, onu ertelemelerini haklılaştırır da ondan, diyeceğim. 

Sonra da, doğru anlaşılmadığında, o tür ertelemelere yol açtığı sanılabilen bir devrimciden şu değerlendirmeyi özetleyerek aktaracağım, bire bir çeviri yapmadan:

Devrimin burjuva demokratik içeriği, ülkenin toplumsal ilişkilerinin, sisteminin, kurumlarının ortaçağ karanlığından, toprak köleliğinden, feodalizmden temizlenmesi anlamına gelir. 1917’ye kadar Rusya’da monarşi, topraktaki mülkiyet biçimi, kadınların durumu, ulusal baskı, vb. bunun göstergeleri arasındaydı. Geçmiş yüzyıllardan beri, bunlara ve benzerlerine ilişkin demokratik talepleri gerçekleştirme sözüyle ortaya çıkan burjuva devrimlerinin önderleri, bu sözlerini tutmadılar. Tutamazlar; çünkü onlar, “kutsal özel mülkiyet hakkı”na duydukları “saygı” ile sınırlanmışlardır. Ama işçi sınıfı, burjuva demokratik devrimin kazanımlarını pekiştirmek için daha ileriye gitmek zorundaydı; daha ileriye gitti.

Belki eksik ya da yanıltıcı aktarma sanılabilir, bir de, hemen ardından söylenenleri bire bir çevirerek buraya alalım: 

“Biz burjuva demokratik devrimin sorunlarını, geçerken, asıl ve gerçekten proleter-devrimci, sosyalist eylemlerimizin bir ‘yan ürünü’  olarak çözdük. Her zaman, reformların, devrimci sınıf mücadelesinin bir yan ürünü olduğunu söyledik. Yine söyledik ve eylemlerimizle kanıtladık ki, burjuva demokratik reformlar proleter, yani, sosyalist devrimin bir yan ürünüdür.”      

Bunlar, Ekim Devrimi’nin dördüncü yıldönümünde, onun önderi tarafından yapılmış değerlendirmeler. Merak ya da şüphe edenler, o yazarın İngilizce yayımlanmış toplu eserlerinin 33’üncü cildindeki 52 ile 54’üncü sayfaları arasına bir göz atabilirler. Doğru anlamamakta ısrar edenler için kırk yıl önce yazmış ve bıktıracak kadar üzerinde durmuştuk.  Hâlâ tekrarlıyoruz. Demek, ne biz inandırmayı becerebilmişiz ne de bütün olup bitenlerin esaslı bir etkisi olmuş.