Anlatmak, Göstermek

14/06/2009 Pazar
Anlatmak, Göstermek

İnsanların anlayabilmeleri için görmeleri gerekir, diye bir inanış vardır. Bizim ülkemizde diye de ekleyelim ki, genellemeyi biraz daraltıp kabul edilebilirliğini biraz artırabilelim. Hatta, bizim millet ya da halkımız, denir, görmeden inanmaz. Bir halk için ne acımasız bir küçümseme!

Peki, çok mu haksız yahut tümüyle mi gerçek dışı? Bu soruya kesin bir hayır demek kolay sayılmaz.

Halk diye anlatılıveren bu topluluğu oluşturan insanların bir yüce yaratıcıya inançların en tartışılmazını göstermelerine ne denebilir öyleyse? Ne denebileceği bir yana, burada bir görmeme durumundan söz etmenin o kadar da doğru olmadığı ileri sürülebilir. Görmeme yerine, deyiş uygunsa, dolayımlı olarak görme diye birkaç sözcük kullanmak daha yerinde olacaktır. Buradaki dolayımlar ise o insancıkları yakıp yıkıp yok eden doğal afetlerden süründüren toplumsal afetlere kadar çok farklı biçimlerde vücut bulur. Üstelik, burada yerimizin sınırlarına ve alışkanlıklarımıza uygun olarak değinmeye niyetlendiğimiz, inanmaktan çok anlamak ya da anladıktan sonra inanmak bunu sağlayacak bir çaba olarak anlatmak ve göstermek...

Yok yoksul insanlara ilişkin saptamaları haksızlık düzeyine kadar götürmeden devam edersek, bunun hemen ardından şöyle bir önyargı geliyor: Anlatabilmek, iyi ya da yeterince anlaşılır biçimde anlatabilmek için göstermek gerekir. Bir durumun güzelliğini, bir gelişmenin kaçınılmazlığını, bir işin yapılabilirliğini, işte bunlara benzer pek çok "şey"i gösteremiyorsanız anlatmanız çok zor, belki de imkânsızdır.

Bunları yazarken, aklıma yine 12 Mart 1971 öncesindeki bir olay geliyor. "Yine" diyorum çünkü, ne zaman bu tür düşünceler üşüşse kafama, onlarla uğraşmaya başlasam, mutlaka kendini hatırlatan olaylardan biri bu olur.

Olay dediğim, o sıralar bizim üniversitedeki bir büyük amfide öğrencilerin yaptıkları tarihi forumlardan biri. Buradaki "tarihi" sıfatının hamasetle falan en küçük bir ilgisi yok. Orada neler konuşulduğunu doğru dürüst hatırlayan hiç kimse bulunamaz belki ama, sonu ve yol açtığı sonuçlar bakımından tarihimizde bir yeri bulunmaktadır o forumun. Sonu şöyleydi: Bağırış çağırış sloganlar arasında forum sürüp giderken Sinan Cemgil söz alıp çoğu kez yaptıklarına benzer coşturucu bir konuşma yapmış ve bitirirken şu çağrıda bulunmuştu. "Arkadaşlar, ODTÜ'deki Amerikan üssünü işgal etmeyi öneriyorum!"

Amfinin içini, dışını, amfinin de içinde bulunduğu büyük binanın önünü, her yanı dolduran yüzlerce öğrenci arasında bu çağrının nereye yöneldiğini ilk anda anlayamayan çok sayıda öğrenci bulunduğu kesindi. Ama anlayanlar da çok sayıdaydı ve onların yön göstermesiyle büyük öğrenci kitlesi rektörlük binasına doğru harekete geçmişti.

Burada anlatmak istediğim, aşağı yukarı kırk yıl önce olup bitenler değil elbette. Orada egemen olan akıl yürütmeye değinmek istiyorum: Halkımız bir Amerikan üssünün işgal edilebildiğini görecek ve ardından ülkedeki Amerikan üslerini işgale yönelecek. Devrimci öğrencilerin eylemi onlara örnek oluşturacak öğrenciler bu işin yapılabildiğini halka göstermiş olacaklar.

Sonuçların buradaki öngörüye, tasarıma, daha doğrusu, bu sözcüklerin biraz fazla geldiği biçimlendirilmemiş beklentiye hiç uymadığını biliyoruz. Bunun birçok nedenini sıralayabiliriz: Devrimci öğrencilerin ülkedeki toplumsal mücadelenin gücüyle niteliklerini gereğince dikkate alan bütünlüklü bir çözümleme yapamayışları bunun sonucu olarak, ortaya konulan örneğin gösterileceği kitleye ne kadar ve nasıl ulaşabileceğinin hemen hemen hiç hesaba katılamayışı zaten böyle bir eyleme girişen öğrencilerle şu ya da bu ölçüde bir mücadele içinde bulunan işçi sınıfı ve emekçi kitleler arasındaki bağın yok mertebesinde ya da bütünüyle rastlantısal oluşu, vb. Ama bütün bunlar buradaki akıl yürütmenin ve düşünme ile yapma arasındaki uzaklığın en aza indirilişinin önemini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, en azından, üzerinde düşünülmeye değer ve geliştirilerek şaşırtıcı zenginlikte sonuçlara ulaştırılmaya açık bir durumun yaratıldığı söylenebilir. Hepsi bir yana, bütün naifliklerine, çocuksu görünen yanlarına ve yetersizliklerine karşın, bizim olduğu kuşkusuz o geçmişin bugün hiçbir işe yaramayacağı yanılgısından uzak durulmalıdır.

İlginç ve önemli gördüğüm, dolayısıyla üzerinde durmam gereken bir saptamaya geçerek sürdürmek istiyorum. Sadece değinmekle yetinmeyip hiç değilse belli bir ayrıntı düzeyinde ele almaksa daha sonraki yazıların işi olabilir.

Buradaki yazılarında sık sık benzer sayılabilecek sorunlara kafa yorduğuna tanık olduğumuz Kaan Arslanoğlu, geçen Cuma günü okuduğumuz yazısının bir yerinde şöyle diyordu: "İçlerinde ne kadar doğru, gerçek, sorumluluk anımsatma, mücadeleye çağırma öğesi bulunursa, o ölçüde sıkıcı, itici, sapkın, marjinal bulunuyor yayınlarımız."

Anlattıklarımızda bulunan öğelerden "sorumluluk anımsatma" ve "mücadeleye çağırma" biçiminde dile getirilenleri dikkate alalım ve yayınlarımız yerine de genel olarak halk kitlelerine yönelik ajitasyon ve propaganda çalışmalarımızı koyalım. Burada, önce, kimlere neyi anlatmayı amaçladığımız, hemen ardından da nasıl anlatmamız gerektiği, en önemli iki başlıktır. Arslanoğlu'nun değindiği "sorumluluk anımsatma" ve "mücadeleye çağırma" öğeleri, neyi anlatıyorsak anlatalım ve kimlere sesleniyorsak seslenelim mutlaka bulunması gereken öğeler değildir. Hatta, bazı durumlarda, bunların bulunmaması daha doğrudur. Örneğin, bir seçim çalışması sırasında, pek çok bakımdan, özellikle de siyasete bakışları ve yakınlıkları açısından farklı niteliklerde ya da bu tür niteliklerini hiç bilemediğimiz emekçilerden oluşan bir topluluğun karşısında konuşurken, onlara, "Biz aslında oy istemiyoruz, ya da, bizim asıl muradımız sizlerden oy istemek değil. Size sorumluluğunuzu hatırlatıyoruz yahut, sizden mücadeleye katılmanızı bekliyoruz." demek, çoğu kez, onlarda "Eh, iyi o zaman, ben de oyları böler miyim diye kuşkudaydım zaten. Şimdi gider, gönül rahatlığıyla altı oka basarım mührü." diyen bir iç sesin egemen olmasına yol açar.

Üstelik, sadece iç ses olarak kalsa, yine iyi. Bu sesin hemen oracıkta dışa vurulması da çok düşük bir olasılık sayılamaz ve gerçekleştiğinde hiç de hoş olmayan bir durum ortaya çıkabilir.

ÖNCEKİ YAZILARI