Yavuz hırsız

19/01/2018 Cuma
Yavuz hırsız

Son birkaç yılın ekonomik gelişmeleri, Türkiye’de emekçiler açısından en büyük yoksullaşma dalgalarından birine yol açmış durumda. Daha doğrusu sermaye sınıfı, en büyük saldırılarından birini gerçekleştirdi. Sayısal çalışmalarla yoksullaşmanın boyutlarının ortaya konması halkçı, sosyalist iktisatçıları bekliyor. Yüksek enflasyon, her zaman emekçilerin yoksullaşması anlamına gelir. Ancak tüm temel girdi fiyatlarının düştüğü, dünyada reel fiyat düşüşlerinin yaşandığı bir dönemde enflasyon, çok büyük bir soygunun göstergesi olmuştur.

Sözü edilen dalganın önemsenmesi gereken ideolojik, siyasi sonuçları var. AKP iktidarı emperyalist merkezlerle, sermaye sınıfıyla yaşadığı ve kriz nitelemesini hak eden boyutlara ulaşan uyumsuzluğa rağmen bu dalga sayesinde bir hareket alanı yaratabiliyor. Emekçiler cephesinde hızlı ve derin bir değersizleşme hissine yol açan bu süreç mücadele dinamiklerini tahrip ediyor. Tahribatı önlemenin ve bir mücadele ekseni yaratmanın önemli koşullarından biri yoksullaşmanın boyutlarının hızlı ve etkili bir şekilde teşhiri. İşçi ölümleri başta olmak üzere azgın kapitalist saldırının tali kaldığı ya da sadece siyasi iktidarın sorumlu olarak görüldüğü, sermayenin sürekli “aklandığı” bir kavrayış çok açık ki bir bütün olarak düzenin hareket alanını genişletiyor.

Burjuva siyasetine içkin bir dizi özelliğin AKP iktidarı döneminde, özel olarak da Tayyip Erdoğan’ın şahsında en sivri hallerine ulaştığına şüphe yok. Demagojinin en yuvarlak hali nasıl Demirel idiyse, tutarsızlıkta çıtayı en yükseğe koyan da Erdoğan oldu. Burjuva siyasetçilerinde tutarlılık aramak nafile bir çaba, elbette burjuvazinin kendisinde de.

TÜSİAD Başkanı’nın son açıklamasında enflasyondan şikayet etmesi de bir tutarsızlık şahikası ve sermayenin arsızlığının ulaştığı noktanın iyi bir göstergesi: Erol Bilecik, ekonomi literatürüne göre yüksek enflasyon ile büyümenin yan yana gitmeyeceğini söylemiş. İç talebi uyaran, fiyat istikrarını tehdit eden uygulamalar yerine büyümenin verimlilik artışı ve üretkenlikle yakalanabileceğini ifade etmiş. Enflasyon yoksullaşma dalgasının en önemli göstergelerinden biri ve TÜSİAD Başkanı enflasyondan şikayetçi… Olağanüstü kârlarından, düşen maliyetlerine rağmen işçi ücretlerini baskılamaktan vazgeçmeyenler sermayedarlar değilmişçesine…

TÜSİAD Başkanı, Türkiye özelinde yüksek büyüme oranının aynı zamanda fiyat artışlarından kaynaklandığını bilmiyor olabilir mi? Herkesin bildiği sır şeklinde hem enflasyon hem de 2017 yılında olduğu gibi reel fiyat artışlarının büyüme hesaplarına “olumlu” yansıdığını görmezden gelmek bu kadar kolay mı?

2014-2016 döneminde tüm dünyada hammadde ve ara malı fiyatları düşerken Türkiye’de fiyatların düşmek bir yana artmaya devam ettiğini fark etmemiş olabilirler mi?

Cumhurbaşkanı ile yürüttükleri faiz-enflasyon tartışmalarında hep birlikte treni sallamayı tercih ettiklerinin anlaşılmadığını düşünüyor olabilirler mi?

TÜSİAD Başkanı’nın şikayet ettiği yüksek enflasyon emekçilerin yoksullaştırılması, yakın tarihin en büyük soygunlarından birine tabi tutulmalarının en önemli aracı olmuştur.

2014-2016 döneminde ham petrol ve demir cevheri başta olmak üzere emtia fiyatlarında önemli düşüşler görüldü. Doğrudan ya da dolaylı etkilerle pek çok bitmiş ürünün maliyetleri de düştü.

Türkiye açısından bu durumu en iyi anlatan gelişme ihracat ve ithalat birim fiyatlarındaki gerileme oldu. 2017 yılında emtia fiyatlarındaki artışa rağmen 2017 yılı sonunda ihracat birim değer endeksi 2013 seviyesinin yüzde 14, ithalat birim değer endeksi ise yüzde 20 altında. Özellikle 2015 yılında uluslararası fiyatlarda yüksek oranlı düşüşler gerçekleşti ve Türkiye’nin dış ticaretine de yansıdı. Ancak yurtiçi fiyatlarda artış devam etti. 2015 ve 2016 yıllarında ihracat ve ithalat birim fiyatları düşmesine rağmen yurtiçi üretici fiyatları ve tüketici fiyatları arttı!

Girdi fiyatlarında düşüşe rağmen ürün fiyatlarının düşmesini engelleyecek faktör güçlü talep olabilir. Ancak söz konusu dönemde ne dış talep ne de iç talep özel olarak kuvvetli değildi.

Türkiye üretiminin hammadde ve ara malı ithalatına bağımlılık düzeyi de düşünüldüğünde fiyatlardaki düşüşün geçişinin hızlı ve kolay olması beklenirdi. Ancak olmadı. 2015 ve 2016 yıllarında TL’nin dolar karşısındaki değer kaybının emtia fiyatlarındaki düşüşün etkisini alıp götürdüğü söylendi. Ancak 2015 yılında ham petrol ve demir cevheri fiyatları yarıya yakın düşerken TL’nin değer kaybı yüzde 25 civarında kaldı. Boya gibi, yassı sac gibi ham petrol ya da demir cevherinin maliyetlerdeki etkisinin yüksek olduğu ürünlerde çok kısmi fiyat düşüşleri görüldü. Nitekim pazar hakimiyetine, kamuyla ilişki düzeyine bağlı olarak özellikle fiyat oynaklıklarının etkilerinin yüksek olduğu sektörlerdeki bazı şirketler kârlarını artırdı. Örnekleri ve mekanizmaları çeşitlendirmek mümkün. Başta da vurguladığım gibi söz konusu fiyat düşüşlerinin ekonominin bütününe etkisini, ne kadarının sermayedarların cebine girdiğinin, hangi şirketlerin bilançolarına nasıl yansıdığını hesaplamak da…

İşin tabii bir de sermaye yanlısı kamu politikalarının sonucu olan “yapısal” boyutu bulunuyor. Tarımın büyük oranda finans ve perakende tekellerinin eline terk edilmiş olması, çok kapsamlı bir müdahale ve politika değişikliği olmaksızın gıda enflasyonunun kontrol edilememesi anlamına geliyor. Keza üretimde ara malı ithalat bağımlılığının yüksekliği de uzun dönemli politikaların sonucu.

Sermaye sınıfı, siyasi iktidarın da desteğiyle birlikte yarattıkları karmaşanın içinde maliyetlerindeki azalmaları fiyatlara yansıtmamış, aradaki farkı cebine atmış, düşmeyen enflasyondan da şikayeti görev bilmiştir. 2015 ve 2016’daki fiyat düşüşleri yansıtılmazken 2017’deki fiyat artışlarının birebir yansıtılması da ayrı bir fırsatçılık olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir.