İyimserlik

08/02/2017 Çarşamba
İyimserlik

Eskiden güncel siyasetten özerk bir popüler kültür alanı vardı. Kimisi eğlenir, kimisi dinlenir, ülkenin siyasal tansiyonu ne kadar yükselmiş olursa olsun orada huzur bulunurdu. Kuşkusuz alanın siyaset dışı olduğu büyük bir yanılsama ve hatta kasti olarak kurgulanmış bir yalandı. Sınıflar mücadelesi, egemen sınıfların ideolojik hegemonyası, yeri geldiğinde kültür emperyalizmi hükmünü icra ederdi popüler kültür alanında da.

Ama yanılsamayı besleyecek bir biçimde yüzeyde apolitizm dalgalanırdı. Sağcısı solcusu birlikte maç seyredebilir, Zeki Müren dinlemekten benzer ölçülerde keyif alabilirlerdi. Arabesk müzik solun kültürel ürünleriyle boy ölçüşemezdi, ama arabesk dinleyen çok solcu vardı. Yanılsamalı da olsa, içinde yaşadığınızda, içinde yaşayanı sarmalayan keyifli bir iklimdi söz konusu olan…

Artık kalmadı. Marksistler; ailenin nötr olmadığını anlatmaya çalışırdık. O sevilesi aile aslında düzenin bir kurumu olarak nasıl da gizliden gizliye işlev görüyordu… Şimdi ise aileler pedofiliyi dinen caiz sayanlar ve buna isyan edenler biçiminde ayrışıyor! Elbette eskiden de çocuk tacizi az değildi, ama bu bölünme açığa çıkmamıştı.

Daha mı iyi, daha mı kötü? İçinde yaşayan bireyler için daha az yaşanası olduğu kesin. Ama ya toplumun bütünü?

Bu sorunun yanıtını köklü bir kurtuluşa toplumun yaklaşıp yaklaşmadığıyla ölçmek durumundayız. Sanayi devriminin dünün köylülerini, zanaatkarlarını nasıl bir çamurda boğduğunu unutanlar Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nu okusun, Wajda’nın Vaatler Ülkesi'ni bulup izlesin. Geriye dönmek ne mümkün; ne de ilerici olan kimse bunu ister.

Lenin de kapitalist dünyanın tekelleşmenin zirvesine doğru tırmanmasından şikâyet etmedi. Tekelleşme, kapitalist devletin merkezileşmesi ve tekellerin aleti durumuna indirgenmesi, devletin binlerce yıldır genel hatlarıyla sürdürdüğü toplumsal karşıtlıkları uzlaştırma rolünden uzaklaşması… ne kadar da acılı bir süreçtir. Lenin ise bu tablonun karanlığında değil, yapısal bazı unsurlarının üstüne siyasette proletarya diktatörlüğünün, ekonomide merkezi sosyalist planlamanın ne de kolay yerleşeceğindedir. “Büyük t” ile kapitalist Tekel, önüne geleni mülksüzleştirmişse sosyalist devrimin işini kolaylaştırmıştır.

Kim diyebilir bunu? Lenin’in özelliği bugüne sosyalizmden bakmasıydı. Öyle bakınca güncelin içinde sosyalizme gidişin olanaklarını görmek mümkün hale geliyor. Kapitalizmin irrasyonel eğilimleri sosyalizmin rasyonelliğinin önünü açar.

* * *

Popüler kültüre siyasal gerilimler kaba damgalarını vuruyorlar artık. Nilhan “Sultan” konuşuyor; Gülse Birsel veriyor ağzının payını. Sonra devreye Cem Küçük giriyor: “Sen kimsin hanedana laf edecek!”

Zeki ve üretken bir popüler kültürcü olarak Gülse Birsel “ben nereye düştüm” demiş midir acaba? Demiş olabilir, zira bildiği alan büyük kitlelerin sempatisiyle, kahkahasıyla, eğlenmesi veya bazen de üzülmesiyle var olurdu, çok olmayan bir zaman öncesine kadar. Şimdi Gülse hanım bu anlamda özdeşlik kuranların ne kadar azaldığını hissetmiş olmalıdır.

Bu kapışma yukarıda tasvir ettiğim türden bir popüler kültür gündemi olamıyor. Nilhan Osmanoğlu popülerlik peşinde olabilir. Ama o düpedüz ve alenen bir karşı-devrimcidir. Nilhan hanıma gülüp geçemeyiz. Bu kadın gerici bir faşisttir. Popüler olan yanı, gericiliğin ve faşistliğin karakterinde olduğu gibi akılsızlığından, cehaletinden ibarettir.

Cumhuriyetçiliğin karakterinde, kapitalizmin ideoloji ve kültür üreticiliğinde bilgi ve zekâ var. Kuşkusuz Gülse Birsel’de fazlasıyla var. Lakin dönemin ve düzenin ruhunu kavrayan aptal sultan, anlamayan zeki Gülse olmuştur! Dedesinin mülkünü geri isteyen aptallık mı bu döneme uyuyor, Cumhuriyet sayesinde ülkenin bütün varlıklarının bütün nüfus tarafından gayet güzel bölüşüldüğünü iddia eden çağdaş kadın mı? Çağdaş Gülse’nin çuvalladığı yer sınıf meselesidir. Cahil sultanın kazandığı yer de tam orası.

Kapitalizm yoluna ve tekelleşmeye devam ediyor. Nilhan Osmanoğlu dedelerinin mallarını alamayacak büyük ihtimalle. Cem Küçük’ün yetkisi olsa, o da vermez! Ama Nilhan’ın savunduğu geriye dönüşü yandaş Cem sahiplenmeye devam edecek. Çünkü bu geriye dönüş, en genel anlamıyla mülkün, yani memleketteki bütün varlıkların padişahın malı olmasını çağrıştıran bir tekelleşmeyi ima etmektedir ve düzen de dönem de tam budur. Kapitalizmin yarattığı krize karşı kapitalizmin krize götüren eğilimlerinin gazına basıyorlar.

Cumhuriyetçi Birsel bunu anlamıyor, kapitalizmin eşitliğe cevaz verdiğini zannediyor. Bu yanılgısını Osmanlının karşısını çıkartmaya kalkıyorsa, zekâsı eksik olduğundan değil, sınıfı yanlış olduğundan...

* * *

Varlık Fonu’nun bir manası da bu değil midir? Tekelleşmenin siyasi iktidarının tekelci siyasetçisi olarak Tayyip Erdoğan ülkenin bütün her şeyini bu fonda toplayabilir. Ohal kararnamelerinin mantığı sürdürülebilir ve memleketin bütün holdingleri, bütün sermayeleri kararname emriyle bir araya getirilebilir. Gerçekten de Türkiye dünyada görülmemiş bir anonim şirket olur. Başında da tek bir tekelci iktidar sahibi. Reis!

Ne büyük acılar yaşanacağından, bu çamurda kaç milyon kişinin boğulacağından kuşku duyulamaz. Peki toplum, kurtuluşunun modelinden daha uzak düşmüştür denebilir mi?

Kapitalist sömürünün ve egemenliğin tek bir kişiye kadar tekelleşmesi eğilimi karşısında Leninist gülümseyecektir. Sömürü ve egemenlik tek kişide cisimleşse kurtulmak da bir o kadar kolay olur. Düşünsenize, kamulaştırılması gereken tek bir şirket kalmış! Bu deli saçması eğilim kapitalizmin mantıksal devamıdır ve bu saçmalık sosyalizmi biricik akılcı çıkış yolu haline getirmektedir.

Bugüne karanlığın dibinden değil de sosyalizmden bakarsak elbette…  

ÖNCEKİ YAZILARI

Suriye notları 16/10/2019 Çarşamba
Yönetememek ve hazırlanmak 02/10/2019 Çarşamba
Bulunduğumuz yol 25/09/2019 Çarşamba
Hatırlamak ve örgütlenmek 18/09/2019 Çarşamba
Unutulma hakkı 11/09/2019 Çarşamba
Suriye’de işin özeti 04/09/2019 Çarşamba
Hangi siyaset, nasıl siyaset? 28/08/2019 Çarşamba
Bayram değil seyran değil 21/08/2019 Çarşamba
Güvenli bölge, bataklık bölge 14/08/2019 Çarşamba
Bizim Cüneyt 07/08/2019 Çarşamba