Aydınlık ve strateji sorunu (Can Ulusoy)

Cumartesi, 18 Ocak 2014 13:37

Her ne kadar çok özcü bir yaklaşım olarak görülecekse bile abartma ve aşırılaştırma bu coğrafya aydının hususiyetlerinden biri olarak göze çarpar. Artık bir hatıra olarak anımsanabilecek hikmet-i hükümet geleneği, işlerin usulet ve suhulet yolu ile halledilmesi noktasına yaptığı aşırı vurgu ve siyaseti tamamen bir devlet meselesi olarak okuma geleneği, aslında bir aşırılığa karşı başka bir aşırılığın tezahürüdür. Nitekim siyasal meseleler üzerinden kültürel durumlara işaret etmek, bu toprakların sosyal bilimcisi için de vazgeçilmez bir tat haline dönüşür.

Aydınlık – Ulusal Kanal ve Sol yazarları arasında tezahür eden tartışma ve Oda Tv’nin de taraftarları sosyal arenada meydana çağırma gayretkeşliği aşırılaştırma ve abartmanın bir yüzü olarak karşımıza çıktı. Fakat bir müddet sonra aşırılaştırılmış ve abartılmış tartışmalar üzerinden sosyalizm ve tarihsellik üzerine beylik laflar edilmeye başlanınca, biraz kapitalizm, gericilik, millilik gibi kavramlar üzerinde durmanın ve bu noktadaki karmaşayı çözme yolunda bir katkı koymanın da vakti geldi.

Milli Demokratik Devrim stratejinin milliliği emperyalizme karşı bağımsızlık, demokratikliği feodal unsurların temizlenerek birey ve yurttaşın özgürleşmesi yolunda Orta Çağ engellerinin kaldırılması, devrim ise işçi, köylü, aydın, asker ve milli burjuva denklemine dayanan bir bütündür. Bu açıdan MDD’nin açılımı, stratejinin unsurlarını tam manasıyla barındırır.

Her devrim stratejisi ülkenin kendi tarihsel koşulları üzerinden gerçekleştirilir. Devrim yapmaya yönelik bir amentü yoktur. Fakat artık epey eskimiş bir tartışma olan ve ünlü ATÜT tartışmalarının da eksenini belirleyen ve günümüz süreçlerinde çok da bir mana taşımayan MDD-SD tartışmasını merkeze çekerek, günümüz süreçlerini tamamen MDD üzerinden açıklamak ise, değişen süreçlere adapte olunamadığını gösteren bir örnek, adeta bir amentü olarak öne çıkmaktadır.

Öncelikle “gericilik” meselesi üzerindeki karmaşayı Marksist bir temelden çözümlemeye ihtiyaç var. Bugün dünya gericiliğinin de Türkiye gericiliğinin de merkezi kapitalizmdir. Kapitalizm ile hesaplaşmayan her türlü gericilik karşıtlığının ise ayakları havada kalmaktadır. Bu noktada gericiliği salt dincilik gibi anlamak, aslında dincilik ve kapitalizm arasındaki kopmaz bağı görmemek anlamına gelmektedir.

Dindarlaşma olgusu moderniteye aittir. Modern öncesi dönemde “dindar adam” gibi bir tanımlamaya rastlanmaz. Dindarlaşma, Avrupa ve Amerika’da püritenizm üzerinden tezahür etmiştir. Yani kapitalizmin gelişiminde Kilise’nin kurumsal dinine karşı laiklik savunusunun yanı sıra, kapitalist gelişme aynı zamanda püritenizm üzerinden bir başka ve çok daha fundamentalist bir dindarlaşmayı ortaya çıkarmıştır. Emperyalizm çağında ise dindarlaşma ile kapitalizm ilişkisi gün geçtikçe bireyi ve yurttaşı da sarsan bir gericiliğe kavuşurken nihayetinde günümüz süreçlerinde bu gericiliğin en derin ve çürümüş hali karşımızda durmaktadır. Nitekim Robespierre’i Marat’yı ve bilumum Jakobeni eli kanlı katiller olarak niteleyen Batı liberali, kendi burjuvazisinin devrimci dönemine dahi tahammül edemeyecek kadar düşmanlaşmıştır. Yurttaşı ve bireyi yaratan değerlere saldırı Orta Çağ üretim ilişkilerine bağlı kesimlerden değil, bizatihi büyük kapitalist merkezlerden gelmektedir.

Türkiye’nin kapitalistleşme süreci ve dinciliğin egemenliği eş zamanlı bir süreçtir. Özellikle Nakşiliğin bir tür İslami püritenizm rolüne bürünerek, ağır sanayi hamleleri şiarları ile başlayan fakat kapitalizmin üretim ve finans arasındaki yer değişimi ile süre giden yapısal değişimi sonrasında hızla bu sektöre doğru büyük bir açılım sağlayan Türkiye burjuvazisi ve dinciliğinin gelişimindeki paralellik bir tesadüf değildir. Bugün dinci gericilik, Orta Çağ’a ait üretim ilişkileri üzerinden boy göstermiyor, tam da Türkiye kapitalizminin hakim unsurları içinden sesleniyor. Eski bir Aydınlıkçı olan Ethem Sancak’ın iktisadi olarak palazlanırken dinci gericiliğin Türkiye’deki en önde gelen şahsiyetlerinden birisi olması yeteri kadar açık bir örnek değil midir? Bu açıdan MDD programının savunucularının demokrasiyi, artık nüfusunun yüzde 80’inden fazlası kentlerde yaşayan ve hızlı bir proleterleşme sürecinin eşlik ettiği günümüzde, işçi sınıfının yüzde 70’ler civarındaki toplam nüfusa oranının söz konusu olduğu koşullarda, Orta Çağ vurgularından ziyade kapitalizm ve dincilik arasındaki bağı görerek yeniden ele alınması gerekir. Zaten bu olgular üzerinden yeniden ele alındığında ortadaki tek seçenek sosyalizm olarak ortaya çıkar.

Millilik ise özellikle ulus-devlet perspektifi üzerinden bakılınca her şeyden önce gümrükler ve KİT’lerdir. Oysaki bugün milli kuvvetler olarak addedilen bilumum sağcı, Türkiye’nin ulus-devletinin ve dolayısıyla da Cumhuriyeti’nin tasfiyesinden sorumludur. Onların yıktığı gümrükler ve haraç mezat sattıkları KİT’lerden ortaya kalan, mafyalaşmış bir finans sisteminden ibarettir ve AKP bu sürecin bir parçası ve tamamlayıcısı olarak ortaya çıkmıştır. Fakat aynı zamanda yarattığı elit dönüşümü neticesinde sağ Kemalist siyasal elitlerin tasfiyesini sağlamıştır. Bu tasfiyeyi yapmasını mümkün kılan ise dinci gericiliğin, ulusal ve uluslararası gericiliğin merkezi olan sermaye ile kurduğu bağların kuvvetidir. Bu bağlar üzerinden bir iktidar bloku inşa edebilmişlerdir. Türk sağının “milli” sıfatıyla taçlandırılan şahsiyetleri ise ne Gümrük Birliği’nden çıkma, ne AB sürecine son verme ne de yeniden kamulaştırma süreci ile ilgili tek bir “milli” söz etmemişlerdir. En fazla Ufuk Söylemez’in, çok sonraları özelleştirmeler konusunda birkaç hayıflanması olmuştur ki buradan kamucu bir uygarlığa ilişkin derli toplu bir veri elde edebilmek mümkün değildir. Bu geleneksel sağ siyasetçilerin tasfiyesi ise bağlı oldukları bazı cumhuriyet değerlerinin uluslararası gericiliğin merkezine yaptıkları hizmette artık çok fazla verimli olamadıklarındandır. Oysaki kapitalizmin bu mafyalaşmış dünyasını sürdürebilmek için, dinci gericilikten beslenen otoriter bir diktatörlüğün yapacağı hizmet çok daha yararlı görülmüştür. Fakat onun aşırılıklarının da törpülenme zamanı gelmiş ve Türkiye’de kapitalist sistemi sürdürebilme noktasında yeniden bir dizayn yapılması gerekliliği egemen iktidar bloku içinden bazı unsurlarca kararlı bir biçimde seslendirilmeye başlanmıştır.

Günümüzde sermayenin yağma düzenine karşı tek milli sınıf işçi sınıfıdır. 1990’larda özelleştirmelere karşı mücadele bayrağını yükselten, TEKEL’lerde Yatağanlarda büyük birikimi ve öncü gücünü dosta düşmana gösteren işçi sınıfımızdır. Haziran İsyanı da temelde emekçi halkın ve potansiyel işçi ya da işsiz olan gençliğin büyük hareketidir. Bu açıdan işçi sınıfımıza şirk koşmak, burjuva siyasetinin temsilcilerini “milli güçler” olarak selamlamak, Türkiye emekçisinin son 25 yıllık büyük direniş ve kurtuluş tarihini ve öncülük rolünü görmezden gelmektir. Emekçi halkımızın birliği ve örgütü ile buluşması Türkiye’nin devrim stratejisi açısından da tek büyük seçenektir. Nitekim tüm bu mücadelelerin birikiminden süzülerek kuruluş çalışmalarına başlayan Sol Cephe, emekçi halkımızın, aydınlarının ve öğrencilerinin örgütü olarak devrim stratejimizin karargâhıdır.