Zihinleri İğdiş Edenlere...

Pazartesi, 12 Ocak 2009 10:48

Devlet derin ya, o yüzden olabildiğince derine gömmeyi tercih etmiş silahlarını da. Paslanmasınlar toprağın derinliklerinde diye de gazeteye sarmış. İş makineleriyle kazılarak çıkarılabilen silahların iş makineleriyle gömülmeleri gerekirmiş, 2004 tarihli gazeteler 5 senedir nasıl olur da çürümeden, dağılmadan kalırmış herhangi bir önemi yok. Taraf buyuruvermiş işte veciz bir şekilde: "Üstü Cumhuriyet altı Ergenekon."

Ergenekon Operasyonu isimli toplumsal mühendislik projesinin son ürünü duruyor karşımızda.

Emekli askerlerle profesörlerden bir derin devlet heyulası yaratma hedefinde başarılı olunmadığı anlaşıldığında bir Susurluk figürü, İbrahim Şahin sokuluveriyor devreye. Bir de televizyonlarda canlı yayında gösterilen bir kazı çalışması yapılıp cephaneliklere ulaşıldığında tamamlanıveriyor gösteri.

Devlet derin ya ancak kazarak açığa çıkarılabiliyor, devletin derinliklerine ulaşmak için kazmak, daha çok kazmak gerekiyor.

Gösteri Toplumu'nda böylesi mizansenler, böylesi imgeler önemli olan zaten, Gösteri Toplumu'nda zihinler ekranlardan evlere atılan imge bombalarıyla iğdiş ediliyor.

Çürümenin bir yaşam biçimi haline gelmesi için gösterinin devam etmesi, gösteriye kayıtsız şartsız biat gerekiyor.

Yıl 2005... Yalçın Küçük Ceviz Kabuğu programının konuğuyken İbrahim Şahin telefona bağlanıyor ve "Çok şükür Türk'üm ve Elhamdülillah Müslüman'ım. Bununla da gurur duyuyorum. Bizler bu ülke için canımızı tehlikeye attık. Bizim kucağımızda bu ülkenin evlatları can verdi, şehitlerimiz bu vatan için kan döktüler. O zaman siz ne yapıyordunuz, Apo ile görüşüyordunuz. Paris'te ve Roma'da PKK'nın toplantılarına katılıyordunuz. Siz bu gün ülkenin birliğini savunduğunuzu söylüyorsunuz, biz o birlik için canımızı hiçe saydık, şehitler verdik, bize özür borçlusunuz., sizden özür bekliyoruz" diyor Yalçın Küçük'e.

Yalçın hoca masaya vurarak "çok beklersiniz" diyor ve ekliyor: "Ben sizin yaptıklarınızı hep yanlış buldum. Size hesap verecek değilim. Ben zaten bu konuda yargılandım ve beraat ettim. Benim bu konudaki görüşlerim her zaman tutarlı ve doğru idi ve siz hep yanlış yaptınız"

Yıl 2009... Yalçın Küçük ve İbrahim Şahin aynı örgüte üye olmak suçlamasıyla gözaltına alınıyor, Kemal Gürüz, Tuncer Kılınç, Kemal Yavuz gibi isimler serbest bırakılırken, Küçük ve Şahin tutuklanarak cezaevine konuyor.

Fethullahçı medya temmuz ayından beri Yalçın Küçük'ü neredeyse her gün hedef gösteriyor, yaftalamadan önce düşünenler ve yaftalayacakları isimleri itina ile seçen F tipi gazeteciler, Küçük'ün 90'lardaki ilişkileri ile bugün söylediklerini karşılaştırarak bir "karanlık adam" imajını zihinlere yerleştiriyor.

Artık tecrübelerimize dayanarak söyleyebiliyoruz ki, Fethullahçı medyanın hedef gösterdiği bir ismin Ergenekon Operasyonu'na dâhil edilmemesi imkânsız görünüyor. Son anlaştığı yayınevini kitaplarını basmaması konusunda tehdit edenler ve başarılı olanlar bununla yetinmiyor, hocayı cezaevine gönderiyor.

Demek ki liberal-muhafazakâr diktatörlüğün inşası için, demek ki "düzenden düzene geçiş" için Yalçın Küçük'ün ve İbrahim Şahin'in aynı örgütün üyesi olmaktan hapse atılması gerekiyor.

Demek ki İkinci cumhuriyet'in ilanı için ömrünü bu ülkede sosyalist bir damarı var edebilmeye adamış bir düşün ve eylem adamı ile eline onlarca sosyalistin, devrimcinin kanı bulaşmış bir polis eskisinin isimlerinin aynı davada yan yana yazılması gerekiyor.

Ama yetmiyor. Zihinlerin iğdiş edilmesi sürecinde Gösteri Toplumu'na bir de meczup profesör imgesi gerekiyor. Kafalarında tek bir orijinal fikir kırıntısı dahi olmayan, bugüne kadar tek bir özgün tez dile getirememiş akademisyenler, yazarlar, çizerler, Yalçın Küçük'ten bahsederken "yarı-deli", "çılgın", "meczup" gibi sıfatlar kullanıyor.

Oysa mahpusluk zanaatının ustalarından olan ve mesleğinin bir parçası olarak bütün diktatoryalarda gözaltına alınan Yalçın Küçük, mahpushanenin kendi deyimiyle "sevimli delisi" olan Şahin isimli bir arkadaşından bahsettiği satırlarda, kendisinin içeride akıllı taklidi yaptığını söylüyor:

"Yine solculuk ile gasp'ı, dışarıda da içerde de, ayıramadığımız günlerdeydik ve o kadar kamulaştırma yapmıştı ki, 'kurtuluşumuz, deliliğimizdedir' inancına varmıştı, sanki 'tek yol, delilik' diyordu. Bunun ailesinin nazariyesi olduğunu biliyorduk, fakat iyi tatbik ediyordu, gündüzleri düz duvarlara mükemmel tırmanıyor ve geceleri sabaha kadar mükemmel horoz oluyordu, güzel ötüyordu 'idare', Şahin'in deli olduğuna inanıyordu. Deliliğini ölçtürmek üzere hastaneci olduğu zamandaydık ve ben yalnızdım.

Şahin deli taklidi yapıyordu.

Ben akıllı taklidi yapıyordum."

Akıllı taklidi yapan Yalçın Küçük'ün 39 yıl önce bir öğrencisine Erasmus'un Deliliğe Övgü'sünü armağan ettiğini Mesut Odman'ın dün köşesinde yazması nedeniyle öğrenmiş bulunuyoruz ve bunda şaşırtıcı bir şey görmüyoruz.

Ömrü hayatında bilmem kaçıncı kez tutuklanarak cezaevine konulduğu bugün, kendisi için yazdığımız bu yazıyı, kendi cümleleriyle bitiriyoruz:

"İnsan mı, bitmeyen güzellik'tir.

Böyle düşünmek mi, solculuğun temeli'dir."

F.Y