İzmir İktisat Kongresi bir ‘iktisadi sistem’ arayışı mıydı?
Gülay Dinçel
İktisat Kongresi, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de toplandı. Lozan görüşmeleri, emperyalist ülkelerin kapitülasyonlar başta olmak üzere Türkiye’deki ekonomik ayrıcalıklarını korumakta ısrar etmesi üzerine kesintiye uğramıştı. Kongre, zamanlaması, delege yapısı, kararlarda etkili olan kesimler başta olmak üzere pek çok açıdan tartışmalara konu oldu. Temel olarak tarım, ticaret ve sanayi burjuvazisiyle işçiler şeklinde ifade edilebilecek dört kesimi bir araya getiren Kongre’de her kazadan sekiz delegenin katılımı öngörülmüştü. Sekiz delegenin dağılımı üç çiftçi, bir tüccar, bir sanatkâr, bir şirket, bir banka, bir amele olarak hedeflenmişti. Çiftçilerin neredeyse tamamen büyük toprak sahipleri tarafından temsil edildiği dikkate alındığında toprak sahipleri-tarım burjuvazisi kontenjanı üç, ticaret burjuvazisi kontenjanı iki-üç, sanayi burjuvazisi kontenjanı bir-iki, işçi kontenjanı bir olarak düşünülebilir. Çeşitli kaynaklarda işçi kontenjanının bir bölümünün de gazete sahibi/başyazar gibi örneklerle yine mülk sahibi kişiler tarafından kullanıldığı belirtiliyor. Keza tarımda çalışan işçiler ve yoksul köylüler Kongre’de temsil edilmediği gibi tarımda çalışan işçiler, işçilere yönelik alınan kararlardan “müstesna” tutuluyor.
Her kazadan sekiz delege öngörüsü 3 bin civarında katılıma tekabül ederken kış koşulları, her yerleşimden bu bileşime uygun dağılımın sağlanamaması, maddi güçlükler gibi nedenlerle Kongre 1135 delegeyle toplandı. 40 civarında milletvekili ve bürokratın da delege olarak katıldığı Kongre’nin başkanlığına Kâzım Karabekir, divan kâtipliğine İstanbul ticaret burjuvazisini temsil eden Milli Türk Ticaret Birliği’nden Ahmet Hamdi Başar seçildi. İzmir’deki yabancı temsilcilerin yanı sıra Sovyetler Birliği temsilcisi Aralov ve Azerbaycan Sosyalist Cumhuriyeti temsilcisi Abilov da Kongre’ye davet edilmişti. Koşullar dikkate alındığında yüksek bir katılım ve güçlü bir temsiliyetle toplanan, davetlilere de açık olan Kongre’nin hem içeriye hem de dışarıya seslenme açısından iddialı olduğu saptanabilir.
Amaç mı, çerçeve mi tartışmalı?
Mustafa Kemal’in “İktisadi alanda Erzurum Kongresi” nitelemesini ya da “Misak-ı İktisadi” belgesini merkeze koyarak kuruluş sürecinin temel uğraklarından biri olarak değerlendiren yaklaşımlara karşı kesintiye uğrayan Lozan görüşmelerine, esas olarak da emperyalist güçlere mesaj verme çabasını, diplomatik yönünü öne çıkartanlar da var. Söz konusu tartışmaları, farklı yaklaşımları geniş bir şekilde, tüm detaylarıyla özetlemek güç. Ancak böyle bir Kongre’nin toplanmasını tek bir amaca indirgemenin ya da amaçlar arasında hiyerarşi belirlemeye çalışmanın kavrayış kolaylığı sağlayıp sağlamadığı şüpheli.
1923 yılının ilk aylarında güçlü bir halk hareketine dayanan askeri zafer kesinleşmiş, İzmir’in kurtuluşuyla tescillenmiş, bağımsızlığın asgari koşulları Lozan’da masaya konmuştu. Büyük Millet Meclisi, 1921 Anayasası başta olmak üzere şekillenen kurumsal çerçeve de dikkate alındığında Cumhuriyet’in ilanının ön günlerinde kurulmakta olan devletin sınıf karakteri konusunda bir muğlaklık bulunmuyordu. Kurucu kadronun tercihleri, BMM’nin bileşimi ve işleyişi, Lozan görüşmeleri zirve olmak üzere dünyaya verilen mesajlar, İktisat Kongresi’ne bir “iktisadi sistem” arayışı ya da belirginlemiş bir tercihin deklarasyonu rolü atfetmenin pek de isabetli olmayacağını gösteriyor.
Cumhuriyet’in kuruluş aşamasındaki iktisat politikası tercihleri liberalizm-devletçilik ya da sanayiyi koruyucu gümrük politikası-serbest ticaret dikotomileri üzerinden tartışılabilir mi? Birbiriyle çelişkili görünen pek çok adım aynı anda ya da kısa aralıklarla atılabildi. Nitekim Kongre’de tartışılan, bir bölümü karar altına alınan önerilerde, sanayinin korunması ve geliştirilmesine yönelik düzenlemelerle serbest ticaretin sürdürülmesine yönelik tercihler yan yana yer alıyordu. Benzer şekilde emperyalist ülkelere tanınmış tekel haklarının ilgasına ilişkin net bir yaklaşımla yabancı sermaye çekme ihtiyacı bir arada vurgulanıyordu. Koşullar ve kapitalizm ufku düşünüldüğünde kararların bir iç tutarlılığa sahip olduğu bile söylenebilir.
Misak-ı İktisadi esasları: Sermaye programı eskizi
Misak-ı Milli ile belirlenmiş sınırlarda bir ulusal pazarın inşası, ülkenin imarı ve ekonominin ayağa kaldırılmasına ilişkin ufuk, kapitalist üretim ilişkilerinin önünün açılması, geliştirilmesi perspektifiyle çizilmiştir. Bu saptama, emperyalizme karşı yoksul halk yığınları tarafından verilen emsalsiz mücadelenin, uluslararası sermayenin her tür planına çomak sokan devrimci kopuşun değerini asla azaltmıyor. Emperyalist-kapitalist sisteme rağmen bir “kapitalist kuruluş” süreci, savaşlarla akamete uğramış kapitalistleşme sürecinin, yeni bir ölçek, yenilenmiş bir devlet aygıtı ve modern üretim ilişkilerini yerleştirmeye yönelik bir perspektifle bir dizi özgünlüğe de alan açarak hayata geçirilmesi söz konusu. Haliyle hem İktisat Kongresi kararları hem de izleyen dönemde atılan adımlar, bir tarihsellik içinde değerlendirildiğinde tartışmasız ileri hamleler.
Misak-ı İktisadi Esasları olarak kabul edilen 12 maddede ifade edilen ölçek-sınırlar, iktisadi bağımsızlık, milli egemenlik, iktisadi kalkınma, milli üretimin artırılması, doğal kaynakların ülke yararına değerlendirilmesi, emekgücünün korunması, eğitilmesi, yetkinliklerinin artırılması gibi başlıklar çok açık ki Osmanlı Devleti’nin son döneminde İttihat ve Terakki Partisi eliyle hayata geçirilmeye çalışılan “Milli İktisat” politikasından çok daha ileri bir hatta karşılık geliyor. Ancak aynı maddeler içinde “dışarıdan gelecek kötülüklere kapalı ama yeniliklerin taşıyıcısı olacak yabancı sermayeye açıklık”, “dost yabancı sermayeyle işbirliğinin, kendi dil ve kendi kurallarımızla kurulması” da var.
Kararlar bir 'sınıf uzlaşması'nı mı yansıtıyordu?
Kongre’ye katılan dört “zümre” ayrı ayrı toplanıp tartışılmak üzere karar önerileri hazırlamıştı. 24 Şubat-4 Mart tarihleri arasında bu öneriler tüm Kongre tarafından tartışılmış, önerilerin bir bölümü reddedilirken bir bölümü değişikliklerle bir bölümü de aynen kabul edilmişti. Ticaret burjuvazisi olarak adlandırmanın doğru olacağı tüccar kesiminin önerileri az sayıda maddeye yöneltilen itirazlar dışında büyük oranda kabul edilirken en çok tartışılan ve en çok itiraz edilen işçi önerileri olmuştur. Ancak Kongre’de hem sunulan karar önerilerine ilişkin tartışmalar hem de izleyen yıllardaki uygulamalar dikkate alındığında esas olarak egemen sınıf ya da mülk sahipleri arasında bir tartışma, çıkar mücadelesinin yürütüldüğü, bir tür egemen sınıf konsolidasyonunun sağlandığı söylenebilir. Ki Kongre’ye en iyi hazırlanan ve Kongre’yi domine eden, sermaye birikim düzeyi ve tüm yıkıma rağmen mevcut ekonomik faaliyetteki ağırlığıyla burjuvazinin en gelişkin kesimi denebilecek İstanbul ticaret burjuvazisinin Ankara ile mesafesini kapattığı görülmektedir.
Kongre’nin bileşimi, karar önerileri ve yürütülen tartışmaların kuruluş sürecinin sürükleyicisi olacak gelişkin bir burjuvazinin bulunmadığı, bu nedenle Cumhuriyet’in sınıfsız ya da tüm sınıfların ortak iradesini yansıttığı tezini çürüttüğü söylenebilir. Faal emekgücünün yarıdan fazlasının bir yandan savaş bir yandan bölünme, göç, mübadele gibi süreçlerle ortadan kalkmış olması hiç kuşkusuz üretim altyapısının çok gerilemiş olması anlamına geliyor. Buna savaşların devasa yıkım ve enkazı, emperyalizmle işbirliği içindeki sermayenin güç kaybı, sermaye el değiştirmeleri gibi gelişmeler eklenmeli. Ancak tüm bunlara rağmen hem ticaret burjuvazisinin hem de Ege ve Çukurova başta olmak üzere tarım burjuvazisi nitelemesini hak eden unsurları da barındıran toprak sahiplerinin servetlerinin ötesinde sınıf bilincinin gelişkinliği, kapsamlı beklenti ve iddialara sahip oldukları açıktır.
‘Kongre’ye büyük tüccarlar ve toprak sahipleri damga vurdu’
Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni’nde Kongre’de ne istediğini iyi bilen, Avrupalılar ile Rum ve Ermenilerin yerini almaya istekli İstanbul tüccarının önemli rol oynadığına işaret ediyor. Hatta Kongre’nin bu tüccarların henüz işgal altındaki İstanbul’da bir iktisat kongresi yapmayı kararlaştırması üzerine, hükümetin harekete geçmesiyle toplandığını öne sürüyor.

“İstanbul tüccarı, Kurtuluş Savaşı kazanılır kazanılmaz örgütlenmiş ve dışında kaldığı savaşın nimetlerinden yararlanmak için planlarını hazırlamaya başlamıştır. İstanbul’a ilk gelen kumandan Refet Paşa’nın desteği sağlanarak ‘Milli Türk Ticaret Birliği’ kurulmuştur. (…) Birliğin kuruluşunda yazar Ahmet Hamdi Başar’ın çok emeği geçmiştir. Birlik, ‘Osmanlı’ ve ‘İslam’ deyimleri yerine, artık ‘Türk’ ve ‘Milli’ deyimlerini kullanmaktadır” diyen Avcıoğlu, İstanbul’un Müslüman tüccarının gerçekçi olduğunu, derhal “milli” ve “milliyetçi” olduğunun altını çiziyor.
Avcıoğlu, Milli Türk Ticaret Birliği tarafından kurdurulan Türkiye Umum Amele Birliği’nin hem işçi kontenjanının önemli bir bölümünü temsil ettiğini hem de işçilerin karar önerilerinde ağırlık oluşturduğuna işaret ediyor.
‘Serbest ticaret’ Lozan dayatması mıydı?
Orhan Kurmuş, İktisat Kongresi kararlarında öngörülen korumacı politikaların uygulanamamasının gerekçesi olarak öne sürülen “Lozan Antlaşması hükümlerine göre Türkiye’nin gümrük tarifelerini 1929 yılına kadar 1916 yılı düzeyinde tutmaya zorlanması” argümanına itiraz ediyor:
Genellikle kabul gören bu görüşe ilk ağızda iki açıdan eleştiri yöneltilebilir. Birincisi, Lozan Antlaşması’nın gümrük tarifeleri konusunda Türkiye’ye tanıdığı bir hakkın yeterince kullanılmamış olmasıdır. Gerçekten de, Türkiye alım-satımını devlet tekeline aldığı mallar için dilediği gümrük tarifesini uygulamakta serbest bırakılmıştı. Sayısı çok az birkaç mal dışında bu hakkın kullanılmamış olması Türkiye’nin tutarlı bir koruma politikası uygulamada isteksiz olduğu kuşkularını doğurur.
Beş yıl süreyle Türkiye’nin bağımsız bir gümrük politikasına sahip olamaması gerçeği bir taraftan sanayiin beklenen gelişmeyi gösterememesine bir gerekçe olarak kullanılırken diğer taraftan da sanki çeşitli sermaye grupları arasında koruyucu bir gümrük politikası uygulanması konusunda görüş birliği varmış sanısını yaygınlaştırmaya yaramıştır. Bu tebliğde tartışmaya sunacağımız konu, gümrük tarifeleri konusunda sanayi ve ticaret sermayelerinin sözcülüğünü üstlenen kuruluşlar arasında ciddi görüş ayrılıkları ve sert bir çıkar mücadelesi olduğudur.
(Orhan Kurmuş, “Cumhuriyet’in ilk yıllarında sanayiin korunması sorunu ve ticaret sermayesinin tavrı”, TMMOB, 1976.)
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.