Cumhuriyet’in yolu ortaklaşa
Berkay Kemal Önoğlu
Türkiye’de Cumhuriyet çok zorlu koşullarda ve o zamanın efendilerine, o günün dünyasını parselleyip paylaşanlara rağmen kuruldu… Halkımızın akıttığı kan ve döktüğü terle, bin bir zorlukla kuruldu… Geleceğe olan inançları kırıldığında, tutunacakları bir dal kalmadığında, kendilerine ve başlarındakilere güven duyguları sarsılıp dağıldığında kuruldu…
Kimdi bu insanlar?
Bu insanlar bir kaya parçası gibi su geçirmeden zamanın derin ırmakları önünde durmaktaydı Anadolu’da.
Katı olan her şeyin buharlaştığı, eskiye ait hiçbir şeyin yeni dünya karşısında yaşama şansı olmadığı ve yeni olan her şeyin de büyük bir süratle, kemikleşmeye fırsat dahi bulamadan, aralıksız değişip dönüştüğü modern dünyanın sahiplerine karşı nasıl bir zafer kazanabildiler?
Şükrü Erbaş’ın deyimiyle, “Su geçirmeyen kaya parçalarının” olanca ağırlıklarıyla çöküp kaldıkları topraktan doğrulup kımıldanması, Anadolu toprağına akmak isteyen zamanın derin ırmakları önündeki setlerin kaldırılması anlamına geliyor Cumhuriyet. Bütün Milli Mücadele’nin gelip dayandığı öz işte bu. Yeni bir hayatın filizlenebileceğine dönük inancın kaynağında bu var.
Asırların hastalıklı ağırlığı üzerine çökmüş birkaç milyon köylü böylece üzerindeki ölü toprağını atabildi. Böylece silkindiler. Onları cephede, cephe gerisinde varlarıyla yoklarıyla mücadele etmeye inandıran yeni ve ümitli bir geleceği kendi kollarıyla yaratabileceklerine dönük inanç olmuştu. Anadolu köylüsünün bu paha biçilemez enerjisi harekete geçirilemeseydi ne savaş kazanılırdı ne devrim erişebilirdi başarıya. İnandılar ve asırlardır kaskatı kesildikleri yerlerinden silkinip doğruldular. Ümitli bir geleceğe uzanmak için…
O ümit Cumhuriyet fikrinden, bu fikrin kendinde taşıdığı ilke ve değerlerden ileri geliyordu.
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1935’teki 4. Kurultayı’nı Mustafa Kemal şöyle açıyor:
Bu anda, bundan önceki Kurultayları ve Partimizi doğuran ilk Sivas Kurultayı'nı -ki, dış ve iç düşmanların süngüleri altında kurulmuştur- hatırlamak, geçen on altı yılın bütün hadiselerini göz önüne getirmeği kolaylaştırır.
Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler... İşte, Türk genel devriminin bir kısa diyemi…
Bekleyen yoksullar…
Türkiye işçi sınıfının atası yoksul köylüler işte bunları başarmak için, içine düşülen müşkülatı yenmek, tarih sahnesinin öznesi olmak, eşit olmak, hür olmak için savaşmıştı. Savaş meydanlarında zaferi elde ettiklerinde ise artık geri döndürülemez biçimde güzel ve ümitli günlere eriştiklerini düşünmüşlerdi. Beklediler. Başlarındaki ağa derdinin, topraksızlığın, susuzluğun, cahilliğin, yoksulluğun pençesinden kurtarılmayı beklediler. Ellerinden yalnız beklemek geldi.
Cumhuriyet, verdiği antiemperyalist savaşın duygu ve birikimini üzerinde taşıyor, aldığı dersleri aklına kazıyor ancak milli burjuvazi yaratma çabası içinde dünya piyasasına açılma yollarını gözlemeye devam ediyordu. Tereddüt ediyordu.
Cumhuriyet, aydınlanma kavgasını Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez noktalarına taşımaya hazırlanıyor, cahilliği yenmeyi önüne koyuyor ancak yoksul köylünün tarihin öznesi haline gelmesi ya da isyan etmesi riskini göze alamıyordu. Tereddüt ediyordu.
Cumhuriyet, yağmalanmış ülke kaynaklarını kamuya değer yaratacak şekilde devletleştirmek, bitmeyen savaşlarda bitap düşmüş halkı bir an evvel refaha kavuşturmak istiyor ancak eski düzenin efendilerinin yağmadan pay kapma heveslerini dizginleyemiyordu. Tereddüt ediyordu.
Bu tereddütler devrimin kalbinde pusuya yatmış karşıdevrimci güçlerin eseridir.
Eşitlik, özgürlük, kardeşlik düsturunu doğal ve mantıki sonuçlarına taşıyacak ezilen halk kitlelerinin tarihin ve siyasetin öznesi haline gelmesine gösterilen direnç bu güçlerden ileri geliyordu. Sonuçta savaşta ön cephede düşmanla vuruşanlar, içeride hak ettiklerini gerekirse cebren, mücadeleyle kazanmak için gerekli kaynaklardan yoksun bırakıldılar.
Kendileri kendi güçleriyle değil ancak kendilerine verileni aldılar. O da “şalvarı şaltak, eğeri kaltak Osmanlı”nın fersah fersah ilerisinde, devrimin taşıdığı iddia ve yarattığı beklentininse oldukça gerisindeydi.
Burjuva devrimi, kendi sınırlarına gelip dayanmış ve bütün tarihsel sonuçlarıyla tamamlanmıştı.
İktidardaki egemen güçler devrimin yarattığı değerlerle eninde sonunda çatışmak zorundaydı. Modernitenin getirdiği dünyevileşme ve onun sorgulanabilirliğini, sürmekte olan sömürü mekanizmalarından uzak tutmaları gerekiyordu. Böylece kapitalizmin az gelişmişliğinin sorun olduğu yıllardan kapitalistlerin haddinden fazla semirmeye başladığı yıllara geldik.
Bu uzun yıllar boyunca pusudaki karşıdevrimci güçler Cumhuriyet’in yarattığı kazanımları küçük küçük kemirdikleri faaliyetlerini Cumhuriyet’le açıkça ve cepheden hesaplaştıkları karşıdevrimci döneme kadar sürdürdüler. 12 Eylül’de ise artık karşıdevrim yattığı pusudan kalktı. Türkiye işçi sınıfı masaya yumruğunu vurup hak ettiği düzene kendi gücüyle erişebilme kapasitesine vardığında sömürücü sınıflar için ne laiklik kaldı, ne devletçi ekonomi ne de bağımsızlık… Artık kılıçlar çekilmiş, hakkını almaya karar vermiş yoksul halk kitleleri ile Cumhuriyet’in yarattığı değerlere el koymuş burjuvazi açıktan karşı karşıya gelmişti.
Kafası dik, boyun eğmeyen yurttaşa tahammül gösterilemez, işçi ile patron hiçbir düzlemde eşit görülemezdi.
Hürriyet bir yere kadar hürriyetti, hür teşebbüsün ötesinde hürriyet fazlalıktı.
Kardeşlik savaş meydanlarında bırakılacak, “barış zamanı” ayaklar baş olmaya kalkmayacaktı.
Sonuçta ulusal birliğin maskesi tamamen düşmüş ve Cumhuriyet Devrimi’nin yarattığı insan kapitalist sömürücü sınıfların ayağına dolanmaya, onlara endişe vermeye başlamıştı.
Böylece Cumhuriyet’e ihanet bütün açıklığıyla ortaya serildi. Hakkını arayan işçinin karşısına Cumhuriyet’e el koyan sınıf bütün kurumlarıyla dikilmişti.
Modern siyasetin öznesi sayılan kitleler yeniden siyasetin dışına itildiler. Yurttaş gitti, tebaa geldi. Sendikal mücadele yerini sadaka kültürüne bıraktı. Aydınlanmış işçi sınıfımızı tarikat karanlığına mahkûm etmeye giriştiler. Türkiye’nin emperyalizme teslimiyeti sorgulanamaz tanrı kelamına dönüştürüldü. Bütün bu halk düşmanı politikaların ardındaki motivasyon belliydi: Cumhuriyet’le hesaplaşmanın diğer adı antikomünizm olmuştu.
AKP döneminde ise bu hayasızlık artık başka bir cürete erişiyor, yeni bir ilhamla hareket eder hale geliyordu.
Şimdi madalyonun diğer yüzüne de bakalım. Yüz sene sonra artık cumhuriyet fikrinin taşıdığı iddia ve değerlerin peşinden gidebilecek toplumsal fomasyondan yoksun ve kavga verebileceği kaynaklardan mahrum bırakılmış Anadolu köylüsü yok. Artık tarihin öznesi, yüz yıllık maceramızda bu topraklarda yaratılan tüm değerlerin mimarı, milyonluk devasa kentlerimizin yaratıcısı, kudretli, çağdaş Türkiye işçi sınıfı var.
Öyleyse niçin bekliyoruz? Neyi bekliyoruz?
Çaremiz devrimdir
Birileri TÜSİAD sermayesinin vitrinde görünen çağdaş yüzünün ardında kâr hırsı için Türkiye’yi uçuruma sürükleyecek imparatorluk özlemlerinin yattığını görmekte zorlanabilir.
Birileri NATO’yu modernleşen Türkiye’nin müttefiki sayıp Cumhuriyet’in katili olduğunu yok sayıyor olabilir.
Birileri “büyüyoruz”, “güçleniyoruz” diyerek yayılmacı Yeni Osmanlıcı projelere destek verip siyasal İslam’a kredi açıyor olabilir.
Fakat bunlar cumhuriyetçi olamaz; bu koşullarda Cumhuriyet böyle savunulamaz.
Objektif ve tarihsel nedenlerle Türkiye’de cumhuriyetçiliğin gerek şartları açıkça ortaya çıkmıştır. Ve bu koşulları gören, tanıyan tüm cumhuriyetçilerle yolumuz ortaklaşadır.
Bağımsız ve egemen bir ülkeyi, planlı ve devletçi bir ekonomiyi, laik bir siyasal düzeni bugün kimse lütfederek halkımıza bahşetmeyecek.
Gelecek günler için gökten ayet inmedi bize.
Onu biz kendimiz, vadettik kendimize!
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.