Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_1_kapak

CUMHURİYET | Yeni Osmanlıcılık, İttihatçılık, Misak-ı Milli, Toprak Sorunu

Misak-ı Milli tartışması: İmparatorlukçu vizyon kimleri birleştiriyor?

Ali Somel

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 16:23 "0 dakikalık okuma süresi"
Bir ülkenin sınırları ya da ölçeği istendiği gibi tartışmaya açılabilir mi? Bir devrimci dönüşüm sürecinin tarihsel meşruiyetini taşıyan sınırların bir karşıdevrim sürecinde tartışmaya açılması normal karşılanabilir mi? Yeni Osmanlıcılar, ümmetçiler, milliyetçiler ve liberalleri “geniş” yorumda birleştiren Misak-ı Milli tartışması ne ifade ediyor?

İlk çözüm sürecinde, Öcalan’ın 2013 Newroz mitinginde okunan mesajında Misak-ı Milli vurgusu çok tartışılmıştı. O dönemde Suriye Arap Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya dönük emperyalistlerin ve cihatçıların başlattığı operasyon ilerliyordu. Operasyon sonrası için, Misak-ı Milli’nin 1920’de son Meclis-i Mebusan bileşimi tarafından kabul edilen sınırları doğrultusunda Türkiye’ye bir bölgesel genişleme vizyonu çiziyordu Öcalan. “Kürtler, Türkmenler, Asuriler ve Araplar” üzerinden...

Operasyon, biraz gecikmeyle geçen yıl tamamlandı, Esad rejimi devrildi. Türkiye’nin hamiliğini üstlendiği HTŞ Şam’ı aldı ama Suriye’ye hâkim olamadı. Rojava bölgesinde ABD işbirliğiyle varlık gösteren Kürt oluşumu ile pazarlık gerekiyordu. Ne tesadüftür ki buna paralel olarak Türkiye’de de ikinci çözüm süreci başladı ve bir pazarlık masası kuruldu.

İki taraflı pazarlığın yürüdüğü sırada, 1 Eylül 2025’te Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) kaynaklı şöyle bir haber basına yansıdı: “SDG, Şam ile müzakerelerin başarısız olması halinde Türkiye’ye açılmayı ve ‘Misak-ı Milli’ye katılmayı değerlendiriyor.” Özel kaynaklara dayandırılan haberde Türkiye’nin SDG ile Şam arasındaki uzlaşıyı kasten engelleyerek SDG’yi kendi siyasi alanına çekmeye çalıştığı, “‘Misak-ı Milli’ vizyonuyla örtüşebilecek düzenlemeler çerçevesinde ‘muhtemel bir müttefik’ haline getirmeyi” amaçladığı aktarılıyordu. Ankara ile Abdullah Öcalan arasındaki barış sürecinin bu stratejiyle bağlantılı olabileceği ifade ediliyordu.

Yeni Osmanlıcı, ümmetçi, milliyetçi ve liberal buluşması

Misak-ı Milli’nin öyküsü ve tartışmalar, Birinci Dünya Savaşı sonunda devrim coğrafyası haline gelen bölgede Cumhuriyet’le birlikte emperyalizme karşı elde edilen kazanımların bugün nasıl sorgulandığını anlamak açısından önemlidir. Bu yalnızca Cumhuriyet’i tasfiye etmek üzere iktidara gelmiş olan AKP’nin ve emperyalist projelerde yer bulmaya çalışan Kürt siyasi oluşumunun kritik bir tarihsel belgeyi manipülasyonu meselesi değildir. Aynı zamanda, emperyalist sistemin ahenkli hareket etmekte zorlandığı ve devrim cephesinin inisiyatif aldığı 1920’lerden farklı olarak bugün, o zamanın güç dengeleri ortadan kalktığında, devrimin kazanımlarını yok etmekte kimlerin ortaklaşabildiğini göstermektedir: Yeni Osmanlıcılar, ümmetçiler, milliyetçiler ve liberaller...

Türkiye’nin güncel sınırlarının büyük ölçüde çizildiği Lozan Barış Konferansı’nı anlatan bir çizim. Kamera ve fotoğraf makinesi kullanımı yasak olduğu için Konferans, çizerler Alois Derso ve Emery Kelen tarafından karikatürlerle anlatıldı.

Yüz yıl sonra egemen siyasetin çeşitli kanatlarının Misak-ı Milli’yi yeniden tartışma ihtiyacı duyması, dünya kapitalizminin devrimci bir dönemden kalan ayak bağlarından kurtulma ihtiyacının bir yansımasıdır. Bu durumda belgenin tarihsel değerinin algılanması için Türkiye devrimine “devrimci” bir bakış gerekiyor.

Misak-ı Milli'ye nasıl bakmalı?

Misak-ı Milli, dilimizin ucuna peşinden “sınırları” sözcüğünü getiren bir kalıp. Sınırları vurgusu olmadan bir Misak-ı Milli düşünülebilir mi? Ancak bu sınırlar içerisinde ne tesis ettiği kuşkusuz önemli. Kimileri, “Ulusal And”ı bir toplum sözleşmesi idealizmi içinde yorumluyor. Bu yaklaşım, Misak-ı Milli’yi Magna Carta’ya benzeten Toynbee gibi Batılı tarihçilere ek olarak onlarla tamamen zıt görüşlere sahip ve Yeni Osmanlıcılığa kapı aralayan bir milliyetçilikte de var. Biri Avrupa merkezci, diğeri Üçüncü Dünyacı bir idealizmle malûl. 

Peki, Misak’a nasıl bakmalı?

Marksist bir pencereden bakıldığında, devletin tarihsel meşruiyet taşıyan sınırları devrimci dönüşüm süreçlerinin yayılma sınırları tarafından belirlenir. Bunun karşısında ise kabaca emperyalizmin, karşıdevrimin belirlediği sınırlar vardır. Avrupa devrimini beklemeden Rusya’da olgunlaşan devrimin “sınırlar” ile olan ilişkisi 1917’de Lenin tarafından halk iradesi ve Sovyet iktidarıyla ilişkilendiriliyordu. Bu değerlendirmenin 1920’de Anadolu’daki karşılığı, sosyalist devrim gerçekliği dışında ancak ondan güç alan bir halk iradesinin kendi meşru sınırlarını belirlerken nihai olarak yine devrim fikrinden güç almasıdır. 

Devrim ve emperyalizm cephesinden açılımlar

Anadolu’daki mücadelede sınırların belirlenmesinde Ekim Devrimi kritik bir rol oynayacaktır. Rusya’da iktidara gelen Bolşevikler Sykes-Picot Antlaşması’nı ifşa ettiklerinde, İngilizlerin tesiriyle Osmanlı’ya silah doğrultan Suriye Arapları İttihatçı Cemal Paşa’yla barış görüşmesine oturur. Ancak Cemal Paşa’nın Suriye’yi Osmanlı’nın “müstemlekesi” olarak gören tutumu görüşmeleri sonuçsuz bırakır, zaten kısa süre sonra Osmanlı müttefikleriyle birlikte mağlup olacaktır. 

3 Aralık 1917’de, yolun başındaki Sovyet iktidarı Rusya’nın ve Doğu’nun Müslüman emekçilerine boyunduruklarından kurtulma ve kendi kaderlerini ellerine alma çağrısı yapar. Türkiye’nin parçalanma kararı da hükümsüz ilan edilir. Aynı dönemde ABD Başkanı Woodrow Wilson, yine Türkiye’nin Avrupa devletleri tarafından paylaşılması karşısında içindeki halklara (ırksal/etnik özelliklerine göre) özerklik verilmesini isteyecektir. Yani bir yandan Bolşevikler Batı’nın sömürgecilerine ve Doğu’nun otokratlarına karşı ulusal hareketlere devrimci bir yön kazandırmaya çalışmakta, diğer yandan ABD, Batı Avrupa sömürgeciliğine bir alternatif sunmaktadır: Bağımsızlık arayışı olan halklara, (devlet kurmaya ehil bir medeniyet seviyesinde iseler!) kapitalist dünyaya “onurlu” bir entegrasyon seçeneği.

1919’a dönecek olursak, bunlar olurken Osmanlı başkentinde Almancı İttihatçılar kaçıp yerlerini İngilizci Hürriyet ve İtilafçılara bırakmıştır. Mağlubiyeti kabul eden Saltanat idaresi ve Hürriyet ve İtilaf Partisi için Wilson ilkeleri, İmparatorluğun egemenlik alanlarını korumak için tek kurtuluş kapısıdır.

Misak'ın menşei

Misak-ı Milli olarak bildiğimiz belgenin bir harita olarak ortaya çıkması, 23 Haziran 1919’da Paris Barış Konferansı’na sunulan muhtıraya dayanır. Muhtıra, Hürriyet ve İtilaf Partisi adına Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından galip devletlere sunulmuş ve hiç ciddiye alınmamıştır. Burada açıkça milletin kendi haklarını savunacak gücünün olmadığı söylenmekte, devletler arası adaletin bunu telafi edeceğine dönük bir beklenti dile getirilmektedir. Öte yandan belgenin içeriği önemlidir: 23 Haziran Muhtırası’nda, kapitülasyonların ilgasının bir zorunluluk olduğu açıkça ifade edilmiş; iç ve dış ticarette, ekonomi işlerinde bağımsızlık gibi detaylara yer verilmiştir. Kimilerine göre Misak-ı Milli’nin ortak bir yaşam alanı ve yaşama iradesini tarif eden diğer maddelerinden farklı olarak bu son madde ülkenin niteliğini belirlemektedir. 

Belge, son Meclis-i Mebusan’da 28 Ocak 1920’de kabul edilir, 17 Şubat’ta ilan edilir. Belgenin bu versiyonu, Damat Ferit’in 23 Haziran Muhtırası’ndaki “tam bağımsızlık” maddesinin özetlenmiş ve biraz yumuşatılmış bir hali gibidir. Ancak bu fark, ilkinin İtilaf devletlerine sunulan bir “arzuhal”, ikincisinin ise arkasında bir gerilla gücü barındıran gerçek bir siyasi “muhtıra” olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

İngiltere’nin belgeyi yayınlayan Meclis-i Mebusan’dan değil belgenin arkasında bulunan Anadolu’daki iradeden gözünün korktuğu anlaşılmaktadır. (Nejat Kaymaz, “Mîsâk-ı Millî Üzerinde Yapılan Tartışmalar Hakkında”, VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri) Nitekim Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde kritik bir rol oynayan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Misak-ı Milli sınırları, Mondros Ateşkes Anlaşması’na göre belirlenmiş bir savunma hattı olarak benimsenmiştir.

İlerleyen zamanlarda, belgenin misyonunu Mustafa Kemal’in önderliğindeki hareketin devralmasının ABD istihbarat raporlarında ciddiye alındığı görülecektir. (Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kuruluş Yılları, İş Bankası Yayınları)

Misak’ın ilanından sonraki haftalarda İstanbul resmen işgal edilir, Meclis-i Mebusan dağıtılır. Bu noktadan sonra Milli Mücadele sahası üzerinden Misak’a devrimci bir anlam yüklemek, Büyük Millet Meclisi’ne kalacaktır.

Sınırları nasıl tanımlanır?

Misak-ı Milli, BMM açıldıktan sonra tekil maddelerinin içeriğiyle Millî Mücadele’ye rehberlik etmiş, ancak bir siyasi program olarak ele alınmamıştır. Ne var ki Meclis’in açılışının ertesi günü, 24 Nisan 1920’de yaptığı konuşmada Mustafa Kemal, Misak’ta geçen “sınırlar”dan ne anlamak gerektiğini ortaya koymaktadır: “Hakikatte bütün gayemiz bu hududu millî dahilindeki milletimizin istirahatini, refahını ve bu hududu millî ile muayyen vatanımızın tamamiyetini masun bulundurmaktan ibarettir”. Bunları söylerken, Turancılıktan ve İslamiyet siyasetinden sakındıklarını özellikle belirtmektedir.

BMM’de Misak-ı Milli belgesinin yoğun bir şekilde tartışıldığı oturum, Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması’nın ele alındığı 16 Ekim 1921 tarihli gizli oturumdur. Burada Mustafa Kemal’in “Misâk-ı Millî’mizde muayyen ve müspet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, hatt-ı hudut olacaktır” sözleri bugün Osmanlıcılar tarafından sıkça kullanılıyor. Oysa bunlar Mustafa Kemal’in Misak-ı Milli’ye dair tartışmalara nokta koyan final sözleri değildir. Aksine İskenderun, Batum gibi yerlerin durumu sorulduğunda pazarlığı yapılabilecek asgari sınırları, askeri durumla açıklamak için arada kullandığı ifadelerdir. 

Şu sözler ise 24 Nisan’daki konuşmasıyla uyumludur ve azami siyasi hedefi ortaya koymaktadır: “Bizim hududu millimiz, bize mesut ve müstakil yaşayabilecek bir hududu milliye olur ve menafimize azamî mutabık çizdirebileceğimiz hudut hangisi ise, işte o hududu millimiz olacaktır.” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 2)

Milli Mücadele’nin benimsediği haliyle Misak-ı Milli, milletin bütünleşik bir toprak parçası üzerinde söz sahipliğini içermekte, imparatorlukçu bir vizyonu reddetmektedir. Sınırların belirlenmesindeki temel kriter, “mutlu ve bağımsız” yaşayabilecek, dolayısıyla meşru bir egemenlik hakkı kullanabilecek bir ölçeğe sahip olmaktır. 

Misak-ı Milli tarihsel bağlamı içine yerleştirildiğinde Ekim Devrimi’nin emperyalizme ve otokrasiye karşı estirdiği kurtuluşçu rüzgâr ile Türk burjuva devriminin kararlı önderliğiyle bağları ölçüsünde tarihsel bir değer taşımaktadır.

Misak-ı Milli'nin ekonomi politiği

Cumhuriyet’in kuruluşunda ulusal egemenliğe dayanarak burjuvazinin gelişeceği bir “ulusal pazar” anlamı taşıyan “sınırlar”, bugün gelinen noktada başka bir şekilde tartışılmaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca palazlanan ve Sovyetlerin olmadığı bir dünyada dizginlerinden boşalan sermaye, imparatorlukçuluğun canlanmasına hayırhah bakmaktadır. Türkiye ve Suriye ayaklarıyla Öcalan’dan SDG’ye bugünkü ikili pazarlık masasına konan Misak-ı Milli referansıyla Türkiye sermaye sınıfına buna uygun bir mesaj vermektedir: Misak-ı Milli belgesinin “Osmanlı” versiyonunun içerdiği Güney Kürdistan, Türkiye bu bölgeyi tanıdığı ve kapsadığı ölçüde, sermaye için bir yayılma alanı olacaktır. Batıcılar ile şeriatçıların el ele olmasa da yan yana “barış” içinde yaşayabildiği kozmopolit bir pazar teklifidir bu. Bugünkü koşullarda, ABD emperyalizmiyle işbirliğinden ve İslamcılıkla sentezlenmekten gocunmayan Türk ve Kürt milliyetçiliğinin yollarını kesiştiren bu zemin, kendisine Misak-ı Milli’yi dayanak almaktadır. Misak-ı Milli’nin bu şekilde yorumlanması, belgenin kimileri için “çoğulcu”, kimileri için “Türkiye Yüzyılı”na uygun olarak yeniden sunulmasını sağlamaktadır. Neticede kesişme, ümmetçilik, milliyetçilik ve emperyalizmin çağımızda yakaladığı rezonansı göstermektedir.


Yayılmacılığa Mete Tunçay referansı

Mete Tunçay’ın atıfta bulunduğu  “Yeni Misak-ı Milli” haritası.

1990’larda, Ortadoğu’da emperyalizme karşı Sovyetlerin güç verdiği direnç kaybedildiğinde, Türkiye’de hem İslamcı-milliyetçi hem de liberal kesim Misak-ı Milli’nin yeniden yorumlanmasına heves etmeye başlamıştı. Bu dönem canlanan tartışmalarda sıklıkla göndermede bulunulan Mete Tunçay’ın 1976 tarihli Birikim yazısında, 1920 tarihli bir haritaya göre Misak-ı Milli’nin aslında Kuzey Afrika’ya doğru uzandığını, dolayısıyla Cumhuriyet’in kuruluşu açısından bu belgenin bir “efsane” olduğu ileri sürülmektedir. Oysa milliyetçilerin Misak-ı Milli’yi “toprak sınırına” indirgeyerek kutsallaştırmasına verilen bu yanıt, aynı indirgemeciliği taşımasıyla tarihsel olarak hatalı, siyasi olarak da Yeni Osmanlıcılığa dönük kışkırtıcı bir içerik taşımaktadır. Nitekim Yeni Osmanlıcılık peşinde olanlar, Misak’ın 1. maddesinde Mondros Ateşkes Anlaşması sınırları dışındaki coğrafyayı da kapsadığını bu belgelere dayalı olarak vurgulamaktadır: Yenik vaziyetteki İmparatorluk sınırlarına göre Misak’ın başlangıçta mütareke sınırları “haricindeki” Müslüman dünyaya da işaret etmesi, bugün ümmetçiliğin diriltilmesi ve irredantizm gerekçesi olarak ileri sürülmektedir.

ortaklasa_sayi_1_kapak
Ortaklaşa

İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.