‘İlk Günah’: Liberaller Cumhuriyet’ten ne istiyor?
Fatih Yaşlı
Şu soruyla başlayalım öncelikle: Biz Türkiye’de yaptığımız politik ya da fikri düzlemdeki tartışmalarda, polemiklerde ya da eleştirilerde “liberal” diye kimlere diyoruz, bu sözcükle kimleri anlatıyor, kimleri kastediyoruz?
Türkiye’de liberal dediğimizde kastettiğimiz şeyin çoğu zaman serbest piyasa ekonomisine inanan, serbest piyasa ile demokrasi arasında bir bağlantı kuran ve buradan hareketle kapitalizmi savunan kişiler olmadığı açık. Elbette ki onları da eleştiriyor, onlarla da tartışmalar ve polemikler yapıyoruz ama Türkiye’de liberal sözcüğünün piyasacılıkla sınırlanamayacak, sadece ekonomik düzlemde anlaşılamayacak, bunları aşan ve doğrudan politik kamplaşmayı belirleyen bir boyutu var.
Nedir o boyut peki? Biz Türkiye’de liberal dediğimizde esas olarak Türkiye’nin tarihine, yani Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecine ve hem siyasal hem de toplumsal yapısına dair bir okuma biçiminden, bir perspektiften, bir metodolojiden ve bunlardan kaynaklı bir siyasal tutumdan, pozisyondan bahsediyoruz. Liberalizm Türkiye’de düne ve bugüne dair bir politik okuma biçimine ve bu biçim üzerinden alınan konuma işaret ediyor.
‘Kendine özgü Türkiye’
O okuma biçimi en özet haliyle Osmanlı-Türkiye modernleşme tarihini ve Türkiye’yi “kendine özgü” bir dönem ve “kendine özgü” bir coğrafya olarak değerlendiriyor ve yokluklarla malul olarak görüyor. Buna göre bir tarafta klasik şablona uygun biçimde gelişmiş Batı bulunuyor, diğer tarafta ise o klasik şablona uyum sağlamayan ve kendine özgü bir yol izleyen Türkiye.
Batı’da feodalizm varken Türkiye’de yok örneğin. Batı’da feodalizmden kapitalizme iç dinamikler aracılığıyla geçilirken Türkiye’de bu ancak tepeden müdahalelerle söz konusu olabiliyor. Batı’da burjuvazi kendiliğinden ortaya çıkarken Türkiye’de onu devlet yaratıyor. Batı’da devrimler aşağıdan gerçekleşirken Türkiye’de yukarıdan gerçekleşiyor. Tüm bunların sonucu olarak da Türkiye’de burjuvazi, işçi sınıfı, sivil toplum bulunmuyor. Demokrasi son derece cılız kalırken ceberut karakterli bir devlet ortaya çıkıyor ve dolayısıyla esas çelişki de sınıflar arasında değil devletle toplum arasında söz konusu oluyor.
Bu özgücü bakış açısı, ilk bakışta Avrupa-merkezciliğe karşı her toplumun farklı ve özgün yanlarını ortaya koyuyormuş gibi görünse de aslında Batı’nın gelişimini biricikleştirerek ve diğer toplumları ona benzerliği ve farklılığı üzerinden analiz ederek Avrupa-merkezciliği yeniden üretiyor. Üstelik bu bakış açısı Batı tarihini metafizik bir bakış açısıyla değerlendirerek devlet-burjuvazi ilişkilerini, savaşla ve sömürgecilikle kapitalizmin ortaya çıkışı arasındaki bağlantıları, sınıfların karşılıklı pozisyonlarını ve sınıf mücadelesini, emperyalizmi ve emperyalist politikaları görmezden geliyor. Batı’nın gelişimi feodalizmden kapitalizme, monarşiden demokrasiye, tebaadan yurttaşa uzanan doğrusal bir çizgi olarak görülüyor ve buradaki kırılmalar, çatallanmalar, sapmalar yok sayılıyor.
Oysa Batı’ya, Avrupa’ya bakıldığında da kapitalist gelişmenin merkezinde devletin olduğu, burjuvazinin palazlanmasının devlet olmaksızın mümkün olamayacağı, sermaye birikiminde savaşın ve şiddetin rolü, demokrasi mefhumuyla sınıf mücadeleleri arasındaki bağlantı kolaylıkla görülebiliyor. Yani ortada Türkiyeli liberallerin idealize ettiği gibi bir Batı yok, kapitalist gelişmenin sayısız aktörden ve karmaşık güç ilişkilerinden oluşan dinamikleri var.
Türkiye liberalizminin 'sol' karakteri
Batı’yı bu şekilde metafizik ve maddeci olmayan bir perspektiften okuyan liberalizm, kendi tahayyülünün ürünü Batı’yı kerteriz noktası olarak alıp Osmanlı-Türkiye modernleşme tarihini de “Şu yok, şu yok, şu da yok” diye okuyor. Osmanlı İmparatorluğu, kapitalistleşme sürecine geç giren, girer girmez de uluslararası kapitalizm tarafından yarı sömürge hale getirilen, dünya kapitalizminin periferisine yerleştirilen bir devlet olarak görülmüyor. Geç kapitalistleşen ve yarı sömürge nitelik taşıyan bir devlette sanayileşmenin sınırları, sanayileşmenin yokluğunda burjuvazinin ve işçi sınıfının da cılız kalacağı hesaba katılmıyor. Bunun yerine kapitalizmin, sınıfların ve sivil toplumun doğuşuna izin vermeyen bir ceberut devlet modeli analizin merkezine yerleştiriliyor. Sadece saray ve hanedan değil, İttihatçılar da ceberut devlet analizine dahil ediliyor ve elbette ki İttihatçılardan Cumhuriyetçilere devreden bu miras bugün de dahil yaşadığımız her şeyin sorumlusu olarak gösteriliyor.
Bu liberal bakış açısı şüphesiz ki “sol” bir karakter taşıyor, çünkü akademide ve düşünce dünyasında her ne kadar 12 Eylül sonrası baskın hale gelse de kökenlerini 60’lar ve 70’ler boyunca sol içerisinde yapılan tartışmalarda buluyoruz ve bu nedenle de onu “sol liberalizm” olarak adlandırıyoruz. Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Mehmet Ali Aybar, Sencer Divitçioğlu vb. isimler ortaya koydukları fikirlerle –bunu kötü niyetle yapmamış olsalar bile– sol liberalizmin temellerini atıyorlar. Kemal Tahir’in Osmanlı’da feodalizmin bulunmadığı yönündeki iddiaları ve “kerim devlet”i, İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır” diye özetlediği formülasyonu, Mehmet Ali Aybar’ın “ceberut devlet”i, Sencer Divitçioğlu ve diğerlerinin Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları vesaire…
Bunların hepsi Osmanlı-Türkiye tarihini sınıfsızlık üzerinden okuyan ve değerlendiren, devlete tarih ve sınıflar üstü bir nitelik atfedip temel çelişkiyi de devletle toplum arasında gören sol liberalizmin kaynaklarını oluşturuyorlar. Elbette ki kendisini solda sayamadığımız ama sol liberalizmin kendisini son derece önemli bir referans olarak gördüğü Şerif Mardin’i de bu listeye dâhil etmemiz gerekiyor.
Sol liberalizmin hegemonik hale gelişi ise 12 Eylül’le birlikte söz konusu oluyor; çünkü sol liberaller sınıf körlükleri nedeniyle 12 Eylül’e baktıklarında bir sermaye darbesini değil ceberut devleti görüyorlar. 12 Eylül’ün zulüm politikaları devlet-toplum ikiliği üzerine kurdukları paradigmanın güçlenmesini kolaylaştırıyor. Öte yandan 12 Eylül’e baktıklarında sermayeyi görmedikleri gibi, Türk-İslam sentezini de ve dolayısıyla sermaye ile dincilik arasındaki varoluşsal ilişkiyi de görmüyorlar. Bunun sonucu ise 12 Eylül’ün Atatürkçülüğünü 1923’ün kuruluş felsefesine bağlamak ve onu Cumhuriyet’in ve Kemalizm’in mantıksal bir sonucu olarak görmek oluyor. Böylece sınıfsız, tarih üstü ve kesintisiz bir devlet zihniyeti/resmi ideoloji anlatısı ortaya çıkıyor ve Cumhuriyet’in kuruluşu bir “ilk günah” haline geliyor. Cumhuriyet’in baştan yanlış kurulduğu ve bugün yaşanan her şeyin bununla ilgili olduğu yönündeki tez, anlatının merkezini oluşturuyor.
Mete Tunçay, Asaf Savaş Akat, Murat Belge, Fikret Başkaya, Kürşat Bumin, Sevan Nişanyan, Birikim-Toplum ve Bilim çevresi ve sol liberal paradigma içerisinden yazılan akademik makalelerle tezler, bir network halinde 80’lerden 2000’lere uzanan sürece sol liberalizmin damgasını vurmasını sağlıyorlar. Bu “network”, Cumhuriyet’e baktığında tarihsel bir ilerlemeyi, feodalizmden kapitalizme, tebaadan yurttaşlığa, ümmetten ulusa geçişi, onun bu coğrafyanın burjuva devrimi olduğunu görmek ve dolayısıyla yapılacak eleştirileri bu bağlama yerleştirmek yerine, Cumhuriyet’in kategorik olarak reddine, onun en baştan yanlış kurulduğu iddiasına yaslanıyor. Eksiğiyle gediğiyle Cumhuriyet’in bu topraklardaki en önemli devrimci adımlardan biri olduğunu kabul etmek ve onu eleştirerek aşmak yerine, kategorik olarak reddetmeyi tercih eden sol liberalizm, tam da bu nedenle gerici bir karakter taşıyor, güncel tartışmalardaki gerici konumunu da bu belirliyor.

Sol liberalizmin Cumhuriyet’e ve genel olarak Osmanlı-Türkiye modernleşme tarihine bakışını sınıf körlüğünün başka bir yazımda şöyle anlatmıştım, burada da tekrar etmem gerekiyor:
“Bu sınıfsız bakışın sonucu, Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin kapitalistleşme sürecine geç girmiş bir ülkenin bu gecikmeye bağlı olarak yaşadıkları ve ulusal bir kapitalizmin/ulusal bir burjuvazinin yaratılması süreci değil, bir ‘kötülükler tarihi’ olarak okunması oldu. 1908’e ve 1923’e burjuva devrimi kategorisi üzerinden bakılmadı ve başka ülkelerin burjuva devrimleriyle karşılaştırmalı analizlere girişilmedi. Burjuvazi, yani Türkiye sermaye sınıfı ya yokluğuyla ya da ‘devlet babanın uslu çocuğu’ diye tarif edilerek analize dahil edildi. Türkiye kapitalizminin gelişme dinamiklerine, ihtiyaçlarına ve bu ihtiyaçlardan kaynaklı hegemonya projelerine bakılmadı, devletle Türk sağı arasında ilişkilere ve antikomünizme odaklanılmadı. Dünyadaki neredeyse bütün modernleşme ve uluslaşma süreçlerinde tanık olunanlar İttihatçılığın ve Kemalizm’in ‘kötücül doğası’na mal edildi. Bugün yaşanılan bütün sorunların kökenlerinde ‘yanlış modernleşme’nin ve ‘yanlış Cumhuriyet’in olduğu ileri sürüldü, yaşanan her gelişme kolaylıkla ‘İttihatçılık’ ya da ‘Kemalizm’ adlı her kapıyı açan ‘maymuncuk’la açıklandı. Sınıflar ve tarih üstü bir devlet imgesi yaratıldı ve siyasal İslam’ın iktidara yürüyüşü görmezden gelindi.
Liberallerin AKP'ye desteği
Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecini idealize edilmiş bir Batı gelişme modeliyle karşılaştırıp yoklukları ve eksikleri üzerinden değerlendirmeye dayalı olan, Cumhuriyet’in tarihsel bir ilerleme olduğu gerçeğine gözünü kapayan ve sınıfsızlıkla malul bu sol liberal perspektifin tarihe bakışında gerici olduğu için bugüne bakışında da benzer bir tutum almasında şaşırtıcı bir yan bulunmuyor.
Türkiye tarihine baktığında sadece “ilk günah”ı gören ama özellikle Soğuk Savaş’la birlikte kurulan devlet-Türk sağı ittifakına odaklanmayan, siyasal İslam’ın ve ırkçı milliyetçiliğin yükselişiyle antikomünizm arasındaki bağlantıyı dikkate almayan, Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarıyla Türkiye ilericiliğinin bütün unsurlarına yönelik saldırı arasındaki varoluşsal ilişkiyi analize dahil etmeyen sol liberalizmin, AKP’ye baktığında demokratikleşmeyi, vesayetten kurtulmayı, Kürt sorununun çözümünü vb. görmesine şaşırmıyoruz.
Sol liberaller AKP iktidarının en az ilk on yılında dinci gericiliğin arkasında hizalandılar. AKP’nin hükümet olmaktan çıkıp devlet olmasına ve 1923 paradigmasını yıkıp yerine üst ilkesi İslam olan fiili bir dinsel rejim inşa etmesine fikri düzlemde en büyük desteği verdiler. Bunu yaparken de Türkiye ilericiliğiyle, Cumhuriyet’le ve Mustafa Kemal’le dinci gericilik adına büyük bir kavgaya tutuştular. “İlk günah”la kavganın sonucu bugünkü Türkiye oldu. Liberallerin “ilk günah” diye diye işledikleri o en büyük günahın bedelini ise Türkiye halkı halen ödemeye devam ediyor.
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.