İmamoğlu devletten veto mu yedi?
Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat
Kemal Okuyan
Özgür Özel 2024 yerel seçimlerindeki aday tercihleri nedeniyle çok tartışılmış, listeleri sağcılarla doldurmakla eleştirilmişti. Bu tarz siyaseti yıllarca övüne övüne hayata geçiren Kılıçdaroğlu ve arkadaşları da derhal pozisyon almış ve CHP yönetimini “AKP’lileşmek” ile suçlamıştı.
CHP seçimden birinci parti olarak çıktı, eleştirenlerin bir bölümü Özel’in stratejisinin çok başarılı olduğunu dillendirmeye başladı. Olabilir, insan evladı yanılır!
Sonra “normalleşme” diye bir laf ortaya atıldı, Özgür Özel Erdoğan’a el uzattı ve mahalle karıştı. Küçük bir kesim dışında CHP’de birçok kişi “Özel ile olmayacak bu iş” diye açık açık söyleniyor, bu “normalleşme” meselesi dışında, Özel’in konuşma ve siyaset yapma tarzını fazlasıyla amatör buluyordu.
Zaman geçti, iktidarın beklenen 19 Mart hamlesi geldi, CHP Genel Başkanı “sert muhalefet”e geçti, haftada iki kez miting düzenler oldu. Düne kadar “bu ne rezalet” diyenler “öğrendi siyaseti, helal olsun”a döndü tekrar.
Bitmedi.
İmamoğlu ve diğer tutuklu belediye başkan ve yöneticileri için mitingler süredursun, iktidar CHP’li yerel yönetimlerden üçer beşer transferler gerçekleştiriyor ve CHP içinden bir kez daha, “biz demiştik” sesleri yükseliyordu.
Özgür Özel, gizli AKP’lileri, örneğin Aydın’ın topuklusunu bütün uyarılara rağmen aday yapmıştı!
Daha fazla devam etmek istemiyorum. CHP içinde kim ne yapar, kim nasıl bir taraflaşma içinde, zerre ilgimi çekmiyor. Ancak yukarıdaki “siyaset kültürü” CHP’nin milyonlarca seçmenine yayılıyorsa karşımızda yakından ilgilenilmesi gereken bir toplumsal mesele var demektir.
Hem buradan varacağız “devlet aklı”na!
Şimdilerde yerden yere vurulan Kılıçdaroğlu’nun Deniz Baykal’dan görevi devraldıktan sonraki tutumundan, Ekmeleddin’le başlayan ve ardından 6’lı masayla sonuçlanan siyasi çizgisinden sohbetlerde, kapalı kapılar ardında şikayetçi olana çok rastlandı ama CHP içinde ve hatta CHP’ci solda bu tavra karşı sistematik bir direnç hiç ortaya çıkmadı. Erdoğan’ın ancak böyle alt edileceğine ikna olmuşlardı. İkna olmayan münafıktı!
İmamoğlu’nun yükselişi de büyük ölçüde, bugünkü CHP yönetiminin sonuna kadar arkasında durduğu Kemal Kılıçdaroğlu’nun “sağa açılma” politikalarının ürünüydü. Türkiye’de kim sağda durmaktadır kim solcudur tartışmasından tamamen bağımsız bir biçimde, yine CHP’lilerin kavramlarıyla söylüyorum bunu.
İmamoğlu’nun yükselişi ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı doğal olarak AKP’de huzursuzluk ve kaygı yarattı. Derhal harekete geçildi ve siyaset kulislerinde, “devlet İmamoğlu’nu güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor” dedikodusu çıkarıldı.
İmamoğlu ve benzeri siyasetçilerin neden “halk” için tehlikeli olduğunu bizim gibilerin dillendirmesi doğaldı ama bugünkü düzenin sahiplerinin tam da bu düzene cuk oturan bir siyasetçiyi ulusal tehdit olarak göstermesinde tuhaflık vardı. Bu tuhaflık, İmamoğlu’nu yukarılara doğru taşıyan rüzgarın açık kaynaklarından Koç Grubu için de geçerliydi. Benzer kulis bilgileri Ali Koç için de servis edilirken “ulusal tehdit” konusundaki bilirkişimiz Devlet Bahçeli Koç ailesiyle derin dostluğunu sürdürüyor ve kimse, “sizin ayarınız bozulmuş” demeye cesaret edemiyordu. Yakın zamanlarda bu dostluk kamuoyuna davul zurnayla duyuruldu da biz de rahatladık. Koç bir isyankâr değil, sistemin muteber unsuruydu. Bize kim inanacaktı illa MHP’nin demesi gerekirdi!

Koç’lara kimse dokunamazdı zaten, dokunmaya kimsenin niyeti de yoktu. Onlar ülkeye dokunmuş, semirmiş, büyümüş, kimsenin yutamayacağı bir cüsseye ulaşmıştı. İmamoğlu ise hızlı yükselişinin yol açtığı öngörüsüzlükle, tam dokunulmazlık kazandığını sandığı dönemde darbeyi yemişti. Hukuk değildi elbette devreye giren, kimse işin o kısmıyla ilgilenmiyordu, darbe siyasiydi ve hemen her kesimden CHP’li İmamoğlu’nun “devlet vetosu” yediğinde hemfikirdi. Yan ceplerine koydular vetoyu.
Veto gerçekse Cumhurbaşkanlığı için CHP’nin başka aday çıkarması gerekecekti. Siyaset boşluk tanımazdı, yapacak bir şey yoktu, devlet kararıyla baş edilemezdi.
Ama burada başka bir şey daha oldu, madem devlet veto ediyordu İmamoğlu’nu, o halde kurucu partinin diğer iddialı aktörlerinin vetocu devlet ile temas etmesi zorunluydu. Zorunlu ve mübah!
İmamoğlu’nun etkisinin azalması isteniyorsa azıcık ön açılmalıydı!
19 Mart’tan itibaren Özgür Özel’in parlamasının bu temasların ürünü olduğuna inanan çok kişi var CHP’de. Bunlardan birisinin bizzat Ekrem İmamoğlu olduğunu ima eden epey bir haber-yorum yer aldı basında.
Devletten veto yememek için devletin veto ettiği kişiyi yavaş yavaş unutturup etkisizleştirmek akılcı bir strateji olarak görülebilir. Ahlaken sorgulayabilirsiniz kuşkusuz ama burjuva siyasetinde ahlakın zerresi kalmayalı uzun yıllar oldu.
Peki ama oldukça popüler bir siyasetçiyi veto edecek “devlet” gerçekten var mı?
Hiç kuşkunuz olmasın, İmamoğlu’nun bir “milli güvenlik sorunu” olduğu iddiası her şeyin üstünde bir “devlet aklı”nın ürünü değildi. Bu algı birbiriyle rekabet halindeki bir dizi “akıl”ın “ortak icadı”ydı. Derin bir uyanıklıkla ilgisi olmayan, fazlasıyla pragmatik, hedefsiz, pusulasız bir ortaklık.
İmamoğlu’nun uluslararası bağlantıları çok güçlü ve karanlıkmış!
Şaka olmalı. Geçtim ülkemizin ağır siklet patronlarını, bugün güvenlik ve ekonomi bürokrasisinin röntgenini çektiğinizde ilk dikkatinizi çekecek olan karmaşık uluslararası bağlantılardır. İmamoğlu’nun bu açıdan farkı yoktur; “yerli ve milli”lik sermayenin dünyasında bir laf salatasından ibarettir.
O zaman, İmamoğlu sadece ve sadece Erdoğan karşısında kazanma olasılığı en güçlü aday olduğu için mi topun ağzına kondu?
Hayır öyle olmadı!
Başka bir “muhalif” ismin İmamoğlu’ndan daha yüksek seçmen desteğine sahip olduğunu herkes biliyor. Belki “sıra ona da geliyor” diyebilirsiniz ama işler öyle yürümüyor. Önüne gelenin üstünü çizen bir iktidarın üstü çizilir.
Bu noktada artık İmamoğlu meselesinin kaynağını konuşabiliriz.
23 yıllık AKP iktidarının öyküsünü hatırlamalı. Türkiye burjuvazisi, çok uluslu tekeller, ABD, Avrupa Birliği ve bölge gericiliğinin desteğini alarak iktidara geldiler. Çok özel ve tarihsel bir süreçti bu; cumhuriyetin tasfiyesi hedefleniyordu. Zaman içinde bu geniş uluslararası koalisyon Erdoğan gerçeğini benimsedi ve güçler dengesinin onun etrafında oluşmasına izin verdi.
Bugün gelinen noktada Erdoğan, birbiriyle kıyasıya mücadele eden farklı odakların kabullendiği biricik isim olma özelliğini hâlâ korumakta. Bu odakların siyasi ve ideolojik değil ekonomik çıkar üzerinden şekillendiği de mutlak bir veri olarak kaydedilmeli.
İşte İmamoğlu’nun sorunu, kendisini iyi bir seçenek olarak gören odaklara yenilerini eklemeye çalışmak yerine bizzat bir odak olmaya soyunması ve mevcut güç dengelerini mümkün olandan daha hızlı değiştirmeye kalkmasıdır. Oysa Türkiye’de sermaye çevrelerinin arzu ettiği, kendilerine bağlı, kendilerine hizmet eden siyasi aktörlerdir. İmamoğlu ise engelleyemediği kibriyle daha fazlasını talep etmiş ve “milli güvenlik tehdidi” gibi direnilmesi zor bir algı operasyonuyla hedef tahtasına yerleştirilmiştir.
Yoksa diğer seçenekler ondan ne daha fazla millidir ne de İmamoğlu’nun arkasındaki güçler bugünkü sisteme düşman ya da yabancıdır. İmamoğlu, Erdoğan’ın bile kabullenmek zorunda kalacağı bir seçenek olacakken ihtirasları yüzünden şimdilik okkanın altına gitmiştir.
Şimdilik, çünkü Türkiye’de TÜSİAD’ı, MÜSİAD’ı, spekülatörü, kaçakçısı, sonradan görmesi, topunu içine alan sınıf egemenliğinin bünyesindeki iç savaş kontrolden çıkma noktasındadır. Burada ideolojiler kenar süsüdür, siyasi partiler konum elde etmek için birer araçtır, aslolan pastadan daha fazla pay almak, sürmekte olan vatan ve emek yağmasından mümkün olduğunca çok parça kapmaktır. AKP’deki kavga CHP’ye, CHP’deki kavga AKP’ye yansımaktadır çünkü kaynak ve motivasyon aynıdır.
Bu karmaşaya, her bir odağın uluslararası ya da bölgesel güçlere yaslanma, onlarla ilişkilenme arayışını ve tersinden dış aktörlerin Türkiye’de partner arama çabasını ekleyin.
İmamoğlu’nun yeniden sahaya çıkması ancak bu hengamede derin bir siyasal boşluk çıkarsa mümkündür.
Zor ama mümkündür.
Türkiye’de sermaye düzeni emeği ve kamu kaynaklarını talanda o denli zıvanadan çıkmıştır ki, siyaset alanı düzlenmiş ve faşizmden sosyal demokrasiye, liberalizmden muhafazakarlığa bütün kulvarlar boşaltılmıştır. Her bir kulvara yerleşebilecek karakterde biri olarak İmamoğlu tekrar ve bu kez burnu azıcık sürtülmüş halde bir kez daha yükselişe geçebilir.
Öbür yakanın bileceği konudur bu.
Bizim taraf içinse bir olanak belirginleşmiştir.
Şu anda Türkiye’de devlet ve iktidar katındaki kavgaları ideolojik motiflerle estetize etmeye çalışmak nafiledir. Para ve yağma her şeyi yerle bir etmekte, ideolojileri düzlemekte, siyaseti anlamsızlaştırmaktadır. Bunun iyi tarafı, başka ideolojilere tutsak olmuş kimi toplumsal değer ve ahlaki tutamak noktalarının düzenden kopmaya başlaması ve sosyalizme yönelmesidir.
Bu kopuşun emekçi sınıfların yanı sıra bürokraside de gözlenmesi hiç şaşırtıcı değildir. Türkiye’de “devlet adına” konuşan bu kadar odak ortaya çıkar ve ortalığı kirletirse birileri de idealizmlerine başka mecralar aramak durumunda kalır ve hayırlısı olur.
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.