Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_1_kapak

CUMHURİYET | Yeni Osmanlıcılık, İttihatçılık, Misak-ı Milli, Toprak Sorunu

‘Aslolan masaya oturmak değil onu dağıtmaktır’

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Sunay Gedik

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 16:20 "0 dakikalık okuma süresi"
Güncelleme Tarihi: 13.10.2025 , 22:01
Gazeteci Barış Terkoğlu ile 19 Mart’ta başlayan ve hâlâ devam eden operasyonlar, seçme ve seçilme hakkının gaspı, siyaset alanının daraltılması ve bu koşullarda yeni bir yolun nasıl açılabileceği üzerine konuştuk.

Sunay Gedik: Ortaklaşa dergisi yayın hayatına bu ay başladı ve ilk röportaj sizinle. 

Barış Terkoğlu: Çok güzel bir isminiz var. Dünyanın en güzel işleri birlikte, ortaklaşa yapılır. Ekmeği paylaşmak, suyu bölüşmek, toprağı birlikte sürmek insanı yükseltir. Umarım ürettikleriniz önce sizin, sonra halkımızın yükselişine hizmet eder.

Teşekkür ederiz. Sizin de katkılarınızla birlikte… Önce bir durum tespitiyle başlayalım isterseniz; bugün halkın siyasete katılımı ve ilgili yasal haklar açısından ne durumdayız? 

Hep altını çizdiğim bir tarihsel gerçeklik var. Anayasalar, kanunlar, yönetmelikler gökten inmiş metinler değildir ya da liberal tezin işlediği gibi toplumun oturup masada yaptığı sözleşmeler de değildir. Toplumsal mücadelenin iktidar sahiplerine karşı kazanılmış haklarının, o günkü sınıfsal ve siyasal dengelerin yazıya dökülmüş halleridir. Haliyle bize anayasayı eski bir araba, kendilerini de usta bir şoför gibi tanıtanlar yalan söylüyor. 

Şöyle anlatayım. Mevcut anayasada, kanunlarda örgütlenme hakkı var. Eylem yapma, protesto etme hakkı var. Dernek, parti, vakıf kurma hakkı var. Gazete çıkarma, istediğin gibi ifade kullanma hakkı var. En önemlisi seçme ve seçilme hakkı var. Gelgelelim gerçeklik öyle değil. Bu haklar göstermelik hale geldiği gibi, her an hepsi ortadan kaldırılabilir, yok edilebilir halde. Evet, Türk toplumu siyasal bir toplum. Her konuyu siyasal alanda değerlendirebilme kabiliyeti var. Ancak siyasal haklarını, bir kazanım olarak elde ettiği hakları kullanmaya geldiğinde yazılı metinlere değil, iktidar sahiplerine çarpıyor. Eylem yapamıyor, protesto edemiyor, ifade edemiyor, örgütlenemiyor… Çünkü başta anayasa olmak üzere yazılı metinlerin sınırları iktidar sahipleri tarafından çoktan geçilmiş durumda. Grev yapıyorsun, yasaklıyor. Konuşuyorsun, hapsediyor. Seçim yapıyorsun, kayyum atıyor. O yüzden oturup yasaları değil iktidarı tartışmalıyız.

Barış Terkoğlu

İktidar yargı sopasını kullanarak CHP’nin üzerine bu kadar şiddetli nasıl gidebiliyor? 

Bir önceki sorunuzdan devam edeyim. Kazanımların yitirilmesinin bir sonucu var: Kurumların da iktidar sahiplerince bir çakı gibi kullanılabilir hale gelmesi. Yargı o çakının en etkili enstrümanı. (En bilinen örneğini daha önce Fethullahçılar yaptı.) Kurumların çöküşü hızlandıkça yargının zor fonksiyonu daha görünür olur. Bu açıdan yargı, iktidar adına en işlevli silah olduğu için kullanılıyor. Tek kan akıtmadan, tek kurşun atmadan bir tutanak ile insanları ortadan kaldırabiliyorsunuz. 

Türkiye’de toplumsal muhalefetin alanının daralmasıyla birlikte, CHP muhalefetin ana omurgası haline geldi. CHP eşittir muhalefet algısı yerleşti. 
Öyle mi?

Ben bunu eleştiriyorum. Benim muhalefet tanımımda işçi hareketi, kadın hareketi, öğrenci hareketi vardır; CHP de bunun parçası olabilir. Ama toplumsal muhalefeti daraltan iktidar neredeyse tüm muhalefeti CHP’ye süpürdü. Bugün sağ muhalefetin bile siyaset yapma imkânları kolayca ortadan kaldırılıyor. Haliyle CHP, doğrusuyla yanlışıyla toplumun itiraz etme eyleminin merkezi haline geldi. İşte iktidar için CHP ile hesaplaşma kendi iktidarını devam ettirmek için kaçınılmaz gördüğü bir çatışma başlığı. Üstelik iktidar CHP’yi kendisini iktidara getiren ve orada tutan ilişkilerin de alternatif bir seçeneği olarak görüyor. Soruşturmalarda gördük. İşadamları, sermaye sınıfı hatta uluslararası kurumlar çok kolay CHP ile de yol yürüyebilir. İktidar bunu düşünüyor. Bu açıdan AKP, CHP’yi hem muhalefeti bastırmak hem de iktidar alternatifini ortadan kaldırmak için tasfiye edilmesi gereken bir odak olarak görüyor. 

CHP’yi önümüzdeki günlerde neler bekliyor? 

Bir, soruşturmalardan net bir şekilde görülüyor ki iktidar İmamoğlu’nu ve onun etki alanını tümüyle siyasetten silmek istiyor. İki, CHP’yi parçalamak, bölmek, iç çatışmaya sürüklemek istiyor. Üç, CHP’nin toplumsal meşruiyet alanını daraltıp, onu toplumsal muhalefetin havuzu olmaktan çıkarmak istiyor. Bunu becerebilir mi? Elbette yargı bütün bu örneklerde görüldüğü gibi etkili iş yapıyor. Ama yargının gücü tek başına yetmez. Bu açıdan önümüzdeki dönemi siyasetin stratejisi de belirleyecek.

Cumhuriyet tarihi boyunca yasal güvencelerin fiili olarak karşılık bulmadığı dönemler oldu, darbelerle kesintiler de yaşandı. Ancak asıl mesele Cumhuriyet’in ideallerinin birbirini bütünlemesi ve her birinin diğer hakların güvencesi olması değil mi? Örneğin, laiklikten ödün verince halkın siyasete katılımı sağlıklı bir şekilde nasıl sağlanacak?

Bakın yurttaşlık demokrasinin de teminatıdır, seçme ve seçilme hakkının da. Çok basit bir soru sorayım. Seçmek, günlük hayatımızda örneğin makarnayla pilav arasında dahi olsa basit bir irade içermez mi? Eğer iradeniz ipotek altındaysa, baskı altındaysa, kolunuzu biri tutup tercihinizi belirliyorsa özgür bir iradeden, doğal olarak özgür bir seçimden söz edilebilir mi? İmkansız tabii ki. Cumhuriyet tebaadan vatandaşa geçerken insana kendi kaderini kendisinin belirleme hakkını armağan etti aslında. “Kimse senin adına, senin için karar veremez” dedi. Şimdi tarikatların insanın iradesini belirlediği, “Bizim tarikat şunu seçecek” dendiği yerde özgür iradesi olur mu insanın? Ya da insanın iradesi yardım kolilerine, iş vaatlerine kurban edilecek kadar yoksullaşmışsa orada özgür bir tercihten bahsedilebilir mi? Cumhuriyet bir bütün olarak kazanımlarıyla kendisini gösteremediği koşullarda özgür seçim de olmaz özgür irade de. Ekonomik eşitsizliğin olduğu, laikliğin çözüldüğü, insanın iradesinin vesayet altına alındığı yerde seçme, seçilme, siyasete katılma imkânı ortadan kalkıyor.

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesiyle devam edersek… Bir yandan siyaset alanının daraldığını konuşuyoruz, diğer yandan özellikle son dönemde tepkilerin sandığa sıkıştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Her ne kadar mitingler devam etse de tüm konuşmaların ucu sandığa bağlanıyor. Bu yaklaşım da siyaset alanının daraltılmasına hizmet etmiyor mu? Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye bu açıdan da Amerikanlaşıyor. ABD’de böyledir. Seçim dönemi partiler ortaya çıkar. Adaylarını çıkarır. Oyunu verir ve dağılır. “Hadi bir dahaki seçimde görüşmek üzere” der topluma. Siyaset Kongre’de, Senato’da, Saray’da devam eder. Oysa biz siyasetin her yerde sürekli yapıldığı bir toplumuz. Asgari ücret siyasi bir meseledir bizim için. Enflasyon siyasidir. Futbol endüstrisi de siyasi bir meseledir mafyanın yayılması da siyasi bir sorunun sonucudur. Tarikatların eylemleri de kurumların çöküşü de siyasidir. Biz hastalığımızın siyasi olduğunu biliriz. Öte yandan ilacımızın da siyasetten olduğunu biliriz. Siz siyaseti sadece sandığa, sadece oy vermeye sıkıştırırsanız, siyasi eylemi oy vermekten ibaret tanımlarsanız, bu ülkede halkın siyasal çözüm üretme zenginliğini de yok ederseniz. Maalesef iktidarın kurduğu oyunun sonucunda muhalefet de siyaset oyununu seçim odaklı oynuyor. Dikkat edin siyaset yapmak deyince bir dahaki seçime şimdiden aday çıkarmayı, seçimin tarihi üzerine konuşmayı anlıyor. Bu da maalesef toplumun siyaset üretmesinin önüne bariyer çekiyor.

Bu yaklaşımla seçimler ve Meclis de anlamsızlaştı, itibarsızlaştı. Sizin de işaret ettiğiniz gibi bir programın ortaya konulduğu, konuşulduğu değil; adayların tartışıldığı, halkın dahil olduğu değil izleyici olduğu ve “Oyun boşa gitmesin” şantajıyla baş başa kaldığı bir siyaset ortamı yaratıldı. Peki medya bu işin neresindeydi? 

Ortasında, göbeğinde… Sadece Türkiye’de değil dünyada da büyük medya bir biçimde güç merkezlerinin kontrolüne girdi. Televizyonlar, gazeteler ancak arkalarındaki iradeyle anılır oldu. İktidar kontrolündeki medyayı zaten geçiyorum, kalan medya da muhalefet hegemonyasıyla, onun kanatları altında gazetecilik yapmakla sınanıyor. Oysa evet, gazeteciliğin doğası eleştireldir. Evet, kaçınılmaz olarak eleştirel gazeteci muhalefetle yan yana bulur kendini. Ama muhalif partileri de eleştirecek, gerektiğinde onun hoşuna gitmeyecek haberleri de yapacak mesafede konumlandırmalıdır kendisini. Bunu tamamen kaybettik. Maalesef muhalefet seçim odaklı bir strateji çiziyor, ardından siyasi stratejisini yalnız iktidarla hesaplaşmak için değil bu odağın önündeki engelleri temizlemek için de kuruyor. Sonra bir bakıyorsunuz, başta sosyalist partiler olmak üzere muhalefetin başka renkleri oyunbozan, oy bölen, şimdi sırası mı yani oluyor. İşin enteresan tarafı muhalif siyasetçilerin aklından geçen ama söyleyemedikleri bu lafları kendisine gazeteciyim diyenler söylüyor.

Programlarında radikal muhalefete yer vermiyor. Onu marjinalleştiriyor vs. Bu gazeteciliğin işi olmamalı. Bu arada bütün bunlara bayrak açan yeni medya alanları ortaya çıkmaya devam ediyor, onlara selam vererek, hakkını teslim ederek bitirelim.

“Muhalif” medyanın işini yaptığını düşünüyor musunuz? 

Tırnak içinde kullanıyorsanız elbette hayır. Aslında Türkiye’de gazetecilik her şeye rağmen umut veriyor. Bakın Türkiye’de gazeteciler siyasetten daha fazla gündem belirliyor. Siyasetin alanına giren konular dahil hemen her skandalı gazeteciler açıklıyor. Görüş, fikir, eleştiri daha çok gazetecilerden çıkıyor. Gazeteci, “kamuoyu” denilen o meşhur anlatının belirleyeni Türkiye’de. Ama tırnak içinde kullandığınız haliyle “muhalif medya” başka bir iş yapıyor. Kuşkusuz yandaş medya ile aynılaştırılamaz. Bedeli de sonucu da oldukça fazla. Ama oturduğu zemin, araçsallaştırılmaya çok müsait. Bu açıdan elbette yapması gerekeni, gazeteciliğe yakışanı yapmıyor diyeyim.

Tüm bu ağır yüklerin, gerilimlerin ardında ülke yarınını arıyor. Bu arayışın başarıya ulaşmasının koşulları sizce nedir? 

Ben Türkiye’de bir toplumsal muhalefetin eksikliğini çok çekiyorum gazeteci olarak. Türkiye’de bir işçi hareketi, bir kadın hareketi, bir gençlik hareketi olursa ben gazeteci olarak daha rahat haber yaparım. Daha rahat yazarım. Ülke daha rahat konuşur. Kendisini kim iktidarda olursa olsun daha rahat ifade eder. Boğazındaki lokmayı savunur, sokaktaki hürriyetine sahip çıkar. Bu olmadığı sürece, toplum siyasetin içine çekilmediği müddetçe, emin olun o anlamda bir yarın olmayacak. Partiler, iktidarlar, liderler değişecek ama düzen aynı kalacak. Aslolan düzeni değiştirmektir. Masaya oturmak değildir, masayı devirmektir. Bu da kendi çıkarını savunan bir sınıfla, toplumsal hareketlerle olur. Bunlar canlı olarak siyasetin içinde olmazsa yarın emin olun içimizden çıkan birileri iktidar koltuğuna otursa dahi kendisini denetleyen olmaz, bugünün politikalarını başka isimler altında sürdürür. Dün din kisvesi giymişlerce soyulan millet, bu kez İzmir Marşı’yla soyulur hale gelir. O yüzden millet kendisini kendisiyle savunacak iradeyi yaratmalı.

ortaklasa_sayi_1_kapak
Ortaklaşa

İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.