Çözüm değil çözülme
Aşkın Süzük
İlki 2015 yılında akamete uğrayan ve geriye daha büyük acılar bırakan Çözüm Süreci’nin bir yenisi yaklaşık bir yıl önce başlamıştı. Yetkili ağızlardan en fazla, Cumhur İttifakı’nın Kürt meselesinde “en şahin” unsuru olan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısı ile başlayan sürecin ilkine benzemediği yönlü açıklamalar duyduk. İlkine benzemiyordu ama neyi hedeflediği de net olarak hiç açıklanmadı. Sürece toplumca benimsenen bir ad dahi konamadı. En sık kullanılan “Terörsüz Türkiye” sıfatı da konuyu anlatmaya yetmedi. Çünkü PKK silah bırakma kararı alınca süreç bitmiyor, aksine yeni başlıyordu. Devamında hangi adımların atılacağını bilemiyoruz; olası Anayasal düzenlemelerin ipuçları veriliyor ama içeriği paylaşılmıyor.
Aradan geçen bir yıl içerisinde, çelişkili ve eklektik yönler barındırmakla beraber en kapsamlı açıklamaların Abdullah Öcalan’dan gelmesi de sürecin henüz kararlı bir adıma dönüşemediğini gösteriyor. Ancak tüm bu boşluklar, sürecin temel yönelimini okumamıza ve nasıl bir konjonktürden güç aldığını anlamamıza engel değil.
Başarıya dair inancım ve umudum yüksektir. Bunun başarıya ulaşması sadece Kürt-Kürdistan için değil, bölge için de önemli başarılara yol açacaktır. Burada ulaşılacak bir başarı, Suriye, İran ve Irak’a da yansıyacaktır. Türkiye Cumhuriyeti için de hem kendisini yenileme, demokrasiyle taçlanma hem de bölgede öncülük yapma şansı oluşacaktır.
Öcalan’ın kaleme aldığı Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda süreci en açık biçimde özetleyen bu bölüm, meselenin hem Cumhuriyet’le hem de siyasi iktidarın bölgesel iddiaları ile ilgili olduğunu doğrudan ifade ediyor. Cumhuriyet’in “yenilenmesi” için bölgesel iddiaların peşinden koşulacak, peşine düşülen bölgesel iddialar Cumhuriyet’in niteliğinin ve “sınırlarının” yenilenmesini kolaylaştıracak. Emperyalizmin Ortadoğu tasavvuru ile son tahlilde uyumlu ve içeride sermayenin dışa doğru ihtiyaçları ile paralel…
Emperyalizm bölgede üniter devlet istemiyor
Ulus devletlerin oluşumunda, etnik grup ve kimliklerin siyasal ve toplumsal iddialarıyla biçimlenen milliyetçilik, içerilen ve gerekli faktörlerden birisidir. Burjuvazi kapitalist birikimin hızlanması ve derinleşmesini hedeflerken egemen olduğu ve sınırları belli olan topraklara ihtiyaç duyar. Özellikle geç kapitalistleşen ülkelerde imparatorluk veya monarşi sonrası uluslaşma süreçleri ve ulus devletin oluşumu, o topraklarda milliyetçiliklerden faydalanırken onları birinin baskın hale geldiği bir üst siyasal düzleme taşır ve başkalaştırır. Devletin merkezileşmesi ve mümkün olan her ülkede üniter yapıya ilerlenmesi bu sürecin doğal bir parçasıdır.
Bu zor sürecin sancıları, Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemine de elbette damga vurmuştu. Öcalan, devlet yetkililerinin onay mekanizmasından geçtiği bilinen ve bir uzlaşmayla ilan edilen 27 Şubat tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda son 200 yılda Türklerin ve Kürtlerin tarihsel ittifakının parçalandığını vurguluyordu. Bu topraklarda Cumhuriyet’e ulaşan modernleşme çizgisinin karşısında olduklarını ilan etmişti. Kürtlerin desteğiyle kurulan Cumhuriyet’in ilk yılından sonra inkâr ve imha politikasının ağırlık kazandığını söylüyordu. PKK, fesih kongresi açıklamasında, Türk-Kürt ilişkilerinin bozulmasında Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’nı imliyordu.
Özellikle AKP’nin iktidara geldiği yıllardan itibaren Cumhuriyet ile hesaplaşmanın çeşitli vesilelerle hep gündemde tutulduğu düşünülürse “Terörsüz Türkiye” sürecinin partnerlerinin bu konuda aynı yerde durdukları görülüyor.
Kürt sermayesinin de bölgenin ve dünyanın bugünkü koşullarında bir ekonomik bütünlük olarak ulus devlet formuna artık zorunlu olarak ihtiyacı yok. Özellikle Irak ve Türkiye’de pastadan önemli bir pay alıyorlar; Irak’ta önemli petrol gelirleri olmak üzere bazı alanlarda emperyalizmin koyduğu kurallar çerçevesinde çeşmenin başını tutuyorlar. Dolayısıyla emperyalizmin güncel ihtiyaçları ile de çakışacak biçimde Öcalan bugün dört ayrı ülkedeki Kürtlere ve PKK ile ilişkili örgütlere o devletlerle entegre olmayı öneriyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken, önerilen bu entegrasyonun zaten çözülmüş, çözülmekte olan ve çözülmesi hedeflenen ülkeler/devletlerle gerçekleştirilecek olmasıdır.

Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya geniş bir coğrafyada 20. yüzyıl boyunca, iki dünya savaşının kurduğu dengelerle ve reel sosyalizmin varlığı koşullarında çizilen sınırlar, sermayenin uluslararasılaşma ve emperyalist rekabet eğilimlerini zorluyor. Nitekim, devasa kaynaklar ve dünya ticaret rotalarında lojistik avantajlar sınırların esnediği ve bölgedeki ülkelerin merkezi/üniter yapılarının çözüldüğü durumda emperyalist tekellerin işine daha fazla yarayacaktır.
Libya’yı aşiretlere pay eden emperyalist müdahale, daha önce Irak’ta ülkeyi özerk parçalara bölmüştü, son olarak da Suriye’de kuzeyde, kuzeydoğuda ve güneyde sınırlarda egemenliği dağıttı ve etnik-dini aidiyetlere dayalı olarak ülkeyi parçaladı. İran ise Batı ile işbirliği koşullarını tesis etmeye ve içe kapanmaya zorlanıyor. İran’da molla rejiminin kendi egemenliğini korumak ve ayakta kalmak adına rejimi gevşeteceği kontrollü bir reforma yönelebileceğine dair emareler artıyor. Emperyalizmin bu tasavvurunun sahadaki engelleri de Rusya’nın üslerinde tutunmaya çalışarak Suriye’den çekilmesi, Çin’in bölgedeki eğilim karşısında siyasal olarak hareketsiz kalması gibi gelişmelerle şimdilik ayıklanıyor.
Kardeşlik değil sermayenin entegrasyonu
Türkiye’de ise belli ki siyasi iktidar ve sermaye, bölgedeki eğilimi okumakta, bu eğilimde yeni siyasi-ekonomik mevziler elde etme hesabı yapmakta ve ülkenin ancak gevşeyerek büyüyebileceğini düşünmektedir. Bu tehlikeli yaklaşım, yıllardır AKP’den desteğini çekmeyen sermayenin yurtdışında genişleyen faaliyetlerini tamamlamaktadır. Patronlar siyasi iktidarın hem peşinden gelmesini ve yerleştiği dış pazarlardaki pozisyonunun kalıcılaşmasını sağlamasını hem de ön açarak yeni yatırım bölgelerini sermayeye hazırlamasını talep ediyor. Daha önce de vurguladığımız üzere bu hesap, emperyalizmin ve tekellerin bölgedeki çıkarları ile zaman zaman rekabet içinde olsa da bir uyumu gözetmektedir.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye’ye yaptırımların kaldırılmasından bir hafta sonra Mayıs ayında Şam’da ABD, Türkiye ve Katar arasındaki 7 milyar dolarlık ortak yatırım anlaşması imza töreninde meseleyi özetlemişti: “Trump sayesinde Suriye artık iş dünyasına açık. Katar ve Türkiye sayesinde eski sınırlar ve engeller ortadan kalkıyor. Kaos değil, ticaret zamanı.” Barrack’ın bu sözleri, Trump’ın gündeme getirdiği Gazze’den Filistinlilerin kovulup turizm ve gayrimenkul yatırımları ile yeniden inşa edilmesi önerisinin aslında bir “çılgın proje” olmadığını gösteriyor. Türk ve Kürt sermayedarlar ortak bir sınıf bilinci ile Ortadoğu’daki bu emperyalist dönüşümün hem iç hem de bölgedeki dış pazarlara doğru sunacağı yeni fırsatlara odaklanıyor. Üstelik burada sadece ihracat fırsatlarından değil bölgede üretim ve sanayi kapasitesinin geliştirilmesi sürecinde önemli bir rol kapma amacı da hissediliyor. Türkiye’den patronların bir süredir Mısır’a yaptıkları sanayi yatırımlarında -hangi vadede ve nasıl tamamlanacağı belirsiz olmakla birlikte- yeniden imar edilecek Suriye ve ekonomisi ayağa kaldırılacak Irak da sırasını beklemektedir.
Geçmişte Kürt sorununun bir çatışma dinamiği olarak içeride toplumsal ve ekonomik süreçlerde terbiye edici rolü ile iç pazarın kontrolsüz biçimde dağılması/parçalanması riskini değerlendiren sermaye sınıfı, artık gözünü olanaklara dikmiş durumda. 1980’de yaptıkları darbenin 45. yılında 12 Eylül günü TBMM’de komisyon toplantısına katılan sermaye örgütleri temsilcileri sürece tam destek verdiklerini açıkladılar.
Öte yandan, sürecin bölgesel dinamikler ve siyasi iktidarın bölgedeki iddiaları ile ilişkili olduğunu bizzat yetkililer de yaptıkları açıklamalarla ortaya koyuyor. İlişki iki gerekçe etrafında kurulmuş görünüyor. Birincisi, bölgede İsrail’in saldırıları ile başlayıp süren ve Suriye’de iktidarın değişmesi ile birlikte boyutlanan anaforun etkilerinden korunmak. Süreç başarıya ulaşırsa, Suriye’de ABD tarafından desteklenen YPG’nin Türkiye’ye karşı kullanılmasının önüne geçip “Kürt kartı”nın emperyalizmin elinden alınabileceği düşünülüyor. İkincisi ise siyasi iktidarın önümüzdeki dönemde bölgeye sermayenin de ihtiyaçlarını gözetecek biçimde daha fazla nüfuz edebilmesi için Kürtlerin hamiliğine soyunmak. Böylece, ABD ve müttefiklerinin bölgedeki tasavvurunda siyasal İslam’ın başat rolünün geriye çekilmesi, İran’ın içe kapanması ve İsrail’in ileri çıkması senaryosunda bir avantaj elde edilmesi hesap ediliyor.
Söz konusu gerekçeler ve hesapların, Suriye ve Irak ile Türkiye’nin güney(doğu) sınırlarının belirsizleşmesini ve tam bir pazar entegrasyonunun sağlanmasını varsaydığını düşünebiliriz.
Nitekim, PKK tarafından düzenlenen sembolik silah bırakma töreninin ertesi günü Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamalarda, üstüne basa basa “Türk, Kürt, Arap” vurgusu yaparak süreçle birlikte Türklerin, Kürtlerin ve Arapların artık daha güvende olacağını söyledi. Erdoğan o açıklamasıyla ülke içine değil aslında bölgedeki halklara hitap ediyordu ve hâlâ aynı hitapla bölge halklarına seslenmeyi sürdürüyor.
Ancak emperyalist tekellerin enerji kaynakları ve yolları üzerinde yoğun bir rekabet içinde oldukları Ortadoğu’da kâğıt üzerinde dört dörtlük görünen planların pürüzsüz işlediği görülmemiştir. Dünyanın toplam kanıtlanmış petrol rezervlerinin üçte birinin bölgede geniş Kürt nüfusuna sahip ülkelerde bulunması gerçeği bile meselenin ne kadar karmaşık olduğunu göstermeye yetiyor.
Gevşeme, çözülme ve ayrıştırma
Niyetlerden ve hesaplardan bağımsız olarak sürecin içine yerleştiği bu tablo, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması, Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve ardından Cumhuriyet’in ilanı ile Türkiye’nin kavuştuğu siyasi, idari ve coğrafi bütünlüğün dağılmasına kadar gidebilecek bir dönemin kapılarını açıyor. Sürecin içine yerleştiği ya da doğduğu konjonktür, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ve bugüne kadar var olduğu zemini hem iç hem de dış etkilerle zayıflatmış olan ve nihayetinde bütünüyle yıkabilecek vektörleri içinde taşıyor.
Bahçeli’nin çağrısından bu yana çeşitli aşamalarda, Cumhuriyet’in 1923 ile birlikte üniter yapı/merkezileşme, Lozan Antlaşması ile sınırlar ve laiklik konusundaki referanslarının birlikte tartışmaya açılması tesadüf değil. Üstelik böylesi bir siyasal iklim, Anayasa’nın ilk dört maddesi ve “kırmızı çizgiler” yine yetkili ağızlardan sürekli vurgulanarak yaratılıyor. Tıpkı 12 Eylül paşalarının ağızlarından Atatürk’ü düşürmeden Türkiye’yi bugüne sürükleyen Türk-İslam sentezinin siyasi ve ideolojik zeminini sağlamlaştırmış oldukları gibi... Sarayın hukuk alanında sözcülüğüne soyunmuş bir danışman, vatandaşlık tanımına dinin ve etnisitenin -negatif nitelikte de olsa- bir referans haline getirilebileceğini ve en son AB’ye uyum sürecinde sıklıkla duyduğumuz yerel yönetimler reformunun gündeme gelebileceğini açıklıyor.
Milliyetçiliklerin uzlaşma amacıyla olsa bile bir müzakerenin unsurları olduğu ve daha geri bir düzlemde etnik kimliklerin başlıca tanımlayıcı öge haline geldiği siyasi iklim, birleştirmez. AKP ve sermayenin son 22 yıldır elbirliğiyle yıktığı Cumhuriyet’in tabutuna son çivi, bu kez toplumsal düzlemde ayrıştırıcı etkileri olacak bir süreçle çakılıyor. Sermayelerin rekabet içinde entegre olacağı bütünlük her ne kadar sözde kardeşliğe işaret etse de eşitsizlikten faydalanır ve eninde sonunda etnik kimliklerin öne çıkmasının ayrıştırıcı özelliğinden güç almaya çalışır. Oysa, Türkiye’de Cumhuriyet yeniden ayağa kalkacaksa bu, sömürüye karşı Türklerle Kürtlerin eşitlik mücadelesini birlikte vermesiyle mümkün olacak.
Sermaye ihracında büyük artış
Sermaye sınıfının bölgesel yayılma iddiaları, yurtdışı üretim ve ticaret faaliyetlerindeki gelişmelerle doğrudan bağlantılı. Uluslararası sermayeye entegre olan Türkiye kapitalizmi, coğrafi ve sektörel açıdan yeni alanlara açılarak ve imalat sanayi kapasitesi büyüyerek gelişiyor.
UNCTAD verilerine göre Türkiye’nin yurtdışına sermaye ihracı, bireysel gayrimenkul alımları hariç 2024 yılında stok olarak 70 milyar dolara yaklaştı.
Türkiye’deki yabancı sermaye stoku 2010 yılından bu yana yatay seyirde 180 milyar dolar düzeyinde iken sermaye ihracının 2000’li yıllarda ivmelenmesi ve özellikle 2018-2025 döneminde Türkiye’den yurtdışına 25 milyar dolarlık yatırım yapılması dikkat çekiyor.
Koç grubu, Şişecam, Eczacıbaşı, Anadolu Grubu gibi büyük sermaye gruplarının AB, Rusya ve Doğu Avrupa’da yaptığı başını otomotiv ve beyaz eşyanın çektiği yatırımlar, bu hesaplara ne ölçüde yansıdıklarından bağımsız olarak önemli bir tutar oluşturuyor. Ayrıca, inşaat, lojistik/limancılık faaliyetleriyle bütünleşik gıda, tekstil yatırımlarıyla Afrika, Ortadoğu, eski SSCB coğrafyası ile Hindistan, Pakistan, Endonezya, Tayland önemli bir genişleme alanı oldu.
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.