Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_1_kapak

CUMHURİYET | Yeni Osmanlıcılık, İttihatçılık, Misak-ı Milli, Toprak Sorunu

Lozan’da unutturulmak istenen ne?

Engin Solakoğlu

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 16:23 "0 dakikalık okuma süresi"
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel bir yanlış olduğunu savunan yaklaşım olan Yeni Osmanlıcılık, bu amaçla Cumhuriyet’in bacaklarını zayıflatmaya, hatta kırmaya çalışıyor. Sermayenin genişleme talebini karşılamak için uydurulmuş emperyalizm kuyruğundaki “Yeni Osmanlıcılığın” yalanlarına karşı Lozan’daki gerçekleri yeniden hatırlamak gerekiyor.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması aradan 102 yıldan uzun bir süre geçmiş olmasına karşın tartışılıyor. Aslında tartışılan Türkiye Cumhuriyeti. Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı tarihsel sacayağının diplomatik sütunu. 23 Nisan 1920’de Millet Meclisi’nin açılması, 30 Ağustos 1922’deki askeri zafer de diğerleri. Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyet kaynağını teşkil ediyor. Siyasal bir yapı kuruyorsunuz, askeri bir başarı elde edip karşınızdaki dış direnci fiziken ortadan kaldırıyorsunuz, son olarak bu iki hamlenin geçerliliğini ve meşruluğunu “Dünya”ya kabul ettiriyorsunuz.

Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel bir yanlış olduğunu savunan yaklaşımın aynı amaçla Cumhuriyet’in bacaklarını zayıflatmaya, hatta kırmaya çalışmalarını yadırgayamıyoruz. Bu yaklaşımın adı Yeni Osmanlıcılık. Yeni Osmanlıcılık yeni değil. Neredeyse Cumhuriyet kurulduğundan beri değişik kisvelerle varlığını sürdürüyor. Kimi zaman fes takıyor, kimi zaman kravat, kimi zaman da hâki arazi kıyafeti. 

Misak-ı Milli'nin gerisine mi düşüldü?

Lozan eleştirilerinin başında “İmparatorluğun kaybedilmiş olması” geliyor. Bu eleştiri genellikle fesli ve sarıklı olanlardan geliyor ama zaman zaman daha geniş kesimlerce de benimseniyor. Bu eleştiriyi yöneltenlerin çoğunluğu yalan söylediklerini biliyorlar ama “Kul kalmak dururken neden vatandaş olduk?” veya “Cumhuriyet yüzünden çocuklara tecavüz etmek güçleşti” diyemedikleri için “küçülme” ve “Misak-ı Milli’nin gerisine düşme” söylemine tutunuyorlar.

Lozan’la çizilen sınırların son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından 28 Ocak 1920’de ilan edilen Misak-ı Milli’deki sınırlarla örtüşmediği açık. O haritada 1878’de Fesli ve mirasçılarının Ulu Hakan dedikleri II. Abdülhamit tarafından egemenliği fiilen B. Britanya’ya devredilen, Birinci Dünya Savaşı başladığında da resmen ilhak edilen Kıbrıs dahi var. Keza Ege adalarının neredeyse tamamında fiili Osmanlı denetimi yok. Bunların bir kısmı 1911’de İtalya’ya, bir kısmı ise Balkan Savaşı sonrasında 1913 yılında Yunanistan’a verilmiş.

Aslında iki harita arasındaki fark, Cumhuriyet kadrolarının gerçekçiliği ile müflis Osmanlı Devleti’nin siyasi elitinin yaşadığı düş dünyası arasındaki mümkün ile muhayyel arasındaki farkı gösteriyor. İki kadronun bir ölçüde örtüştüğü söylenebilir ancak Anadolu hareketinin lideri ve kurmaylarının dünyayı doğru okuma yeteneğinin daha yüksek olduğu ve Anadolu’ya iltihak eden kadroları zaman içinde ikna edebildiği açık.

Anadolu hareketinin hedefi daldaki kuşa odaklanmak yerine büyük bölümünü savaşarak geri aldığı toprakları güvence altına almak, eldeki kuşu kaybmemek. 

Ancak Lozan Antlaşması’nı salt savaşarak elde edilen toprakların korunması açısından bir başarı olarak nitelemek haksızlıktır. Lozan müzakerelerini yürüten Ankara hükümeti bunun çok ötesinde kazanımlar elde etmiştir. 

Lozan müzakerelerine dair kitaplarda Ankara heyetinin masada oturulacak yer konusunda günlerce pazarlık yaptığı anlatılır. Bu basit bir protokol tartışması değildir. Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Ankara, Lozan’da I. Dünya Savaşı sonucunda doğal olarak mağlup devletler ligine düşürülmüş olan Osmanlı Devleti’nin ardılı kimliğiyle galip devletlerle eşit şartlarda masaya oturmayı öncelik olarak belirlemiş ve bunu başarmıştır.

Mudanya'yı Lozan izledi

I. Dünya Savaşı’nda yenilen Merkezi Devletler İttifakı’nın diğer üyelerinden hiçbiri savaş sonunda dayatılan anlaşmalara karşı hızlı ve dönüştürücü bir askeri/siyasi tepki verememiştir. Ankara hükümeti ise Mondros ve Sevr’le somutlaşan tabloyu önce Mudanya’da sonra Lozan’da kalıcı olarak değiştirmeyi başarmıştır. İsmet Paşa’nın, B. Britanya Dışişleri Bakanı Curzon’ın Mondros Mütarekesi’ne her atfında araya girip kendisinin Mondros’tan değil, Mudanya’dan Lozan’a geldiğini hatırlatmasının anlamı budur.

Lozan’da çizilen sınırların karşılaştırılması gereken harita 50 yıl önceki Osmanlı topraklarını gösteren “şanlı geçmiş” çizimleri değil, Anadolu’nun merkezine sıkıştırılmış bir uydu devlet öngören Sevr haritasıdır. “Küçülme” söylemini boşa düşüren gerçek budur. Aynı şekilde Cumhuriyet’in yanlış kurulduğunu iddia edenlerin itiraf etmekten çekindikleri gerçek, o Cumhuriyet’in tek alternatifinin Ürdün benzeri bir tabi devlet olmasıdır.

Sevr, liberal çevrelerin toplumu inandırmaya çalıştıkları gibi bir “sendrom” değildir. Sevr, dönemin koşullarında tam teşekküllü bir “barış anlaşması”dır. Kapsamı, imzacıları bellidir. Amacı da bellidir. Sevr’i mağlup devletlerle imzalanan diğer anlaşmalardan ayıran en önemli unsur imha amacı gütmesidir. Sevr’de lütfedilen sıkışık toprak parçası “Türk halkını geldiği yere, Moğolistan’a geri gönderme” planının göstergesidir. Bu plan da sendrom değil, 19. ve 20. yüzyıllarda B. Britanya yetkililerinin defalarca yineledikleri bir hedeftir. Bu da “emperyalizmin aslında Türkleri hiç hedef almadığı” söylemini boşa düşüren acı gerçektir. 

Ekonomik kazanım kapitülasyonlarla sınırlı değil

Lozan’da elde edilen bir diğer kazanım iktisadi alandadır. Bu, “kapitülasyonlar kaldırılmış işte” denilip geçilecek bir kazanım değil, siyasi eşitlik talebinin iktisadi boyutla berkitilmesi arayışının sonucudur. Osmanlı’yı bir yarı sömürge haline getirip çöküşünü hızlandıran iktisadi denklemi kırma iradesidir.

Cumhuriyeti kuran kadrolar kesinlikle Marksist değillerdir ama siyaseten koydukları tam bağımsızlık hedefinin ekonomik bağımsızlık olmadan tesis edilemeyeceğini bilecek kadar ekonomi politik bildikleri anlaşılmaktadır. O yüzden de Ankara Hükümeti’nce görevlendirilen temsil heyeti iki ayrı oturumda 8 ay süren Lozan müzakerelerinde kapitülasyonların kaldırılmasını pazarlık konusu dahi yapmamış, bu konuda ısrar geldiğinde görüşmelerin kesilmesi pahasına masadan kalkmıştır.

Lozan’da azınlıkların ve azınlık haklarının tanımlanması basit bir “insan hakları” tartışmasının çok ötesine giden bir nitelik taşır. İktisadi alandaki yarı sömürge statüsünün toplumsal alana yansıması olan çok-hukukluluğun ilgası Ankara’nın asıl hedefidir. Ankara Lozan’da azınlık haklarının, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi “ayrıcalıklı” vatandaş yaratmaması ve ulusal egemenlik haklarını zedelemeye zemin oluşturmayacak şekilde tanımlanması hedefini gütmüştür.

Bu noktada o dönemdeki azınlık tanımına bir açıklık getirmekte yarar bulunmaktadır. Lozan’da tartışılan azınlıklar 1922 yılında geçerli olan Osmanlı millet sistemine göre dinsel temelde tanımlanmıştır. Bu yüzden de Lozan’da neden şu etnik grup yok diye sızlanmak anlamsızdır. Açıkça söyleyelim, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin uğradığı haksızlıkların kaynağını Lozan’da aramak körlük değilse Yeni Osmanlıcılığın aparatlığıdır.

Lozan'da çözülemeyenler

Lozan Antlaşması hiç kuşkusuz her kapıyı açmış bir anahtar da değildir. Bir yandan birkaç ay sonra kurulacak Cumhuriyet’e uluslararası planda bir güvence sağlarken bir yandan da ileriki yıllarda yaşanacak kimi sorun ve krizlere de kaynaklık etmiştir. Bunların bir bölümü, jeopolitik konjonktürün yardımıyla çözülmüşse de bir bölümü halen varlığını sürdürmektedir. Boğazlar ve Hatay ilk kategoriye örnektir.

Lozan Antlaşması'nın imza anı. 24 Temmuz 1923

Lozan’ın içinden çıkamadığı mesele deyince ilk akla gelen ise Ege ve Adalar sorunudur. Lozan süreci boyunca ana muhatabı B. Britanya olan Meclis Hükümeti, Ege konusunda Yunanistan’dan çok İtalya’yla müzakere etmiştir. Lozan Antlaşması’nın Ege hükümleri esasen, hem ahdi hem de sahada var olan durumu yansıtır. O sırada donanması dahi bulunmayan Türkiye Devleti Lozan’da Ege Adaları’nı “vermemiş”, Osmanlı Devleti’nin çoktan kaybettiği bu adalar üzerindeki hayata geçirilmesi mümkün olmayan bir iddiadan, kurulmakta olan yeni devletin yaşamsal çıkarlarını güvence altına almak adına vazgeçmiştir.

Lozan, emperyalizmin yenildiği bir tarih kesitini temsil eder. O dönemde B. Britanya, şimdi de ABD liderliğindeki emperyalizm Lozan’ın rövanşını alma peşindedir. Mesele buna izin verilip verilmeyeceğidir.

Lozan'da Sovyetlerin rolü

“Türkiye aslında Lozan’da emperyalizmle anlaştı” iddiasına da yanıt vermeden önce Ankara Hükümeti’nin Lozan’da karşısında kimlerin bulunduğunu da hatırlatalım. Lozan müzakerelerinin tamamına Türkiye’nin dışında katılan devletler B. Britanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Japonya’dır. ABD görüşmelere katılmış ancak hiçbir belgeyi imzalamadığı için etkin gözlemci statüsünde sayılmıştır. Sovyet Rusya, Bulgaristan ve Romanya ise Karadeniz devletleri olarak Boğazlar oturumlarına iştirak etmişlerdir.

Türkiye heyeti konferans boyunca Fransa, İtalya hatta ABD heyetleriyle ayrı ayrı görüşmeler yaparak karşısındaki emperyalist ittifakın arasındaki görüş ayrılıklarını değerlendirmeye çalışmıştır. Ancak esas muhatap her zaman B. Britanya’dır ve diğer devletler o dönemin hegemonik devletini karşılarına almamayı, B. Britanya’nın dümen suyunda kalmayı tercih etmişlerdir.

Ankara Hükümeti’nin Kurtuluş Savaşı’nı kazanmasında önemli bir rol oynayan Sovyet Rusya, Türkiye’ye Lozan müzakereleri boyunca da destek vermiştir, özellikle de Boğazlar konusunda Türkiye’den yana aktif bir tutum almıştır. O dönemde Lenin bir İngiliz gazetesine verdiği demeçte “Sovyet Rusya’nın temel ilkesinin Boğazlar konusunda Türkiye’nin ulusal hedeflerinin temini” olduğunu vurgulamıştır. Her şeye rağmen Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye desteği ele alınırken bu ülkenin kendisinin Lozan Konferansı’na katılabilmesinin dahi yoğun emek gerektirdiğini ve emperyalist blokun o katılımı da sınırlandırdığını akılda tutmak gerekir.

Emperyalizmle anlaşma konusuna gelince; Mudanya Mütarekesi Kurtuluş Savaşı’nı fiilen bitiren ateşkes, Lozan Antlaşması ise savaş halini hukuken sonlandıran barış anlaşmasıdır. Savaşı kiminle yaptıysanız barışı da onunla yaparsınız gibi basit bir ilkeyi hatırlatmak zorunda kalmak elbette üzücü ama maalesef gerekli de.

Sonuç olarak Lozan Antlaşması da Cumhuriyet de tartışılabilir, kimi yönleri kıyasıya eleştirilebilir ancak bu tartışmanın samimiyetini belirleyen, tartışmayı açanların niyetleri ile tarihsel gerçekler arasındaki mesafedir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse sermayenin genişleme talebini karşılamak için uydurulmuş emperyalizm kuyruğundaki “Yeni Osmanlıcılığın” yalanları üzerine kurulmuş, tarihsel gerçeklerden uzaklaşmış argümanlarla açılacak tartışmanın bu topraklarda yaşayan halklara hiçbir faydası olmayacaktır.
 

ortaklasa_sayi_1_kapak
Ortaklaşa

İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.