Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_1_kapak

CUMHURİYET | Yeni Osmanlıcılık, İttihatçılık, Misak-ı Milli, Toprak Sorunu

Emperyalizme karşı devrimci cephede buluşma

İstiklâl Harbi esnasında Sovyetler Birliği’nden gelen heyet Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ziyaret ediyor. 1922, Afyon.

Gözde Somel

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 16:24 "0 dakikalık okuma süresi"
Komşu topraklarda iki devrimci süreç birbiriyle eşzamanlı ortaya çıktı. Ekim Devrimi ile Anadolu’daki Cumhuriyet Devrimi, sınıfsal karakterleri farklı olmasına karşın emperyalizme karşı aynı cephede buluştu. Türk-Sovyet yakınlaşması, uluslararası ilişkiler tarihindeki “zorunlu ittifak” kategorisinin ötesine geçmiş, daha derin bir tarihsel bağlama yerleşmiştir.

Ekim Devrimi ile 1923’te Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanı, dünya tarihinin farklı ama birbirine bağlanan iki önemli uğrağıdır. 1917 Devrimi, mülksüz sınıfları iktidara taşıyarak sosyalizmin dünya sahnesine çıkışını temsil etti. 1923 Cumhuriyet Devrimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesiyle doğan bir ulus devletin kapitalist modernleşme rotasına girmesini sağladı. Bu iki devrimin sınıfsal karakterleri birbirinden farklıydı: Biri sosyalist bir düzeni inşa etme yoluna girmişti, diğeri ise kapitalist gelişmenin önündeki engelleri temizleyen bir burjuva devrimiydi. Ancak bu farklılık, onların tarihsel olarak buluşmalarını engellemedi. Tam tersine, dönemin uluslararası konjonktürü bu iki devrimi İngiltere’nin öncülüğünü yaptığı karşıdevrimci cephe karşısında aynı devrimci cephede buluşturdu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Türk-Sovyet ilişkileri yalnızca taktiksel bir yakınlaşma olarak değil, aynı zamanda emperyalizme karşı devrimci bir taraflaşma olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle Türk-Sovyet yakınlaşması, uluslararası ilişkiler tarihindeki “zorunluluk ittifakı” kategorisinin ötesine geçen, daha derin bir tarihsel bağlamı da işaret eder.

Ekim Devrimi'nin Osmanlı'da ve Türkiye'deki etkileri

Ekim Devrimi’nin ardından Bolşeviklerin savaş yıllarında Çarlık yönetimiyle Batılı müttefikleri arasında yapılmış gizli anlaşmaları dünya kamuoyuna açıklamaları Osmanlı aydınları ve subayları arasında şok etkisi yarattı. Sykes-Picot gibi paylaşım anlaşmalarının gün yüzüne çıkması, İtilaf devletlerinin Osmanlı topraklarını çoktan bölüştüğünü ortaya koydu. İstanbul basınında bu belgelerin ifşası büyük yankı uyandırdı. 1918 sonrasında İstanbul’da işgal kuvvetlerinin baskısı arttıkça, Bolşeviklerin antiemperyalist tutumu, özellikle genç subaylar ve entelektüeller için bir umut kaynağı oldu. Kurtuluş Savaşı’na katılan pek çok subay, Bolşeviklerin başarısını örnek göstererek bağımsızlık mücadelesine yöneldi.

Ayrıca Bolşevikler, 1920’de Bakü’de düzenledikleri Doğu Halkları Kurultayı’nda tüm doğu halklarına “emperyalizme karşı birleşme” çağrısı yaptılar. Bu çağrı Anadolu’daki milliyetçi kadrolar tarafından dikkatle takip edildi. Ekim Devrimi’nin etkisi yalnızca siyasi temaslar düzeyinde değil, toplumsal ve psikolojik düzeyde de belirleyiciydi; Anadolu’da mücadele edenler giderek kendilerini dünyadaki devrimci cereyanın bir parçası olarak algılıyorlardı.

Kurtuluş Savaşı yıllarında ittifak

1919’dan itibaren Anadolu’da şekillenen milli hareket, askeri ve mali kaynaklardan yoksundu. Batı Anadolu’da Yunan işgali, Güney’de Fransızların ilerleyişi, Doğu’da İngiliz nüfuzu, Ankara’nın elini kolunu bağlıyordu. Bu koşullarda Mustafa Kemal, Sovyetler ile ilişki kurmayı bir zorunluluk olarak gördü. Moskova açısından da emperyalizm destekli iç savaşın devam ettiği koşullarda Anadolu’daki Milli Mücadele’nin başarısı devrimin Güney Kafkasya’ya ulaşabilmesi ve güney sınırlarının güvenliği bakımından hayatiydi. Hem de Türk milliyetçileri Doğu’da gelişmekte olan ulusal kurtuluşçu hareketler açısından cesaret verici bir örnek teşkil edecekti. Böylece ilk temasların ve karşılıklı mesajların ardından Sovyet yönetiminin Milli Mücadele’ye politik olarak tam destek vereceği netleşmiş, kısa bir süre sonra da Sovyet tarafından mali ve askeri yardımlar gelmeye başlamıştır. 

Milli Mücadele boyunca Ankara’ya yapılan Sovyet yardımları ciddi bir yekûn tutmaktadır. Bu yardımlar, Sakarya ve Büyük Taarruz’da Türk ordusunun savaş gücünü doğrudan etkilemiştir. Mühimmat ve altınların Kafkasya üzerinden Trabzon limanına ulaştırılması, sonrasında kağnılarla Anadolu içlerine taşınması, Kurtuluş Savaşı’nın önemli lojistik öykülerinden biridir. 

TBMM’de bu yardımların kabulü bazı milletvekilleri tarafından “Bolşevikleşme” endişesiyle tartışılsa da savaşın zorunlulukları bu endişeleri geri plana itti. İttifakın mantığı açıktı: Kemalist hareket devrimci bir antiemperyalist savaş veriyordu, Sovyetler de bu savaşı destekleyerek Doğu’da yeni bir mevzi kazanıyordu.

Devrimci cepheleşme ve sınıfsal gerilim

Türk-Sovyet yakınlaşması aynı anda hem devrimci hem de gerilimliydi. Kemalist kadrolar Batıcı asker-bürokrat kökenliydi, yüzünü Batı’ya dönmüş modern bir ulus devlet hayal ediyorlardı. Sovyet komünistleri ise sosyalist bir ülke inşa etmeye koyulmuştu. Emperyalizme karşı bağımsızlık ve halkçılık gibi bazı devrimci değerler ortak bir zemin yaratsa da Ankara hükümetinin komünizme herhangi bir sempati duymadığı açıktı.  İçeride Bolşeviklerden esinlenen sol örgütlenmelere karşı sert tavır alındı: Yeşil Ordu’nun dağıtılması, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın yasaklanması ve üyelerinin tutuklanması gibi eylemler Kemalist önderliğin solunda yer alan herhangi bir unsurun güçlenmesine karşı ön almaya dönük adımlarıydı. 1921 yılı başında Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de katledilmesi iki devrim arasındaki mesafenin sembolü oldu.

Sovyetler, Ankara’nın kabuğunu kırmaya çalışan sol/komünist unsurlara yönelik tavrına ciddi bir tepki vermemeyi seçti. 1920-1921 yılları itibariyle Bolşeviklerin öncelikleri yeni Sovyet topraklarını da kapsayacak şekilde bölgedeki karşıdevrim ihtimalini ortadan kaldırmaktı. Türkiye’deki Milli Mücadele’nin öncelikle ülkeyi emperyalist işgalden kurtarması, ardından Kemalistlerin Sovyetlere dost, bağımsız bir ulus devlet inşasında desteklenmesi olarak özetlenebilecek Sovyet stratejisi, uzun soluklu bir yaklaşımın ürünü olduğunu zaman içinde gösterdi. 

Türk-Sovyet işbirliği ve dayanışma

Sovyet Heyetinin Türkiye ziyareti, 1933. Heyetin Başkanı Askerî ve Deniz İşleri Bakanı ve SSCB Askerî Konsey Başkanı Voroşilov ve Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 10. yıl dönümünde. 

1920’li yıllar, Sovyetler Birliği’nin Batı’da birleşik bir cephe ihtimaline karşı ikili ilişkileri öne çıkardığı, Türkiye’nin de Lozan sonrası uluslararası sistemde bağımsız bir aktör olarak yer aradığı bir dönemdi. 1921 Moskova Antlaşması ve 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, iki ülke arasında eşitlik ve güven temelinde diplomatik bir çerçeve sundu. Moskova, Musul meselesinde Ankara’yı destekleyerek ve Türkiye’nin Milletler Cemiyeti silahsızlanma görüşmelerine dahil edilmesini talep ederek bu eşitlik ilkesini pekiştirdi.

Aynı dönemde ilişkiler kültürel ve bilimsel alana da yayıldı. Ankara’ya atanan Sovyet elçisi Aralov’un girişimleri, Latife Hanım ile VOKS (Tümbirlik Yurtdışıyla Kültürel İlişkiler Derneği) başkanı Kameneva arasındaki yazışmalar ve Türk öğrencilerin Moskova’da eğitim görmesi bu yakınlığın göstergeleriydi. Muhsin Ertuğrul’un Sovyet tiyatrosundan etkilenmesi, Sabri Toprak’ın Sovyet tarım modelini incelemesi, Bakü Türkoloji Kongresi’nde iki ülke bilim insanlarının buluşması, işbirliğinin çeşitli alanlardaki yansımalarıydı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısıyla “Yoldaş Aralov’a” notunu yazdığı portresi. Aralov’un kişisel albümünden.

1930’larda Türk-Sovyet ilişkileri ekonomik alanda somut sonuçlar doğurdu. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın ardından Sovyet kredileri, Türkiye’nin dışa bağımlılığını hafifletici bir rol oynadı. 1932’de İsmet İnönü’nün geniş bir heyetle yaptığı Moskova ziyareti sırasında sağlanan 16 milyon liralık faizsiz kredi, Sümerbank’ın kuruluşunda kullanıldı. Kredinin geri ödemesi yirmi yıl vadeyle ve ayni olarak yapılacaktı. Bu destek, devlet yatırımlarına ağırlık verilen planlı kalkınma sürecinde kritik bir katkı sundu.

1934’te yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, Sovyet uzmanların hazırladığı raporlardan yararlanılarak hazırlandı. Bu plan, Türkiye’nin kaynaklarına uygun bir sanayi yapısının çerçevesini çizdi ve beş yıl boyunca atılacak somut adımları belirledi. Bu planla çizilen çerçeve tam olarak hayata geçmese de hem devletçilik uygulamalarında hem de ilerleyen yıllarda ağır sanayi yatırımlarında sıçrama yapılmasını sağlayacak bir zemin oluşturdu. Plan’daki “santral fabrika” yaklaşımı çimento, gıda, dokuma-iplik gibi sektörlere  taşındı. Sovyetler Birliği’nin özellikle teknoloji, makine-teçhizat desteği çok kritik bir önem taşıyordu. Alternatif ülkeler, ABD, İngiltere, Almanya, Japonya, düşünüldüğünde söz konusu makine-teçhizatı temin edecek kaynağı bulmak çok zor olacağı gibi ülkenin ihtiyaçlarıyla örtüşen bir teknoloji transferini hiçbir emperyalist ülke tam anlamıyla yapmazdı. Nitekim bu ülkelerin bir bölümüyle hem kaynak hem de teknoloji teminine yönelik olarak yapılan somut görüşmelerden eli boş dönülmüştü. 

En büyükleri Kayseri ve Nazilli’de olmak üzere pek çok ilde iplik, dokuma ve basma fabrikaları, Sovyet Ağır Sanayi Bakanlığı’na bağlı Turkstroy (Türk İnşaatı) adlı şirket tarafından projelendirilip inşa edildi. 

Savaşa doğru ve savaş yılları

1930’lu yıllar, Türk-Sovyet ilişkilerinde çok boyutlu işbirliğinden mesafeli bir ilişkiye doğru giden bir geçiş dönemiydi. Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamaları dostluğun zirvesini temsil ederken aynı yıl Hitler’in iktidara gelişi uluslararası dengeleri değiştirdi. Türkiye giderek Sovyetler’den uzaklaşıp İngiltere ve Fransa’ya yaklaşmaya başladı. 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin bağımsızlığını güçlendirirken Batı diplomasisine uyumun da işaretiydi. 1937’de Sadabat ve Balkan Paktları, Batı ile ortak hareket etme eğilimini pekiştirdi.

Sovyetler açısından Türkiye hâlâ stratejik öneme sahipti; fakat Nazi tehdidinin artmasıyla Moskova dikkatini Avrupa’daki koalisyon arayışına çevirmişti. Türkiye’nin Batı’ya yönelmesi bu bağlamda kabullenildi. İkinci Dünya Savaşı arifesinde ilişkiler dostane görünse de farklılıklar belirginleşti. 1939’da Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile ittifak antlaşması yapması, Sovyetler tarafından olası bir Sovyet-Türk ittifakını baltalayan bir girişim olarak görüldü. 

Savaş yılları boyunca Türkiye’de İngiltere’nin artan etkisine tanık olundu. Bir yandan Nazi Almanya’sı Türkiye’de yürüttüğü propaganda faaliyetleri, kurduğu siyasi ve sosyal ağlarla hükümet çevrelerinde bazı kişileri etkisi altına alıyor, diğer yandan Türkçü-faşist hareketi finanse edip palazlandırıyordu. Haziran 1941’den Nazi Almanya’sıyla kendi topraklarında savaşan Sovyetler Birliği, Türkiye’nin “aktif tarafsızlık” politikasından memnun değildi. Bu politikanın Nazilere yaradığını düşünüyor, Montrö Antlaşması’nın Wehrmacht lehine delindiği iddialarını gündeme getiriyordu. Savaş yılları boyunca taraflar arasında görüntüdeki normal ilişkiler, alttan alta kuşku ve güvensizlikle maluldü. Savaşın bitiminde 1925 Antlaşması’nın süresinin uzatılmasına koşul olarak Sovyetler’in öne sürdüğü taleplerin büyük bir diplomatik krize neden olmasının ardında savaş yıllarında doğan bu güvensizlik ortamı vardı. 

II. Dünya Savaşı sonrası bu diplomatik kriz de gerekçe gösterilerek Türkiye beklenmeyen hızla Soğuk Savaş’ın Batı cephesinde konumlandı. Bir yandan da antikomünizmin etkili bir ideoloji olarak siyasal ve toplumsal alanda örgütlenmesi hız kazanmıştı. Bu durum 1960’lara kadar Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin donmuş vaziyette kalmasıyla sonuçlandı. Bu arada Sovyetler Birliği’nin yeni Türkiye’nin kuruluşuna katkıları resmi tarihçilik tarafından büyük ölçüde sümen altı edildi. Oysa biraz dikkatli bir gözle bakıldığında Cumhuriyet Devrimi’ni ilk döneminde sola çeken bağımsızlık, laiklik, halkçılık ve kamuculuk gibi tüm değerlerinde iki ülkenin işbirliği ve dostluğunun izlerine rastlamak mümkündür.

ortaklasa_sayi_1_kapak
Ortaklaşa

İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.