İttihatçılık küllerinden doğabilir mi?
Resneli Niyazi, askerleri ve Gazal-i Hürriyet (Hürriyet Geyiği), 1908, Makedonya.
Anıl Çınar
“Aziz vatanın bugünkü durumu ve idare tarzıyla yok olup gideceğini hepimiz biliyoruz. Bu hususta her vakit ve hemen her serbest saatlerimizde birbirimizle dertleşip duruyoruz; fakat bu tehlikenin giderilmesi için bir çare düşünüp bulamıyoruz. Bence böyle kuru mülahazalar ve mütalaalarda dert yanacağımıza, faaliyete geçmek lazımdır.” (İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kurucusu ve 1/1 no’lu Üyesi İbrahim Temo’nun İttihad ve Terakki Anıları)
İbrahim Temo, sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) dönüşecek olan çekirdek örgütün 1889’da nasıl kurulduğunu böyle anlatıyor anılarında. Memleket için harekete geçmek ve ihtilal için örgütlenmek, İttihatçı ruhun değişmezlerinden olacaktır.
Öte yandan ne tek bir İTC ne de tek bir “İttihatçılık” vardır. 1908 devrimini gerçekleştirecek olan örgüt pek çok açıdan yeni bir kuruluşun ürünü olacak, 1913 Bâb-ı Âli Baskını sonrasındaki parti başka bir siyasi hareket anlamına gelecek, Milli Mücadele yıllarındaki İTC yine başka bir arayışa denk düşecektir.
Yine de bir tür düşünsel çatı, “Jöntürklük” olmanın ötesinde bir şeydir İttihatçılık. Örgütsel devamlılık açıktır: Osmanlı’nın genç kadroları Milli Mücadele’yi örgütleyen ve modern Türkiye’yi kuran bu örgütün içerisinden çıkmıştır. Ama Amasya Genelgesi’nde imzası bulunanlarla 1926 İzmir Suikasti davasında adı geçenler de aynı paşalardır…
Kim, neye göre 'ittihatçı'dır?
Tarihe “bir örgütün iç çatışmaları” veya “güç mücadelesi” basitliğinde bakmayacaksak eğer, farklı İttihatçılıkların ortaya çıkışına, “İttihatçılık” denilen şeyin Türkiye tarihinde dönem dönem ve bugün tekrar neden ortaya çıktığına yanıt üretebilmek için “aziz vatanın bugünkü durumu ve idare tarzı”nın karşısına nasıl bir program ve yöntemle çıkıldığına gözlerimizi çevirmeliyiz.
“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!” İttihatçılığın sıfır noktasıdır.
Bâb-ı Âli’nin Hariciye geleneğini yaratan “Avrupalı devletleri Osmanlı’dan uzak tutma” becerisi 2. Abdülhamit’in suretinde cambazlığa dönüşmüş ancak İngiltere’nin Osmanlı topraklarının muhafazasına dair tutumunun değiştiği Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları İttihatçılığın ortaya çıkışına zemin oluşturmuştur. Abdülhamit dahil dönemin kadrolarının zihniyeti “dış müdahale” ile şekillenmiştir.
Oysa ki zaaf içeridedir: Abdülhamit saltanatı baskıyla, yasaklamayla, savaşlar, vergiler ve eşitsizliklerle Osmanlı’yı meydana getiren unsurların dağılmasına, Avrupalı devletler tarafından kurcalanmasına neden olmaktadır. 1908 devrimi öncesinde “yeni düzen” arayışı yaygındır. İttihatçılık ve “anayasacılık” buradan filizlenmiş, “Osmanlı nasıl kurtulur?” düşüncesiyle yola çıkılmıştır.
Savaşlar, imparatorlukların parçalanışı ve devrimler… İki etken bir araya gelmiş ve bir “tutulma” gerçekleşmiştir. Dünyadaki hareketlilik ile “içerideki” çözüm yollarının hızla eskiyişi, ideolojik koordinatların yeniden tanımlanması ve siyaset alanının yeniden düzenlenmesi sonucunu doğurmuştur.
İttihatçı geleneğin farklı unsurları işte bu geçiş dönemine farklı ve değişen yanıtlar üretirken örgütsel devamlılığı sağlayabilmiş, tam da bu sürekliliğin kendisi ve hareketin zenginliği sayesinde geriye dönüp bakıldığında nasiplenilebilecek semboller hazinesine dönüşebilmiştir.
Tarih her zaman bir meşruiyet aracıdır. Bu anlamda bütün siyasal aktörler “geriye bakarak ileri yürümek” zorundadır. Fakat bugünkü dağınıklık ve köksüzlük o boyutta ki Türkiye’nin burjuva devriminin öncü hareketi bütün dağınıklığına rağmen bugünkü konum alışlara temel oluşturmakta ve meşruiyet kaynağı olabilmektedir.
Osmanlıcılığın ve cumhuriyetçiliğin, emperyalizmin ve emperyalliğin, istibdadın ve adaletsizliğin tartışıldığı, kavramların bir karmaşa içerisinde dönüp durduğu ve pek çok açıdan 20. yüzyılın başını çağrıştıran bir dünyada ve Türkiye’de İttihatçılık zeminine dönüş bir tesadüf değil.
Yeni ittihatçılık tam olarak ne?
Halbuki tek bir İttihatçılık yok.Bugün ortaya çıkan “Yeni İttihatçılık”, liberaller tarafından Türkiye’nin bugünkü iktidarına, yönetim biçimine yakıştırılıyor. Diğer yandan, tam da bu yönetim biçimine tepkiyle ortaya çıkan özgürlük arayışı, göçmen düşmanlığıyla da birleştirilerek muhalif ama sağ ve düzen içi bir Yeni İttihatçılığı da mümkün kılıyor. Fakat, ihtilalci ve kurtuluşçu, dilerseniz sol bir İttihatçı arayış da sokaklarda varlığını hissettiriyor.
Demek ki kavramları yerli yerine koymak için “tutulma anına” geri dönmek zorundayız.
İlk tutulma anından bahsettik. Osmanlı’yı idare etmekten Osmanlı’yı kurtarma düşüncesine geçiş ile 1905 Rus Devrimi’nin etkisi birleşmiş ve İttihatçılık “bu ülkeyi sadece biz kurtarabiliriz, bizden başka kimse bunu beceremez” sorumluluğuyla ortaya çıkmıştır. Bu bir ileri adımdır ve İttihatçılığı entelektüel/bürokratik bir uğraş olmanın ötesine taşımıştır.
İkinci tutulma anı Osmanlı İmparatorluğu’nun (ve aslında imparatorlukların) ortadan kalkacağının kesinleştiği, yani 1908 iyimserliğinin tamamen ortadan kalktığı 1918 ilkbaharında gerçekleşir. Yeni düzenin anayasal bir düzen olacağı çok uzun süredir ortaklaşılan sıfır noktasıdır. Ama Osmanlı’nın sınırları ortadan kalktığında yeni devletin sınırlarının ve niteliğinin ne olacağı sorusu ortaya çıkmıştır.
Bu sorunun yanıtı Milli Mücadele hazırlığının acil görevleri nedeniyle ertelenir. Ancak hendek aşıldıktan sonra İttihatçı geleneğin “farklı renklerinin” yeniden ortaya çıkması kaçınılmazdır.
İttihatçılar için hilafetin önemi
Saltanatın kaldırılması ve hatta Cumhuriyet’in ilanı, bazı itirazlar dışında İttihatçılığın arıza noktası pek değildir. Ancak, hilafetin kaldırılması yeni Türkiye’nin tutulma anında bir dönüm noktası olur.
Çünkü hilafet aynı zamanda sınırların ötesiyle ilgili bir tartışma konusuydu. Hilafet, her ne kadar “son halife” Abdülmecit Efendi saltanat soyundan gelse ve mecliste boş bir özgüvenle hareket etse de aslen Türkiye’nin yeni düzeni ile yeni dış politikası arasındaki ilişkinin orta yerini işgal etmekteydi. Üstelik eski Osmanlı topraklarından dilekçeler geliyordu ve Hindistan’daki Müslümanların Ankara ile dayanışması da bir veriydi.
Bütün bunlar 1924 yılının Musul ve hilafet tartışmalarını birbirine bağladı.
Çünkü nasıl 1915 Çanakkale ve 1916 Kut’ül Amare zaferleri ile 1917’deki Bolşevik Devrimi sonrası Doğu Cephesi’nde savaşın bitişi İttihatçı fırsatçılığın umut ışığı olduysa 1924’teki fırsat penceresi de İngiltere’deki ilk İşçi Partisi iktidarının yarattığı iyimserlikle birleştiğinde eski anıların yeniden canlanması anlamına gelmişti.
1924 yılında Osmanlıcılık; İslamcılık ve Turancılık alternatiflerinin yok olduğu bir dünyanın artçı sarsıntılarını yaşıyordu. Bu sarsıntılar “Kemalistler” ile “İttihatçılar”ı birbirlerinden ayırdı. Üstelik Sakarya Meydan Muharebesi kaybedilse ve Milli Mücadele’nin liderliği başarısız olsa Kafkasya kapısından girmeye hazırlanan Enver Paşa’nın taze anıları belleklerdeydi. Sakarya Savaşı kazanılınca ise Enver Paşa, Orta Asya’da İslam imparatorluğu gibi çılgınca bir projenin peşine düşmüştür. Üstelik bütün bu gelişmeler Sovyet dostluğuyla yeni bir oyunun kurulmakta olduğu bir dönemeçte gerçekleşmektedir.
Sonuçta İttihatçılık, 2. Abdülhamit’in kalkan olarak kullanmaya çalıştığı hilafeti bir mızrak gibi kullanmak isteyerek ve İngiliz emperyalizmiyle girişilen mücadeleyi bir maceraya dönüştürme eğilimiyle ortaya çıkmaktadır. Haliyle halifeliğin kaldırılması, laiklik ve diğer radikal hamleler “aceleye getirilmiş” olmakla suçlanmaktadır. Türkiye bu tutulmadan “Yurtta sulh, cihanda sulh”ta cisimleşen yeni bir dış politikayla ve içeride inkılaplarda gaza basarak çıkarken İttihatçılık da “eskide” kalmıştır.
Oysaki Türkiye’yi tekrar İngiliz ve Amerikan egemenliğine açık hale getirenlerin arasında yine “eski İttihatçılar” yok mudur?
İkinci Savaş’taki denge politikası Osmanlı Hariciye geleneğinin hem aşıldığını ama hem de geri dönmekte olduğunu işaret etmemiş midir?
Yüz yıllık kavga
İkinci Savaş’tan sonrasının öyküsü batılı güçlerin sermayesiyle, üsleriyle Türkiye topraklarında gedikler açmasıyla devam etti. Emperyalizm ve sermaye sınıfımız yeni Abdülhamitler yarattı. Yani, “memleketi dış güçlere açık hale getiren ve kendi halkına eziyet eden büyük zaaf devletin başındadır” diyerek istibdat rejimini devirenlerden bugüne benzer bir sınıfsal tartışmanın devrolması ilgi çekicidir.
Celal Bayar 16 Mayıs 1982 tarihinde Milliyet gazetesinde Mehmet Barlas ile röportajında şunları söylemektedir:
Ben 1946’da DP’ye katıldığım zaman, her şey sıfırdan başlayacak sanıyordum. Yepyeni bir demokrasi kuracaktık. Meğer biz 100 yıllık bir kavgayı yüklenmişiz. İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilâf, Terakkiperverler, Serbest Fırka gibi grupların ve pek çok şahsın kavgasını yüklenmişiz. Bu kavga bizi ezdi, bitirdi…
Başka türlüsü mümkün değildi. Ama yine de Celal Bayar’ın ömrünün sonunda Türkiye’ye bakıp “Ben önce İttihatçıyım!.. Hâlâ da İttihatçıyım. Her şey ondan sonra gelir.” demesi oldukça manidardır.
Demek ki hiçbir ideoloji veya “kavga” havada asılı kalmıyor. Her zaman için sınıfsal dengelerin içerisinde işlevleniyor ve anlam kazanıyor. Türkiye bir eşikte. Dışarıda “kartlar yeniden karılıyor” ancak ideolojiler, kavramlar, pozisyonlar da… Türkiye geçmişinin zenginliğini yeniden çağırıyor.
Bu noktada emperyal bir proje olarak Yeni Osmanlıcılık sermayenin ayağında ayak bağı olan Cumhuriyet’in dış politika felsefesini çöpe atıyor ve Türkiye’nin sınırlarını tartışmaya açıyor. Yeni İttihatçılık, Yeni Osmanlıcılığın istibdadını görüyor ve 1908’in ruhunu çağırıyor. Fakat tarihin sayfalarını hızla atlıyor: Tek bir İttihatçılığın olmadığını, olamayacağını; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük arasında kaybolmuş bir düşünceden program çıkamayacağını unutuyor. Sınır ötesine bakıp soydaşlarını görmeye başladığındaysa milliyetçiliği emperyal bir maceracılığın yakıtına dönüştürüyor.
Hızla atlanan sayfalarda ise şu yazıyor: Türkiye’yi mümkün kılan, Cumhuriyetçiliğin devrimci damarı ile gerçekçiliğinin bir araya gelmesidir. “Faaliyete geçmenin” “lazım olduğu” kesindir. Ancak geçmişin hülyalarında ve sembollerinde kaybolarak değil. Bugün sermayenin işgali ve emperyalizmin tahakkümü altındaki topraklarımızı yeniden kurtarmanın yollarını arayarak.
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.