Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_1_kapak

CUMHURİYET | Yeni Osmanlıcılık, İttihatçılık, Misak-ı Milli, Toprak Sorunu

ÇEVİRİ | Sosyalizm bunalımlardan nasıl kaçınır?

İnşaat İşçileri, Fernand Leger

Prabhat Patnaik

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 16:27 "0 dakikalık okuma süresi"
İstemsiz işsizliğin olmaması, eski sosyalist ülkelerin büyük bir başarısıydı. Modern tarihte eşi görülmemiş bir başarıydı ve bugün hâlâ aşılamamış durumdadır.

Çeviri: Murat Akad

Hint Marksist Prabhat Patnaik, People’s Democracy’de yayımlanan yazısında 1929 krizinin Sovyetler Birliği’ne sirayet etmemesinin temel nedenini tartışıyor. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre planlanmasına olanak tanıdığına işaret ediyor. Kapitalist sistemde aşırı üretimin neden kaçınılmaz bir sonuç olduğunu aktaran Patnaik, sosyalizmde neden böyle bir sorunla karşılaşılamayacağını da olabildiğince basit bir şekilde anlatıyor. Üretimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanabilir olmasıyla piyasa anarşisi içinde gerçekleşmesi arasındaki farkı yalın bir dille açıklayan yazar; fiyat, talep, üretim gibi bazı kategorileri bir eşdeğerlik içinde kullanıyor. Hiç kuşkusuz sosyalizmin toplumsal ihtiyaç kompozisyonuyla kapitalizmin talep kompozisyonu arasında çok büyük farklar bulunuyor. Makale daha ileri okumalara kapı aralıyor.

Sömürge karşıtı mücadele sırasında Hindistan’daki birçok aktivist, kapitalist dünya Büyük Bunalım ve kitlesel işsizlikle sarsılırken, Sovyetler Birliği’nin bundan hiçbir şekilde etkilenmemiş görünmesi sayesinde sosyalizme ilgi duymaya başladı. EMS Namboodiripad yoldaş da bunlardan biriydi ve bu konuda yazılar yazmıştır. Bu kişiler, sosyalist ekonominin işleyişinde kapitalizmin aksine bunalımlardan, hatta genel bir aşırı üretim durumundan kaçınmaya imkân tanıyan içsel bir özellik bulunduğunu kavradılar. Şu soruyu sormak gerekir: Bu fark tam olarak nerededir?

Aşırı üretim durumu, mevcut sermaye stokunun tam kapasite kullanımıyla üretilebilecek azami çıktının, aynı anda oluşan talebin üzerinde olması halinde ortaya çıkar. Bu durumda istenmeyen stoklar birikir ve sonuçta üretim, ancak talebin karşılayacağı düzeye inene kadar kısılır.

Burjuva iktisadı, böyle bir aşırı üretim durumunun ücretler ve fiyatlar esnekse aşılabileceğini ileri sürer. Diyelim ki başlangıçtaki aşırı üretim yüzünden üretim tam kapasitenin altına düşmüş olsun; o zaman ücretler ve fiyatlarda bir düşüş yaşanır, bu da halkın elindeki nakit dengesinin reel değerini yükseltir, harcamaları artırır ve toplam talebi yükseltir. Bu, yeni bir ücret ve fiyat ile tam kapasite üretim gerçekleşene ve bu üretim talep edilene kadar devam eder. Dolayısıyla üretim ve istihdam tam kapasitenin altındaysa, bunun nedeni ücretler ve fiyatların esnek olmamasıdır; kısacası piyasaların olması gerektiği gibi işlememesidir. Bunun sorumlusu da sendikaların varlığıdır. Çünkü sendikalar belirli bir ücret düzeyi için pazarlık eder ve ücretin bunun altına düşmesine izin vermezler. Aşırı üretimin ve kitlesel işsizliğin temelinde ücretlerdeki bu katılık yatar ve bunun nedeni sendikaların işleyişidir. Öyleyse, aşırı üretim ve işsizlik için çare, sendikaları ezmek ve piyasaların işlemesini sağlamaktır; Margaret Thatcher ve benzerlerinin yapmak istediği de buydu.

Ancak burjuva iktisadının bu iddiası, ideolojik bir safsatadan ibarettir. Aşırı üretim, ücretler ve fiyatların düşmesi yoluyla aşılmaya çalışıldığında, kapitalist ekonomide üretim ve istihdamı iyileştirmek bir yana, tam bir felakete yol açabilir. Çünkü işletmelerin para cinsinden borç yükümlülükleri vardır; ücretler ve fiyatlar düşerse, gelirleri bu yükümlülüklere göre azalır ve birçok işletme iflasa sürüklenir. Böyle bir durumda istihdam ve üretim artmak yerine iflas dalgasıyla daha da düşer.

Öte yandan, tam kapasite üretimde yetersiz talep olması durumunda fiyatlar düşerken ücretler sabit kalırsa, reel ücretler artacağı için talep kuşkusuz yükselir; fakat bu kez kâr marjları düşer. İşletmeler buna karşı çıkar, bazıları zarar ederek kapanır; böylece üretim ve istihdam yine tam kapasitenin altında kalır. Dolayısıyla kapitalist bir ekonomide, tam kapasitede aşırı üretim hiçbir zaman piyasa mekanizması yoluyla aşılamaz.

Buna karşılık sosyalist ekonomide, üretim araçları toplumsal mülkiyettedir; pratikte bu, devlet mülkiyeti anlamına gelir. Tüm işletmelerin kârı devlet bütçesine aktarılır; bu nedenle tek tek işletmelerin kâr ya da zarar etmesi, mülkiyet sahibi olan devlet açısından büyük önem taşımaz. Önemli olan, işletmelerin toplamda pozitif kâr sağlamasıdır. Dolayısıyla zarar eden işletmeler kapanmaz. Devlet tüm işletmelere tam kapasiteyle üretim talimatı verebilir ve ücretler sabit kalırken fiyatları, piyasayı temizleyecek düzeye kadar düşürebilir. Bu fiyat düzeyinde talep düşük kalırsa bazı işletmeler kâr ederken bazıları zarar edecektir. Fakat kâr edenler devlete katkıda bulunacak, zarar edenler ise bütçeden sübvanse edilecektir. Yine de üretim her zaman tam kapasitede sürdürülebilir. Üstelik bu üretim düzeyinde, kâr eden işletmelerin kârı zarar edenlerin zararını her zaman aşar; bu nedenle devlet bütçesi bu politikayla asla açık vermez.

Bunun sebebi basittir: Pozitif yatırım varsa, ekonomide mutlaka pozitif tasarruf vardır (dış yatırımı göz ardı ediyoruz). Basitlik için tüm ücretlerin tüketime gittiğini, tüm tasarrufların işletme kârlarından geldiğini varsayalım (eski sosyalizmde durum kabaca böyleydi). O halde pozitif yatırım; pozitif tasarruf ve dolayısıyla pozitif toplam kâr anlamına gelmelidir. Demek ki sosyalist ekonomi pozitif yatırım yaptığı sürece toplamda her zaman pozitif kâr elde eder. Böylece sosyalist devlet, tüm işletmelerin tam kapasite üretim yapmasını isteyebilir ve yine de zarar edenleri bütçeden sübvanse edebilir.

Sonuç olarak sosyalist ekonomi her zaman tam kapasitede çalışabilir. Çünkü işletmeler toplumsal mülkiyettedir ve tek tek zarar etmekten kaçınma zorunlulukları yoktur. Elbette sosyalist ekonomide dahi yatırım düzeyindeki dalgalanmalar nedeniyle taban fiyatlarda toplam talepte dalgalanmalar yaşanır. Yatırımdaki böylesi dalgalanmaların önemli bir nedeni “yansıma etkileri”dir: Sosyalist inşa sürecinin başlangıcında yapılan büyük yatırımlar, yıllar sonra aynı anda eskimeye başlayarak yeni bir toplu yatırım gereksinimi doğurur. Ancak mesele şudur: Bu tür dalgalanmalar, toplam talepte gerçek bir dalgalanmaya dönüşmez; çünkü fiyatların ücretlere göre hareketi sayesinde, yatırım azalınca tüketim artar; yatırım artınca tüketim azalır. Yani reel ücret hareketleri, yatırım dalgalanmalarını dengeleyerek toplam talebin her zaman tam kapasite üretime eşit kalmasını sağlar.

Bu yalnızca sosyalist ekonomiye dair soyut bir teorileştirme değildir; Sovyetler Birliği’nde ve sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinde gerçekten de bu şekilde olmuştur. Yatırımdaki dalgalanmalar, kapitalizmde olduğu gibi toplam üretimde büyüyen dalgalanmalara (“çoğaltan” etkisiyle) yol açmamış; sadece yatırımda dalgalanmalar yaşanmış, tüketici talebi bu dalgalanmaları dengeleyerek ekonominin her zaman tam kapasitede işlemesini sağlamıştır.

Başka bir deyişle, kapitalist ekonomide yatırımlardaki dalgalanmalar, tüketimde aynı yönde dalgalanmalara ve toplam üretimde de iniş çıkışlara neden olur (fiyatlarda bir miktar değişim olsun, olmasın). Sosyalist ekonomide ise yatırımlardaki dalgalanmalar, tüketimde ters yönde dalgalanmalar yaratarak tam kapasite üretimin sürekli gerçekleşmesini sağlar. Bu, kapitalizmin üretim araçlarında özel ama dağınık mülkiyet yapısı nedeniyle mümkündür, zira talepteki bir düşüş, fiyatların düşmesine yol açsa bile (ki tekelci yapılarda fiyatlar aşağı doğru katı olabilir, bu durumda üretim doğrudan kısılır), bazı üreticiler zarar eder ve üretimi azaltır. Dolayısıyla kapitalizmde talep düşüşü mutlaka üretim düşüşü anlamına gelirken, sosyalizmde talep düşüşü tamamen fiyatlardaki düşüşle emilir, üretim değişmez.

Ünlü Polonyalı Marksist iktisatçı Michał Kalecki, daha sonra Macar iktisatçı János Kornai tarafından da kullanılan bir ayrım ortaya koymuştu: talep-kısıtlı sistem ile arz-kısıtlı sistem ayrımı. Kalecki, kapitalizmi talep-kısıtlı, sosyalizmi ise arz-kısıtlı sistem olarak görüyordu. İlki, toplam talep artışının üretimi arttırdığı; ikincisi ise arttırmadığı bir sistemdir. Sosyalizmde toplam talep arttığında üretim değil fiyatlar yükselir, zira üretim zaten en yüksek düzeydedir. Dolayısıyla sosyalizmde, mallara ve hizmetlere talep artsa bile iş bulabilecek “kullanılmayan işgücü” anlamında istemsiz işsizlik yoktur.

İstemsiz işsizliğin olmaması, eski sosyalist ülkelerin büyük bir başarısıydı. Modern tarihte eşi görülmemiş bir başarıydı ve bugün hâlâ aşılamamış durumdadır.
 

ortaklasa_sayi_1_kapak
Ortaklaşa

İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.