Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_1_kapak

CUMHURİYET | Yeni Osmanlıcılık, İttihatçılık, Misak-ı Milli, Toprak Sorunu

Türkiye Cumhuriyeti bir ‘hata’ mı?

Aydemir Güler

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 16:18 "0 dakikalık okuma süresi"
Halk kitlelerinin örgütsüz, programsız halde ve karşılarında en az çeyrek yüzyıllık bir devlet iktidarının varlığına rağmen teslim bayrağını çekmemesi, başlıkta yazan sorunun en güçlü yanıtıdır. Düzen siyasetinde Cumhuriyet’e sahip çıkan bir dinamik ortaya çıkmıyor, ama toplum tarihsel kazanımlarından geriye süpürülemiyor.

“Olduysa olmalıydı”, “düştüyse düşmeliydi” mi?

Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı günlerde solda tuhaf bir yaklaşım yayılmıştı. Madem yıkılıyordu, demek ki yıkılmayı hak etmişti. 1917 olgunlaşmamış zeminde, bir köylü ülkesinde yapılmıştı. Sosyalizmin koşullarının yokluğuna meydan okunmuştu. Demek ki...

Bu “demek ki...” teorisiyle 1990’larda ilk kez karşılaşmıyorduk. 12 Eylül günlerinde, birkaç yıl önce devrim stratejisi hatta uygulamaları üstünden tartışmaya doymayan solun hayal gördüğü konusunda yaygın bir kanaat oluştu. Buna göre, devrim için önce sivil toplumun yeterince gelişmiş olması şarttı. Darbe sola bunu öğretmiş olmalıydı. Yenilgi kaçınılmazdı anlayacağınız. 

“Bir dahaki sefer” diye bir şey söz konusu olacaksa devrimi, sosyalizmi bir kenara bırakmalı, demokratik sivil bir topluma emek harcamalıydık. 

Biraz basitleştiriyor olabilirim, ancak işin esası budur. Ve bu yaklaşım basitleştirilmiş haliyle değilse bile solda egemen olmuştur. Türkiye solu, 80’li yıllarda mücadelesini devrim ve sosyalizm hedeflerinden farklı bir rotaya ayarlamıştır. Demokrasi artık esas hedef olmuştur. 

Sovyetler’in çözülüşüne eşlik eden sivil toplumculuk, Türkiye’de son derece uygun bir toprakla buluşacaktı. Marksist solun “en demokratları” bile 80 öncesinde demokrasiyi devrim sorunu sayarlardı. Bu geçmişin üstüne sünger çekilmek isteniyordu. Asıl kaybedilen, devrim olmuştur. 

Yeri geldi; Kemal Okuyan’ın Devrim kitabı, solun devrim kavramına yabancılaştığı bir tarih diliminin kapanışının ilanıdır.

Başka derslerinin yanı sıra tarih, bize bazı büyük, çarpıcı işlerin yeniden yapılabileceğini öğretir. Geçmişi olmayan, köklerini gösteremeyen bir hareketin ikna gücü su götürür. Tarihte benzeri olmayan bir olay, dinleyene fantastik veya ütopik gelecektir. Kuşkusuz daha önce devrimlerin yaşanmış olması, tekrarını garanti edemez. Eskiden oldu diye gelecekte de bir devrim olacağını taahhüt edemeyiz. Ama kitlelerin bu olasılığa güvenle yaklaşması için elimizde bir örnek var demektir. Bu yüzden tarih geçmişte ne olup bittiğiyle sınırlı akademik bir disiplin değildir. 

Devrimler olmuştur. 1917’de Rusya’da oldu. On yıllar sonra bir karşıdevrimin yaşanmasının 1917’nin emekçilerce hak edilmemiş olduğuna yorulması saçmadır. Türkiye 1919-1923 arası bir devrimin yükselişine sahne oldu. Cumhuriyet bir devrimdir. Daha sonraları güçten düşmesi ve Cumhuriyet’in, adını tabelalardan silmeye cüret edemeyen bir kaçkınlar sürüsü tarafından devrilmesi, onu zaten hak etmediğimiz anlamına gelmez. 

Böyle olsaydı tarihe bakmak beyhude bir iş olur, tarih Marx ve Engels’in onu onurlandırdıkları ifadeyle “Biz tek bir bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir” anlamıyla bilim olmazdı. Bugüne akan bütün ırmaklar, tek boyutlu bir güncelliğe sıkışıyorsa, nereden geldiğimiz önemsizdir. Gidecek bir yerimiz de yoktur. Çünkü var olanın değişmesine herhangi bir katkımız olmayacaktır. Çizgiyi aştığımızda cezamız baştan kesilmiştir. Geçmişten bugüne aktarılan sadece bir kaçınılmazlıktır. Yani kader. Sovyetler Birliği 1991’de çöktüyse 1917 bir sapmadır. AKP karanlığına gömüldüysek Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in ilanı yalandır! 

Devrim sürprizdir!

Ne yenilgi kaderdir ne devrim kaçınılmaz. Tersine, devrimin, dikkatle ve içinden bakıldığında sürpriz yanı ağır basar. Nesnel zemin olmadan insan eylemi elbette boşa düşecektir. Ama koşullar istediği kadar olgunlaşsın, bir devrimciler örgütünün devrimi “yapması” gerekir. 

Üstelik bazen devrimin nesnel olanaklılığından ziyade, umutsuz bir ağırlık çöker toplumun üstüne. Bu durumun çöküşe de sürpriz bir tepkiye de yol açması mümkündür. Kurtuluş Savaşı biraz böyledir. Emperyalizm Balkanlar’a kök salan ve Ortadoğu’da derinliğe sahip bir İmparatorluğun bütün çıkış yollarını kapatmıştı. Kapitalist dünyaya kapağı attığını zannederken maliyesini, üretim ekonomisini, yöneticilerini ve aydınlarını, siyasetini ve askeriyesini teslim eden bir devlettir Osmanlı. Kim bilir, Birinci Dünya Savaşı yıllarında ilerici aydınlar 1908’in erken, hak edilmemiş olduğunu konuşuyorlar mıydı?

1908’de dağa çıkan, 1909’da gericiliğe kılıç çeken devrimci İttihatçılar, şimdi Anadolu’da tuttukları mikro iktidar alanlarında devinmekteydiler; memleket umurlarında değil görünüyordu. Paralel bir vurdumduymazlık halka da yayılmıştı. Osmanlı’nın kimi bileşenleri Batı tarafından ihya edilecek olmanın heyecanıyla kendi egemenlerinin avuçlarında küçülürken, Balkan Müslümanları çıkınlarını derlemeye başlamış, Anadolu’nun yorgun ve bıkkın halkının arasına karışmaya hazırlanıyorlardı. Başkenti işgal edilmiş, ordusu dağıtılmış ülkede çıt çıkmıyordu. Tepki İzmir’in işgaliyle patladı. Haber başkente yeni ulaşırken 16 Mayıs’ta Galata rıhtımından ayrılan Bandırma vapuru yolcularının üç gün sonra Samsun’da yeni bir tarih sayfası açacaklarına kim inanırdı? 

Bu gerçekleşmek zorunda değildi. Kurtuluş Savaşı kaçınılmaz değildi. Üstelik bu savaşın, başlangıçtaki dinamiklere ve verili güç dengelerine bakıldığında başarısız bir macera olarak kalması da olasıydı. 1918 Kasım’ında Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönüşüyle İtilaf Devletleri ordularının kenti kontrol altına almaları çakışmıştı. Birkaç ay sonra elde esasen sadece Meclis-i Mebusan’daki milliyetçi, yurtsever ağırlık vardı. Ama bu ağırlığın altı dolu değildi. Yerel kongrelerin yükselen bir grafik çizmesi güçlü bir olasılık değildi. Oldu. İttihatçılıktan arta kalanların devrimci bir örgütlenmeye kaynaklık etmesi zayıf olasılıktı. O da oldu. Yorgun ve yoksul köylünün, yurtseverlik duygusuna en yakın sınıfı oluşturacağı tahmin edilebilirdi, ama ayağa kalkacak hali var mıydı? Ayağa kalktılar. 

Siyaset alanı darmadağınıktı. Savaş bu alan merkezileşmeden, merkezde bir yoğunlaşma sağlanmadan kazanılamazdı. Ankara’da nice kavganın sonucunda bu da oldu. İsyanlar çıkıyordu ve Ankara’nın ordusu henüz yeniden kurulmaktaydı. Ama isyanlar bastırıldı.

Yola devam etmek için para ve silah lazımdı. Sovyet Rusya imdada yetişti. Orada da Bolşeviklerin 1917’de iktidarı almalarının ve 1920-1921’e kadar koruyabilmelerinin herhangi bir garantisi yoktu. Milli Mücadele’nin zafere giden yolu, kaybetme olasılığının daha yüksek olduğu sayısız dönemeçten geçtiyse Rus Devrimi’nde daha fazlası olmuş, yorgun Rusya 1918’den 22’ye kadar İç Savaş’ta dökülen kanla boydan boya sulanmıştı. Bolşeviklerle Kemalistlerin birbirlerine mahkûm oldukları doğruydu, ancak bunun bir ittifakla taçlanması, büyük bir zanaatkârlık ürünüdür. Olmayabilirdi. Örneğin Moskova geçmişten miras bir Ermeni hamiliğini daha fazla önemseyebilirdi. Kafkasya, etnik cehennem olmak açısından adı çıkmış Balkanlar’dan beterdi. Ama Lenin liderliği Anadolu direnişini tercih etti... 

Devrim sürprizdir. Devrim, nesnellik uygun olduğunda benzersiz bir eylem, ince bir zanaat olarak “yapılır.” Devrim risktir.

Devrim 'hata'ya teğet geçer!

Risk almadan, sürprizler birbirine eklenmeden olmaz. Şaka değil, Cumhuriyet emperyalizme rağmen kazandı. Kazanamayabilirdi ve AKP’nin tarihçi bozuntuları haklı çıkabilirdi. O zaman devrimde “hata” görenlerin tezi resmiyet kazanırdı. Yere göğe Osmanlı’yı tarihe gömmeye kalkanlar için okunan lanet yazılırdı! Osmanlı’nın sömürgeleştirilmesi kaldığı yerden sürerdi... Ama öyle olmadı. Teğet geçtiğimiz doğrudur...

Olsaydı bile bu, liberal-İslamcı tarih yazımının çizdiği tabloyu doğru kılmazdı. O yorum emperyalizmin yenilmezliğini varsayıyor. Devrimlerin halka karşı yapıldığına inanıyor. 

Devrimin karşıtlarını baskılaması ise bir yasadır. Otorite kurmayan kazanamaz. Dinci gericiliğin baskılanması, anti-emperyalist, bağımsızlıkçı bir ideolojinin karşıtlarını meşruiyet sınırlarının dışına süpürmesi zorunludur. Kurtuluş Savaşı-Cumhuriyet paketini tepeden inmecilikle eleştirmek bu açıdan geçersizdir. Bir dönüşümü devrimci kılan eskimiş üretim ilişkilerini tasfiye etmesidir. Her üretim ilişkisinin egemenleri ve onlara uygun ideolojik yapılar, politik rejimler vardır. Tarihi ilerleten yeni ile eski arasındaki kavgadır. 

Burada iki eleştiri eşanlı olarak kurgulanmaktadır. Birincisi Cumhuriyet’in halktan kopuk olduğudur. Geri olan, gücünü toplumun dokularına yerleşmiş olmasından da alır. Madem öyle tasfiye toplum katında da bir mücadele gerektirir. Bizim devrimimiz bu açıdan güçlü, devrimci bir burjuva sınıfından yeterince beslenmedi. Burjuvazi esas olarak eski düzene eklemlenen, statükoya sığınan bir sınıftı. Gecikmiş bir devrimdi bu; emperyalizm çağında burjuvazinin devrimciliği hatıralarda kalır. Bu zaafı gidermek için devrimci liderliğin gözünü karartması gerekir. Ama bu sadece “daha fazla devrimci irade” anlamına gelmez. Halk kitlelerinin aktif ve örgütlü katılımı, frenleyici/dengeci güçlerin etkisini püskürtmenin biricik yoludur. Türkiye’de bu faktör sınırlı kalmıştır. Mülk sahibi sınıfların freni, Cumhuriyetin ilanına sökmemiş, ama halk kitlelerini kenarda tutmak açısından etkili olmuştur. Cumhuriyet devrimine soldan katılan bağımsız bir işçi sınıfı siyasetine, adlı adınca komünizme alan açılmamıştır. Böyle bir alanı kimse kimseye armağan etmez. Bu açıdan aynı gerçeklik “biz alan açamadık” diye de anlatılabilir... Yeni düzen yoksul, topraksız köylülüğü harekete geçirmekten kaçınmış, toprak sahipleriyle uzlaşmak durumunda olmuştur. Ancak bu eksikler, devrimi devrim olmaktan çıkartmamış, iddia edildiği gibi halka karşı bir darbeye dönüştürmemiştir. Darbeyi asıl yiyen saltanattır, hilafettir, emperyalizmdir. 

İkinci kurgu ise devrimin taşıyıcı kadrolarının eski düzenin bürokrasisinden çıkmış olmasına bakarak kopuşu hafife almaya dayanır. Lakin ortada açık, silahlı mücadeleyle yaşanan bir kopuş vardır. Misak-ı Milli emperyalist bölme planına reddiyedir, ama aynı zamanda eski imparatorluk statüsünün de terk edilmesidir. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sloganı modern çağa uygun, yeni bir ilkedir. Modern devletin hanedan adıyla değil bir ulus adıyla kendini ortaya koyması devrim niteliğindedir. Osmanlı’nın son on yıllarındaki arayışlar, Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık toptan Cumhuriyet’le aşılmıştır. Yeni düzene eskisine sığmayacak bir kamuculuk içkindir. Osmanlı’nın biçimsel düzeltmelerle sürdüğü tezi, radikal görüntülü bir “devrimi itibarsızlaştırma” girişimidir. Bu saptama, halk kitlelerinden ölesiye korkan, yıllar sonra Cumhuriyet’in meclisinin çatısı altında “Ayaklar baş olmaz” diyecek cüreti bulan gerici damarların yeni düzene tutunduğu gerçeğini görmezden gelmek değildir. Cumhuriyet’in kendi soluna karşı kurduğu baraj, sınıf mücadelelerinin ve dengelerin ürünüdür. Giderek Cumhuriyet’in altını oyan da budur. Bizim devrimimiz, tarihsel olarak biricik kararlı Cumhuriyetçi güçten, emekçi halkın örgütlü enerjisinden kendini yoksun bırakan bir burjuva devrimidir. Ancak bu da devrimi devrim olmaktan çıkartmaz, yalnızca her yeni on yılda dramatik biçimde kanıtlandığı gibi güçten düşürür.

Cumhuriyet'in hata olmadığının kanıtı!

Cumhuriyetin, hatta 19. yüzyıla yayılan modernleşme sürecinin tamamının kapanması gereken bir parantez olduğu bugün siyasi iktidarın resmi tezi. Bu tez ikide bir dile getiriliyor, ama hep kaçak güreşiliyor. 

Türkiye karşıdevrimciler tarafından yönetiliyor. Büyük sermaye, emekçi halkı köleleştiren bu rejimden mutlak biçimde yararlanıyor ve karşıdevrim tarafından temsil ediliyor. İktidar mekanizmaları, Meclisten yargıya, akademiden orduya dönüştürüldü. Ama toplumun çoğunluğunun ikna olmadığı, kâh siyasal krizler biçiminde kâh tepkiler biçiminde, ama çoğunlukla yaygın memnuniyetsizlikle dışa vuruluyor. Örgütlü olmayan, politik önderlikten yoksun bir “nesnel mücadele” sürüyor. 

Halk kitlelerinin örgütsüz, programsız halde ve karşılarında en az çeyrek yüzyıllık bir devlet iktidarının varlığına rağmen teslim bayrağını çekmemesi, başlıkta yazan sorunun en güçlü yanıtıdır. Düzen siyasetinde Cumhuriyet’e sahip çıkan bir dinamik ortaya çıkmıyor ama toplum tarihsel kazanımlarından geriye süpürülemiyor. 

Bu durum, devrimin ayağa kalkmasının, yıkılanın bir emekçi cumhuriyeti olarak yeniden kazanılmasının nesnel olarak mümkün olduğunu göstermiyorsa ne olabilir ki? 

Eksik olan bellidir. Devrim örgütlü bir güce dönüşmelidir. Solun devrim kavramına yabancılaştığı dönem kapanmıştır. Şimdi devrime kazanmanın zamanıdır.

ortaklasa_sayi_1_kapak
Ortaklaşa

İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.