Bana yasal, sana yasak: Siyaset alanının daraltılması
Toprak Karacabeyli
Çatışan çıkarlar üzerine kurulu kapitalist toplumda, “siyaset üstü” tanımı “doğa üstü” gibidir, dolu zannedilen boş bir kümeyi tanımlar. Bu toplumsal düzende hiçbir ilke, olgu ya da eylem farklı çıkarlara sahip aktörlerin üzerinde müzakere ve/veya mücadele etmesine önsel olarak kapalı değildir ya da tüm aktörlerin uzlaşmasıyla kalıcı biçimde kapanmaz. Öte yandan herhangi bir konu, bir aktör ya da ittifak içerisindeki aktörler grubu tarafından başka aktörlerin siyasi faaliyetine kapatılabilir. “Siyaset alanının daraltılması” dediğimiz şey budur.
Bu mesele düzen siyasetinde genelde hayli dar bir “otoriterleşme” başlığında tartışılır. Öte yandan siyaset alanının daraltılmasına yönelik bu “kapatma” işlemlerinin pek çoğu (bu işlemler hukuki ve/veya fiziksel zora dayalı olsa da) düzenin kendisi tarafından antidemokratik görülmez. Örneğin pek çok Avrupa ülkesinde komünist parti kurmak, komünizmin tarihsel sembolü olan Orak-Çekiç’i veya andıracak sembolleri siyasette kullanmak yasa dışıdır ya da yasaklanmaya çalışılmaktadır ve bu, “anayasal demokrasiyi korumak” gibi kılıflara uydurulmaktadır. Özetle “otoriterleşme” tanımı, siyaset alanının daraltılmasına yönelik girişimlerin yalnızca liberal ideolojinin uygun bulmadığı kısmını kapsar.
Biz liberal olmadığımız için, bu kısa yazıda, Türkiye’de devleti elinde bulunduran ve merkezinde AKP ile Erdoğan’ın durduğu gerici ittifakın, üzerine eğreti bir hukuk kıyafeti giydirilmiş keyfi ideolojik baskıcılığını ve yasakçılığını bir “otoriterleşme” değil; siyaset alanının daraltılmasına yönelik kapsamlı bir girişim olarak ele alacağız.
Her etapta yeni suç ortakları
Son aylarda bu konu neredeyse sadece genel olarak CHP ve özel olarak Ekrem İmamoğlu ile yakın ekibine yönelik yargı operasyonları bağlamında tartışılıyor. Ne var ki yirmi üçüncü yılını doldurmak üzere olan AKP iktidarının tarihi tümüyle bir “operasyonlar tarihi” olarak okunabilir ve yürürlükte olan operasyona göre alt dönemlere ayrılabilir. Ergenekon-Balyoz davaları, Gezi Davası, BDP-HDP-DEM Parti’ye yönelik davalar, kayyum atamaları ve benzeri baskılar, Fethullahçı tarikata yönelik tasfiyeler ve şimdi CHP’ye yapılan yargı operasyonu bunlar içerisinde görece büyük ölçekli olanları; tam bir liste oluşturulması ise yazımızın sınırlarını aşar.

Özetle AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana benimsediği siyaset pratiğinin temel yöntemi, dönemsel ihtiyaçlara göre belirli konulardaki siyasi doğrultunun “siyaset üstü” mertebesine yükseltilmesi, bu doğrultuda yol alınmasına tehdit oluşturan aktörlerin ise zorla yasal siyaset alanının dışına itilmesi oldu. Burada tek araç hukuki baskı değildi. Örneğin birinci iktidar döneminin çapası olan Avrupa Birliği üyeliği hedefi, benzer bir başlıktı. Bu hedefi sorgulayanlar hukuksal baskıya değil ama ideolojik teröre maruz bırakılıyor, AKP’nin önüne yatan liberallerin “faşist, nasyonal sosyalist, barbar, Ergenekoncu…” biçimindeki hakaret ve saldırılarına hedef oluyordu.
Dolayısıyla bir örüntü daha tespit edebiliyoruz: AKP iktidarının her siyasi açılımı yeni bir ittifak matrisine dayandırılıyor ve bu müttefikler mutlaka hasımlara çekilen operasyona da ortak ediliyor, hatta tetikçilere dönüştürülüyor.
Mesele CHP değil, yeni rejimin yerleştirilmesi
AKP’nin uzun iktidarı Türkiye’de bir karşıdevrim ve rejim değişikliği süreciydi. Türkiye’nin sermayedar sınıfının çıkarları doğrultusunda 1923’te kurulan Cumhuriyet’in ilkeleri devletten dışlandı, bu ilkeler doğrultusunda oluşturulan kurumları yok edildi ve bürokraside bu sürece direnen kim varsa tasfiye edildi.
Tüm bunlar olurken Türkiye’de sermaye siyasetinin en önemli unsurlarından biri olan CHP’nin üstlendiği temel görev, toplumda bu karşıdevrim sürecinin yarattığı öfkeyi pasifize etmek ve sürecin sekteye uğratacağı biçimde düzen dışına çıkmasını engellemek oldu. Bunun için zaman zaman CHP’ye de ayar çekildi ve parti sürekli olarak karşıdevrim ile toplumun ilerici kesimleri arasında bir tampon olarak konumlandırıldı.
Ne var ki emekçi halkın büyük bir bölümü karşıdevrimi engelleyemese de kabullenmedi. Öte yandan toplumun bu kesimi zaman zaman (örneğin 2013 Haziran’ında) çok radikalleşse de, devrimci bir yönelim benimsemedi ve CHP, karşıdevrimin yancısı olmasına rağmen toplumun bu kesiminin oy verdiği, umut bağladığı parti olmaya devam etti.
Zamanla Cumhuriyet’in yıkımı tamamlandı, iş yeni rejimin kurulup yerleştirilmesine geldi ve kısa sürede bunun yıkımdan çok daha çetin bir iş olduğu ortaya çıktı. Zira Cumhuriyet’e düşman tüm yerli gerici aktörlerin ve emperyalist odakların, iş yenisinin kurulmasına geldiğinde süreci bütününü kararsızlaştıracak biçimde kendilerine yontma çabaları şiddetlendi. Gerek AKP ile MHP arasında gerekse AKP içinde giderek üstü örtülemez hale gelen çekişmelerin, Kürt sorununda ve dış politikada alınan keskin virajların ve başka pek çok tuhaflığın açıklaması bu.
CHP’ye çekilmekte olan operasyonların gerekçesi de bu. Mesele salt Erdoğan’ın ömür boyu başkan olma çabası falan değil. Halkın karşıdevrimi kabullenmeyen kesiminin oylarının yanına, on yılların aşırı sermaye birikiminin tüm çelişkisini halkı yoksullaştırarak tahliye etmeye kalkan Mehmet Şimşek politikalarının yarattığı tepki oyları eklenince CHP, siyasetinin doğrultu ve çekiciliğiyle hiç alakası olmayan biçimde birinci parti haline geldi. Kendi iç çelişkilerini taşımakta bile zorlanan karşıdevrim ittifakının bir de seçim yenilgisi alması, hatta bunun ihtimalinin belirmesi dahi bir çuval inciri berbat etme potansiyeli taşıyor. Bu yüzden karşıdevrim sürecinin muhalefet edilemez, sorgulanamaz, bütünüyle “siyaset üstü” bir şeye dönüştürülmesi gerekiyor.
Öte yandan CHP’nin ne karşıdevrimi durdurma derdi ne de AKP’ninkine alternatif bir Cumhuriyet projesi var. Bu yüzden karşıdevrimi kabullenmeyen toplumsal kesimlerin bu kabullenmeme halinin ötesine geçmesi, yeni ve devrimci bir Cumhuriyet projesinin etrafında birleşmesi gerekiyor. Türkiye Komünist Partisi tarafından önerilen, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi, Cumhuriyetçiler Kurultayı gibi platformlarda tartışılan laik, bağımsız, devletçi halk cumhuriyeti karşıdevrimin püskürtülmesini sağlayacak bir model önerisi olarak sahiplenilmeyi bekliyor.
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.