Mutlu ölmüş bir Cumhuriyetçi
Mesut Odman
Yakından tanırdım. Benden çok büyüktü Mehmet Cemal Bey. Cumhuriyet ile yaşıt. Anadolu’nun doğuya doğru açılan bir yöresinde, gariban ama güzel bir kasabada doğmuş. Büyükten küçüğe doğru sayıldığında sekiz kardeşin üçüncüsü ve tek okumuşu. Doğumundan önce babasının geleceğini belirlediği bir öykü anlatmıştı söyleşilerimizin birinde. Bana biraz tuhaf görünmüştü.
Bir gün babası, annesi, bir de teyzesi ile onun eşi, yer sofrasında oturuyorlar. Annesi üçüncü çocuğuna hamile. Oysa, ondan büyük olan teyzesi çocuk sahibi olamıyor. Babası, herhalde keyifli bir günüymüş, “Bu çocuk kız da olsa oğlan da olsa sana vereceğim baldız, söz” diyor. Sözünde duruyor. Böylece, daha üç beş aylıkken baba evinden ayrılıyor bizim dostumuz.
“Dostumuz” deyişim, onun oğlu ile yıllar sonra hem toplumda hem üniversitede sınıf arkadaşı oluşumuzdan. Zaten Mehmet Cemal amca ile tanışmam da oğluyla arkadaşlığım aracılığıyla olmuştu. İkimiz birlikte, bazen de tek başıma onunla görüşür, dertleşirdik. Cumhuriyet’in en çok Köy Enstitüleri bilinmekle birlikte, onlar kadar övülüp öne çıkarılmamış meslek okullarının birinde yetişmiş, ülkenin en doğusundan en batısına kadar her yerinde çalıştıktan sonra, yasalar ve sağlığı açısından herhangi bir engel yokken, “Ben bu namussuzlara daha fazla tahammül edemeyeceğim!” diyerek 25 yılını tamamlar tamamlamaz emekliliğini isteyip ayrılmıştı. En ağır sövgü sözü “namussuz” olan bu adam, çalışma hayatının son günlerine doğru “Bu herifler beni küfürbaz yaptılar!” diyordu.
Bizimle konuşurken yinelemekten bıkmadığı iki öğüdü vardı. Birincisi, “Emek vermeden bir lokma ekmek bile almayın” derdi; “ne kendinize ne çoluk çocuğunuza…” İkincisi, “Çok işitirsiniz, devletin malı deniz, yemeyen domuz derler. Bunu diyenin ya ağzının ortasına yumruğu yapıştırın ya da, gücünüz yetmiyorsa, hemen uzaklaşın oralardan.”
Hey gidi Mehmet Cemal amca hey! Kim bilir kaç kez yumruğunu yapıştırmak isterken kendini tuttuğun rezillerle aynı yerde bulunduktan sonra dayanamayıp verdin dilekçeyi, çektin gittin. Domuzlar devam ettiler.
Önceleri, oğluna da bana da, “Evladım, bırakın şu komünistliği, bizim memlekette yürümez bu işler!” diye korumacı, ama öfkeli öğütler vermekten geri durmazdı. Sonraki yıllarda, kızgınlığı yakınlığa dönüşmüştü. Ölümüne doğru son ziyaretlerimizden birinde bize söylediklerini hiç unutamıyorum.
“Siz haklıymışsınız çocuklar!” demişti. “Cumhuriyeti kurmakla iyi etmesine iyi etmişler bizim büyüklerimiz de ilerlemeyince olmuyor. Durduğun yerde durursan, koruyup kollamayı bile beceremiyorsun. Bana hep anlatırdınız ya, yeni bir düzen gerek, kimsenin kimseyi sömürmediği bir düzen, falan filan… Bırakın bu ağızları derdim. Aklıma yatmadığından değil, başınıza iş açarlar diye… Açmadılar mı? Açtılar. Açtılar da ne oldu? İşte karşımda duruyorsunuz sapasağlam. Çalıp çırpmadınız, kimseleri soyup soğana çevirmediniz. Hep birlikte şu güzelim memleket için uğraşıp duruyorsunuz. Keşke yirmi beş otuz yaş genç olsaydım şimdi, peşinize düşer gelirdim. Siz yolunuza devam edin çocuklar. Yalnız, bana gücenmeyin de, elinizi biraz çabuk tutsanız iyi olur!”
Doğru söze gücenilir mi hiç, demiştik ikimiz birden.
İlk sayının dosya konusu Cumhuriyet. Bu dosyada kuruluş sürecinin kazanımları ele alınıyor, özellikle yeni çözüm sürecinde yeniden ve yenilenerek gündeme taşınan argümanlara yanıt verilirken tarihsel gelişmeler kendi koşulları içinde değerlendiriliyor.