Tutuklu gazete seçkisi-2

İkinci sayısı 11 Ocak'ta yayımlanan Tutuklu Gazete'den seçtiğimiz makaleleri soL okurlarıyla paylaşmayı bugün de sürdürüyoruz.
Cuma, 13 Ocak 2012 09:55

Her yer iktidar kokusuyla dolduğunda…
Mustafa BALBAY

Silivri 1 No’lu F Tipi Cezaevi
Tecrit Hücresi
İSTANBUL

Kızılderili reisi Seattle’ın, yaşadığı toprakları ABD yönetiminin satın almak istemesi üzerine 1885’te Amerikan Başkanına yazdığı mektup küresel değerdedir. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına karşın hâlâ güncelliğini korumaktadır.

O mektubun küçük bir bölümünü paylaşmak isterim:

“Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının pırıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, ak kumsallı kıyılar, karanlık ormanları ve çayırları örten buğu, halkımın anılarının ve yüzlerce yıllık deneyimlerinin bir parçasıdır.

Ormanlardaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır. Biz buna inanırız…

Bir gün bakacaksınız ki, göklerdeki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş… Her yer insan kokusuyla dolmuş.

İşte o gün insanoğlu için yaşamının sonu ve varlığını sürdürebilme savaşımının başlangıcı gelip çatmış olacak…”

Kızılderili reisinin doğanın dengesine, güzelliğine, bütün canlıların bir arada yaşamasının insan için önemine vurgu yapan bu mektubu demokrasiye de uyarlanabilir.

Demokrasinin ayakta kalması da tıpkı doğada olduğu gibi bütün canlıların birbirini tamamlayan varlığına bağlıdır. Doğadaki ırmaklar, ağaçlar, canlılar gibi demokraside her kurum ötekine hayat verir. Hiçbiri tek başına bir önem ifade etmez. Her bir kurum ötekiyle birlikte vardır.

Eğer bir iktidar, “demokrasinin tek kurumu benim. Benden başkası yoktur. Her kurum benimle birlikte vardır” derse, orada erozyon başlamış, denge kaymış, pek çok kurum fiilen ölmüş demektir.

Bugün Türkiye’de iktidar sahipleri böyle bir konumdadır.

Bir iktidar kendi sesi dışındaki tüm sesleri yok etmeye başladığı gün kendi varlığı da tehlikeye girmiş demektir.

Medyanın susturulması doğada oksijenin bitmesi demektir. Böyle bir ortamda en güçlü canlı bile ayakta duramaz.

Türkiye’de her yer adım adım iktidar kokusuyla dolmaktadır…


(fog) (x) = terörist = r (x)
Bedri ADANIR

Diyarbakır D Tipi Cezaevi
I-6 Koğuşu
DİYARBAKIR

Mehmet Aras’ı (*) saygıyla anıyorum…
A = {Kürtler, Sosyalistler, Demokratlar}
B = {Zanlılar, Sanıklar, Teröristler}
f: Terörle Mücadele Kanunu (TMK) (Buna Toplumla Mücadele Kanunu da diyebiliriz.)
g: Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu (Buna da KCK’yle, Devrimci Karargah’la ilintilendirme zanaatı diyebiliriz.)
r: f ve g fonksiyonların uyum içinde çalıştığı bileşke bir fonksiyondur.
f, g ve r, A’dan B’ye birer fonksiyondurlar.
r bileşke fonksiyonuna ‘devlet güvenlik düzeneği’ de diyeceğiz bu yazıda.
Şimdi bu düzeneğimizin nasıl çalıştığını gösterelim. Bunun için önce A’dan bir eleman seçeceğiz. Bu eleman, Hatip Dicle olsun.
bedri-adanir_fogx_tablo-1_2.jpg
r (Hatip Dicle) = terör suçlusu
bedri-adanir_fogx_tablo-2_2.jpg
Adım adım gösterecek olursak
1. Adım: g (Hatip Dicle) = terör zanlısı
(Burada polis devrededir. Polis, Hatip Dicle’yi gözaltına alır ve “KCK’yle ilintilendirme zanaatını” icra etmeye başlar.)
2. Adım: f (terör zanlısı Hatip Dicle) = sanık
(Bu kez devrede hâkim ve savcılar vardır ve toplumla mücadele başlar. Derken yerel mahkeme hükmünü açıklar, yüksek mahkeme de bu hükmü yasaya, hukuka uygun bulur. Böylece Hatip Dicle, artık “terör suçlusu”dur.)
3. Adım: Bu uygun bulma durumundan Yüksek Seçim Kurulu’nun bir vazife çıkarması icap eder ve 12 Haziran 2011’deki genel seçimlerde 80 bin civarında oy alan Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürülür. (Hatip Dicle OUT, Oya Eronat IN yani)
***
Şimdi de A’dan başka bir x elemanı seçelim. Bu x elemanı, Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü öğrencisi Sinan Kaplan (**) olsun.
r kuralına göre
r (öğrenci Sinan Kaplan) = terörist olur.
r fonksiyonunun resmi işleyişi, temyiz davasının sonucuna kadar, g (Sinan) = zanlı sonra f (zanlı Sinan) = sanık temyiz davasının sonucuna göre ise genellikle r (öğrenci Sinan) = terör suçlusudur.
Ancak biz bu resmi işleyişe itibar etmeyeceğiz… Çünkü bu işleyiş, hukuki, yasal kılıf uydurmak marifetiyle boş bir meşrulaştırma çabasından öte bir şey değildir ve biz biliyoruz ki, hukuki olan, yasal olan her zaman (Türkiye’de, özellikle mevzubahis TMK ise, çoğu zaman) meşru değildir.
Yanı sıra Sinan Kaplan, Kürt, Gewerli (Yüksekovalı) bir öğrencidir ve katıldığı protesto eylemi Ankara’da değil -yargılanması da Ankara’da değil- Amed’dedir (Diyarbakır).
Hâl böyleyken ne olacaktı başka? “Tetörist” etiketiyle yaftalanan Sinan tutuklanmayıp, Cumhurbaşkanlığına aday mı gösterilseydi? Daha neler, değil mi?
***
A kümesinden seçtiğimiz her eleman için bir başka BDP’li, bir SDP’li, başka bir öğrenci veya bir gazeteci için işlem, aynı işlemdir:
r (x) = terörist yani r (devlet güvenlik düzeneği), tuttuğunu “terörist”likle yaftalar ve hapishaneye tıkar. Çarkına çomak sokulmadıkça da, tıkır tıkır çalışır…
Bu düzenek neye benziyor biliyor musunuz?
Koca bir dev(let) düşünün. Upuzun kolları, büsbüyük elleri var. Önünde içi siyah boya dolu kocaman bir kazan duruyor. Hemen arkasında da geniş, derince bir kuyu var.
Bu koca dev işaret edilenleri tutup tutup kazana daldırıyor ve başının üstünden arkasındaki kuyuya artıyor.
r düzeneği, aşağı yukarı böyle çalışıyor işte.
Ancak korkulmasın bu devden ve bu devi kumanda edenlerden. Çünkü zulüm, zalimin korkusudur, esasında…
Korkaklardan korkulur mu hiç?

" Asker, tartışmamız sırasında, 'adını söyleyip, istersen şikâyet edebilirsin, ben görevimi yapıyorum,' deyince, ben de, 'siz böyle mi hizmet ediyorsunuz vatana? Sınav kâğıdını -üzerine her ne yazılmış olursa olsun- imha etmek midir vatana hizmet? Yazık! İnsanlar “tanrı parçacığı”yla uğraşıyor, siz benim kâğıdımla…' dedim"

YAZININ ÖYKÜSÜ
16 Aralık 2011’de, Mavi Ring ile Analitik Geometri ve Matematiksel İstatistik derslerinin sınavlarına girmek üzere Dicle Üniversitesi’ne götürüldüm. (Kaç öğrenciye nasip olur ‘özel araç’la ve başlarında komutanları, onlarca askerin koruması altında okula götürülmek, sınava girmek ve geri getirilmek, değil mi? Hatta iyimser bakıp, Mavi Ring’i “okul servisi”ne de sayabiliriz.) Matematik Bölümü’ne 2005’te kayıt yaptırdım. (Gerçi ben soranlara 7. sınıftayım, diyorum. Böylesi, “Tembel! Yedi yıldır bitirememiş okulu!” sözlerini duymamı önlüyor bazen.) Sonra iki yıldır da tutukluyum. Bazı derslerin sınav soruları hakkında hiç fikrim olmuyor, yani cevaplayamıyorum soruları. Cevaplayamayınca da, tutuklu öğrencilerin yaptığı gibi, bazen hocaya mektup yazıyorum, bazen de niçin tutuklandığımı (hocalarımız merak edebilir bunu. Nitekim merak, bilim insanları için önemli bir dürtü) anlatıyorum. 16 Aralık 2011’deki sınavlarda da, Terörle Mücadele Kanunu’nu matematiksel olarak izah ettim ve eleştirdim. “(fog) (x) = terörist” başlıklı yazı da oradan çıktı. Sınav bitti ve asker aldı kağıdımı, şöyle bir baktı ve diğer askere uzatıp, “Bir bak, alâkasız şeyler yazılmışsa, güvenlikçiye ver, (hocalarımız başımızda durma zahmetine katlanamıyorlar kâğıtları verip, askerlere “bitince güvenlikçiye teslim edersiniz,” diyorlar. Hepsi öyle değil tabii. Çoğu, diyebiliriz ama…) o da imha eder, hocayla öyle konuştuk,” dedi. Daha önceki bir sınavda, birlikte sınava girdiğimiz arkadaşım (o da matematik öğrencisi, 2008 girişli, İsmet Akan) kâğıtlarımızın hocaya teslim edilmediğinden şüphelenmişti ancak emin olamamıştık. Sorduğumda “kâğıtlarınızı verdik,” deyip, kestirip atmıştı asker. Yalnız o gün, açıkça imha edileceğini söyledi asker. Tepki gösterdim, “Bu işgüzarlıktır, hakkınız, yetkiniz yok buna,” dedim. Baktım dinletemiyorum, kendim yırttım kâğıdı ve diğer sınav kâğıdıyla birlikte, o esnada sınıfa giren diğer dersin hocasına verdim. Asker, tartışmamız sırasında, “adını söyleyip, istersen şikâyet edebilirsin, ben görevimi yapıyorum,” deyince, ben de, “siz böyle mi hizmet ediyorsunuz vatana? Sınav kâğıdını -üzerine her ne yazılmış olursa olsun- imha etmek midir vatana hizmet? Yazık! İnsanlar “tanrı parçacığı”yla uğraşıyor, siz benim kâğıdımla…” dedim ve karşılığında “Ben böyle hizmet edildiğine inanıyorum,” cevabını aldım. Askere en son, “o sınav kâğıtlarına yazdıklarımı sadece hocalarım okuyacaktı, engellediniz. Bu defa o yazdıklarımı gazeteye göndereceğim, binlerce insan okuyacak işte bunu engelleyemeyeceksiniz,” dedim. Sonuç: İşte yazı “(fog)(x)=terörist” ve yazının öyküsü. Hocamdan ricam, lütfen değerlendirsin yazdıklarımı (kâğıdı yırtmıştım ya, okuyamamıştır.)…

Derken, sabah DİHA’ya baskın haberiyle uyandım (20 Aralık 2011). Muhabirler gözaltına alınmış. Ölüm, gözaltı, tutuklamalarla işte 90’lı yıllar, işte Çiller…

(*) Mehmet Aras, “Hayata Dönüş” katliamının 11. yıldönümünde, Erzurum H Tipi Cezaevi’nde, tahliye edilmeyip, tedavisi engellenerek katledildi. Aras, kanser hastasıydı ve 63 yaşındaydı.

(**) Dicle Üniversitesi’nin 50’yi aşkın öğrencisi, bazıları, mesela Sinan üç yıldır tutuklu ve “ana akım” medyadan neredeyse hiç kimse, Hopa davasından tutuklu öğrencilere gösterilen ilginin yarısı kadar bile ilgi göstermemiştir bu öğrencilere.


Türkiye kendi “baharını” bekliyor
Coşkun MUSLUK

Silivri 2 No’lu L Tipi Cezaevi
B-9-Alt Koğuşu
İSTANBUL

Ben gazeteci değilim. Hemen, “Onlar gazeteci değil, terörist!” diyen hükümet yetkililerinin haklı olduğunu sanmayın sakın! Benimki, profesyonel mesleğimin gazetecilik değil, akademisyenlik olması yalnızca… Yoksa sözcüğün sözlüklerdeki anlamıyla alınacak olursa, gazete türünden yayınlara yazı yazan biri olarak, ben de “gazeteci” sayılıyorum. Buysa, esas mesleğimin sadece bir yanını oluşturuyor. Sözün özü, esasen, müdahil olmak ve değiştirmek arzusuyla üniversiteyi mesken tutup bırakmayanlardanım müdahil olmak ve değiştirmek, anlayabilmekten ve anlayabilmekse, bilmekten geçiyor.

Yıllardır, en çok yaptığım iş, kitap ve makale okumak oldu. Son dokuz yılda ise, daha çok yabancı dilde yazılmış kitap, makale ve raporları okudum. Dünyaya bakıp Türkiye’yi, Türkiye’ye bakıp dünyayı anlamak, anlamlandırmak gibi büyük bir hevesle girdiğim Uluslararası İlişkiler alanında, önüme en sık çıkan başlıklardan biri, “Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri” ve dolayısıyla “AB’ye tam üyelik süreci” oluyordu. Türkiye’nin yıllar içinde ne kadar da demokratikleştiği, fakat bu sürecin belli kimi musibetler sonucu kȃh yavaşladığı kȃh engellendiği yönünde onlarca, belki de yüzlerce metin okuyup tartışmalar, çalışmalar yapıyorduk. Bunlar arasında, yeri en sağlam olanlarsa, AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu tarafından “tam üye adayı” statüsüne sahip ülkelere dair hazırlanan, “ilerleme raporları” oluyordu. Bunlardan Türkiye’ye dair olanlarını, çıkar çıkmaz ve muhakkak okuyorduk.

AB İlerleme Raporlarında Türkiye
Avrupa Komisyonu bünyesindeki Genişlemeden Sorumlu Komiserlik tarafından Türkiye hakkında hazırlanan ilk rapor, zindanda teyit etme imkȃnından yoksun olduğumdan belleğime dayanarak yazıyorum, 1998 yılında hazırlandı. AB, Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ısrarları karşısında daha fazla nazlanmamış, sonuncusuna “tam üye adayı” statüsünü bahşedivermişti. Türkiye tarafı Rum Yönetimi’nin, Kıbrıs’ın bütününü temsilen “üye adayı” yapılması nedeniyle de Kıbrıs üzerinde Türkiye’nin sahip olduğu “garantörlük” hakları gereği, henüz Türkiye’nin üye olmadığı bir örgüte üye yapılmasının Londra ve Zürih Antlaşmaları’na açık aykırılık teşkil edeceği gerekçesiyle de fazlasıyla kızgındı. Bu nedenle, Lüksemburg Zirvesi’nde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne bahşedilen “tam üye adayı” statüsü, daha “adaylık” statüsü verilmemiş Türkiye için sanki adaymışçasına, “Progress Report” denilen, ilerleme raporlarının hazırlanmaya başlamasıyla dengelenmeye çalışıldı. Zaten bir yıl sonra, kızgın görünmeye devam eden, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Helsinki Zirvesi’ne de katılmayınca, bizzat Javier Solana’nın Türkiye’ye gelerek koluna takıp götürmesiyle toplantıya katılacak ve Türkiye de “tam üye adayı” statüsünü elde edecekti. İşte ilki doğrudan politik koşulların ve gelişmelerin bir ürünü, hatta İngilizce sözcükle bir “lipservice”, “sus payı” da diyebiliriz, olarak yayımlanmış ilerleme raporları, o günlerden bu yana, her yıl çıkmaktadır.

AB ilerleme raporlarının, yıllarca en temel eleştiri konularını oluşturmuş kimi başlıklar vardı ki, bunlar zaman içinde, en azından şeklen, kaldırılmak zorunda kalınıyordu. İlk akla gelenlerden biri, Devlet Güvenlik Mahkemeleriydi. Olağanüstü yargılama usullerine sahip DGM’ler, üye yapılarıyla da eleştirilere konu oluyordu ve nihayet, önce DGM’lerdeki askerî yargıçlar üyelikten çıkarıldı ve daha sonra, DGM’lerin kendisi kaldırıldı. Aslında, DGM’lerin yerlerine kurulan Özel Yetkili Mahkemeler, aynı olağanüstü yargılama usullerini devam ettiriyorlardı. Bir diğer kadim eleştiri ise Hȃkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısına yönelikti ve Kurul’a, doğrudan bir hükümet yetkilisi olarak, Adalet Bakanı’nın başkanlık etmesi ve ayrıca Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın da katılması, yargı bağımsızlığını tahrip edeceğinden, yeriliyordu. Bunları değiştirmek, dahası Anayasa Mahkemesi ve diğer iki yüksek mahkemenin yapılarının değiştirilmesi, AKP hükümetlerine nasip oldu.

Batı Destekli & Yeni “Hukuk” Rejimi
Onuncu yılına girmiş bulunan AKP iktidarı, birtakım politik nedenlerden dolayı, daha önce eşine az rastlanır bir uluslararası desteği de arkasına almış olarak tüm bu eleştiri konusu başlıklarda, hayatî önemi haiz değişiklikler gerçekleştirdi. Bu değişiklikler ülkede benzerine ancak 12 Eylül öncesi rastlanabilecek bir cepheleşmeyi büyütürken diğer yandan, yargı erki başta olmak üzere tüm bir devlet aygıtını AKP’nin basit bir uzantısı hȃline getirdi ve bu yeni rejimin önünde birer ayak bağı olduğu düşünülen kim varsa, artık birer “aparatçik” niteliğindeki kolluk gücü ve yargı vasıtasıyla, cezaî soruşturmalara konu edilmesine ve hatta zindanlara atılmasına neden oldu. Bir zamanlar HSYK toplantılarına Adalet Bakanı ve Bakanlık Müsteşarı’nın katılımını bile eleştiri konusu eden Avrupa Birliği söz konusu AKP iktidarı olunca herhangi bir değişikliğe uğramamış bu durumu eleştirmek şöyle dursun yüksek mahkemelere doğrudan parlamento çoğunluğu tarafından üye atanması (*) atanan hükümete yakın üyelerin, mahkeme başkanı seçimlerinde “blok oy” kullanarak bir parti gibi hareket etmeleri ve tüm bunlar sayesinde kurulan yeni “hukuk” düzeninde, hiçbir suçu olmayan insanların, telefonları dinlenerek ve önce konulup ardından bulunan sahte birtakım dijital dosyalar “delil” gösterilerek, yıllarca hapislerde tutulması gibi pek çok vahim gelişme karşısında bile herhangi bir ses çıkarmamıştır. En son, bu yıl yayımlanan ilerleme raporunda bile, “Ergenekon ve Balyoz davalarının bir fırsat olduğu” yollu yorumların bulunduğunu gazetelerden okumuş bulunuyoruz. Kolluk gücü ve yargının AKP’nin birer uzantısı hȃline getirilmesine herhangi bir itirazı bulunmayan Avrupa Birliği’nin, bu yeni “hukuk” düzeni tarafından kurgulanan ve sözcüğün bütün anlamıyla birer “kurgu” olan bu davalara da esaslı bir itirazı bulunmuyor.

"Öcalan’ın avukatlarından, “Ergenekon” davası ilk başladığında Kürtler adına derhal “müdahil” olmuş Ayşe Batumlu’nun “KCK” soruşturması üzerinden “Ergenekon” ile ilişkilendirilmesi, yeni despotik rejimimizin karakterine dair öğretici, fakat fazlasıyla trajik birer örnek oldular."

Batı’nın Esastan Uzak Eleştirileri
Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde, önce Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerry Buzek ve bundan bir hafta kadar sonra da ABD Başkan Yardımcısı Joseph Biden, Türkiye’ye birer ziyarette bulundular. Buzek, yeni rejim ve onun “hukuk” düzeniyle ilgili genel sorunu, daha zararsız gördüğü “tutuklu gazeteciler” meselesine indirgemeyi tercih ederken, Biden ise yalnızca basına kapalı görüşmelerinde dile getirmeye dikkat ettiği eleştirilerini “tutuklu milletvekilleri ve gazeteciler” ile sınırlandırma yoluna gitti. Bu eleştiri ise yüksek “özgürlük” veya “adalet” duygularından değil, politik nedenlerden ötürü sonsuz kredi açtıkları AKP iktidarı eliyle yürütülen rejim değişikliği hamlesinin ve en çok yeni AKP rejimi eliyle uygulamaya koydukları bölgesel projelerinin, fazlaca göze batan vakalar nedeniyle sekteye uğramaması için dillendiriyorlar. Bir diğer etkense, daha düne kadar bu davalara gözü kapalı destek olmuş kesimlerden insanların bile, yeni politik konjonktür elverir elvermez, oluşturulan çuval davalara dahil edilerek hapse atılmaları oldu. “Derin devletin tasfiyesine girişildiğini” düşünüp eleştirileri yalnızca “davanın yanlış yöne sapmış olması” ile sınırlı olan Ahmet Şık gibi gazetecilerin doğrudan “Ergenekon” çuvalına atılıvermesi veya Öcalan’ın avukatlarından, “Ergenekon” davası ilk başladığında Kürtler adına derhal “müdahil” olmuş Ayşe Batumlu’nun “KCK” soruşturması üzerinden “Ergenekon” ile ilişkilendirilmesi, yeni despotik rejimimizin karakterine dair öğretici, fakat fazlasıyla trajik birer örnek oldular.

Milyonlar “Baharı” Bekliyor
Oysa rejimin karakteri daha 2007 yılında sokaklara dökülmüş milyonlar tarafından, haklı olduğu artık iyice anlaşılmış bulunan bir önyargıyla haber veriliyor, adeta haykırılıyordu. Türlü çiçek isimleriyle bezedikleri Renkli Devrimler’inden, Arap Bahar’larına koşturup duranların, süreç teklemeye başlayınca, dostlar alışverişte görsün kabilinden yükseltmeye başladıkları eleştiricikleri, Silivri’de yıllardır nahak yere özgürlüklerinden yoksun yatanları geçtim, o milyonlara kabul ettirebilir misiniz? Yanıtı basittir: Şimdi susmuş görünen o milyonlar, renk körü de değil, mevsimlere de aldanmıyor. Zira iktidardaki onuncu yılını doldurmak üzere olan AKP yönetimi intikam hisleriyle dolu olduğu laik ordunun mensuplarından akademisyenlere, politikacılardan gazetecilere, muhalif partilerin yönetimindeki belediyelerin idarecilerinden yeterince avucuna alamadığı spor kulüplerinin yöneticilerine ve protestocu gençler ile öğrencilerden Kürt aktivistlere kadar kendi “Yahudisi” saydığı binlerce kişiyi hapislerde “toplayarak” cumhuriyetçi milyonları yeterince haklı çıkarmış bulunuyor. Cumhuriyetçi milyonlar, bu tehlikeyi çok önceden meydanlarda haykırarak haber verirken, kendi başlarınaydılar. Dahası, dünya basını tarafından da “kendi ayrıcalıklı konumlarını kaybetmekten korkan laik elitler olmak ve darbe peşinde koşmak” ile itham ediliyorlardı. Asıl darbenin kimler tarafından ve kimlere karşı yapılmış olduğu ise artık meydandadır. Dolayısıyla, şimdilik susan milyonlar, yürümeleri gerektiği gün, yine kendi başlarına ve Batı’ya hiç güvenmeksizin yürüyeceklerinin farkındalar. Türkiye’nin modern birikimi, kendi baharını yine bizzat kendi elleriyle getireceği güne hazırlanıyor.

(*) “Milli iradenin yargıya yansıması” sloganıyla savunulan, yüksek mahkemelere parlamento tarafından üye seçilmesi yöntemi, “Batı ülkelerinde de uygulanıyor,” çarpıtmasıyla birlikte tedavüle sokulmuştu. Bu çarpıtmaya en hararetli biçimde başvuranlar, Batı parlamentolarında bu tür seçimlerin, bizdeki gibi “basit çoğunluk” ile değil, “nitelikli çoğunluk” ile yapıldığı gerçeğini ise saklamayı seçtiler. Bu yolla, meclis çoğunluğuna sahip AKP, meclis kontenjanından seçilen yüksek yargı mensuplarını da bizzat belirledi.


Özgürüm, özgürsün, özgürüz
Nedim ŞENER

Silivri 2 No’lu L Tipi Cezaevi
B-9-Üst Koğuşu
İSTANBUL

Eğer sen de özgürsen, biz özgürüz her alanda. Ragıp Zarakolu’nun tutuklu olduğu ülkede kitaplar Büşra Ersanlı’nın tutuklu olduğu ülkede bilim tutukludur. 100 meslektaşım tutukluysa, ben 100 kere tutukluyum. 100 gazeteci tutukluysa, gazetecilik tutukludur.

Ben özgürlüğü, işi, haberi tek kişilik ya da yakınlarım için değil hepimiz için istedim. Adaleti yalnız Hrant Dink için değil, herkes için talep ettim. Neredeyse 11 ay boyunca hapishanede şükrettiğim tek şey, bugün sayıları 100’ü bulan meslektaşlarımı hapishanede yalnız bırakmamış olmaktır. Nasıl ağlayanla ağlıyor, açla aç, mağdur ile mağdur hissediyorsam hapisteki gazetecilerle hapis olurdum herhalde. Nitekim hapisteki gazeteciler için yollara düşenler de bu duygularla mücadele ettiler.

Bu gazete umudun, mücadelenin sesi oldu. Şimdi hapishanede 100 civarında gazeteci var. Aslında kelime söz çok ama uzun yazıp diğer meslektaşlarıma az yer bırakmak istemiyorum. Kısa yazıp diğer arkadaşlara yer bırakmak istiyorum bu kez. Ama ben özgürsem, sen özgürsen, biz hepimiz ancak o zaman özgür oluruz yoksa hepimiz tutsak…


Akis dönemi: Ankara Hilton’da gazeteciler
Yalçın KÜÇÜK

Silivri 2 No’lu L Tipi Cezaevi
B-9-Alt Koğuşu
İSTANBUL

Herhalde “Forum” ve “Akis” dergilerini birlikte düşünmemiz isabetlidir Türk aydın, üniversite ve matbuat tarihinde bir sıçrama sayabiliriz Forum teorik ve Akis pratikti. Forum’un doğuş tarihi 1954’tür Akis’e ilk dava da, basın davasıdır, 1954 tarihlidir “Metin Toker-Mükerrem Sarol Davası” diyebiliriz. Forum’un ışığının Aydın Yalçın ya da Turhan Feyzioğlu olduğunu tartışabiliriz, ama Akis ile Toker özdeştiler. Bir özdeşlik de şurada idi, Akis’te yazmak, hele yazı işleri müdürü olmak ile Ankara Hilton’a gönderilmek arasındaki mesafe çok kısadır. Hücre’de bulunabilecek bir kaynaktan aktarıyorum, “26 Ocak tarihli gazeteler, ‘Ankara Hilton’ olarak adlandırılan Ankara Cezaevi’ndeki gazeteci sayısının, Ankara Telgraf Gazetesi sahibi Fethi Giray’la birlikte altıya çıktığını bildiriyordu”, bu 1959 tarihindedir. Demek ki, aynı anda “ünlü” ya da “ün” yolunda altı gazeteci cezaevinde aynı koğuştadırlar. Müthiş bir tarihteyiz.

Bir markadır, “jilet”, bir “jilet” diyoruz “Ankara Hilton” da böyledir. Bir zaman var, gazeteciler cezaevine konuyorlardı, Ankara Hilton’a gidiyorlardı bir dönem oldu, İstanbul’da Hilton’da değil kalmak, kahvaltı yapmak dahi pek yükseklere çıkmak anlamına geliyordu adı buradan gelmektedir. “Ankara Hilton” gazetecilik mesleğinin yüksek locasıdır. Ya yüksekte olanlar giriyordu ya da girenler yükselebiliyordu Metin Toker’i saymıyorum, Cüneyt Arcayürek, Kurtul Altuğ, Ülkü Arman, Beyhan Cenkçi, sonradan daha sert bir yola sapan Süleyman Ege, hep buradan sıçradılar. Bir çağımız var, gazeteciliğimizde Sorbonne’dur, diyebiliyorum.

"Türkiye’de emperyalist hegemonyanın üç sembolü oldu, birisi bize mahsustur. Birincisi Amerikan harp gemisi Missuri’dir Türkiye’ye girişi, 1946 tarihindedir, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonu. Üçüncüsü coca-cola’dır, her yerde işarettir, altmışlı yıllarda Avcıoğlu’nun Yön dergisi, “yarısı zehirdir, içmeyiniz” kampanyası açmıştı. İkincisi ise ortadadır ve Hilton Oteli’dir."

Bir dönemimiz var, hapse girmeyene “solcu” veya “aydın” diyemiyorduk ve gazeteci de olmuyordu. Ellili yıllarda ne yazsanız Hilton’u boylayabiliyordunuz. Ankara’ya İran Şahı gelmiş, 24 Nisan 1959 tarihinde Akis’te Doğan Avcıoğlu, Şah aleyhine sert yazmış 11 Kasım 1959 tarihinde ise Mahkeme, Avcıoğlu ile birlikte Yazı İşleri Müdürü Kurtul Altuğ’u hapse mahkum etmiş. O tarihte “toplu basın mahkemeleri” sanki Devlet Güvenlik Mahkemeleri ya da Özel Yetkili Mahkemeler Ankara Hilton ise, sanki Silivri ve Hasdal’dır. Sayılar farklıdır, ama “nispet” ve ağırlık, birbirine çok yakındır. Bu nedenle bugünleri abartmamayı öneriyorum.

İsyan işaretleri
Türkiye’de emperyalist hegemonyanın üç sembolü oldu, birisi bize mahsustur. Birincisi Amerikan harp gemisi Missuri’dir Türkiye’ye girişi, 1946 tarihindedir, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonu. Üçüncüsü coca-cola’dır, her yerde işarettir, altmışlı yıllarda Avcıoğlu’nun Yön dergisi, “yarısı zehirdir, içmeyiniz” kampanyası açmıştı. İkincisi ise ortadadır ve Hilton Oteli’dir. Bizi emperyalizme bağlayan Conrad Hilton’undur, galiba Murat Belge’nin proto-mamisi Zsa Zsa Gabor’la evlendi, Paris Hilton’un dedesi olabilir. Harbiye’de kuruldu, açılışı bir tür bayramdır. Amerika’nın ikinci sınıf sinemacıları geldi, bunlardan Terry Moore’un, dar bir yerde, fazla sıkışık külotunu bir foto-muhabirimiz çekince çok sevinmiştik, ikinci kez onurlandık, görmüş olduk ve görgümüzü arttırdık. Bunun da etkisi olabilir, “Ankara Hilton” adını bir isyan işareti, bir “ti” sesi olarak aldılar. En azından ben öyle yazıyorum.
Adliye Anafartalar’da, Ankara Hilton ise çok yakında, Ulucanlar’da idi. Şimdi “mahkum kabul” diyorlar, eskiden “kapı-altı” tabiri vardı. Buradan bir avluya geliniyor, biraz yüksektir, önceleri idamları Hamam Önü’nde yaparlardı, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı burada idam ettiler. Koğuşlara, dördüncü ve beşinci, giden yolda, yol üstünde bir kapı var, idari bir yer olarak kullanılır, ünlüler gelince “Ankara Hilton” olmaktadır. Diğer koğuş halklarından ayrılıyorlar, daha rahattırlar. Ayrıcalıkları var.

Akis Olayı
Akis dergisi ile lisede tanıştım, İstanbul’da Kabataş Lisesi’nde, yepyeni bir dergi, hiç görmemiştik, 1954 yılı olabilir. Sonradan karşılaştırabiliyoruz, Amerikan Newsweek, Fransız Point türüdür bu dergilerin eliptik, gazeteden ayrı bir dili var, Metin Toker’in işidir. Metin orta halli bir ailenin çocuğu, Galatasaray’da ve sonra Edebiyat Fakültesi’nde okumuş, bir süre Paris’te devam etmiş, İstanbul’da Cumhuriyet’te kısa süre çalışmış olabilir pek hırslı, İsmet Paşa’nın kızı Özden ile evlenmeyi başarmıştı. “Paşa’nın damadı” olmuştu, şöhret merdivenlerinde yükselmesi artık kolaydır parlak olduğunda hiç kuşku yoktur, parlak ve charming idi, “olay” adamlarımızdandır.

Tabii, Soğuk Savaş yıllarımızın en “olay” adamı İsmet Paşa’dır, cezaevi ziyaretleri hep hadise olurdu. Şüphesiz Ankara Hilton’u sık sık ziyaret ederdi, 7 Mayıs 1958 tarihli gazetelerde haberdir Ankara Hilton’da gazeteciler, Şinasi Nahit Berker, Beyhan Cenkçi ve Nihat Subaşı’na gitmişti, hep bir hoş söz ederdi. Bizim gibi meraklılar, ben lisedeydim, hep ezberlerdik.

İşte bir Hilton’umuz oldu, 1956 yılında yüzme havuzuna kavuştuk, bir balo ile açıldı, sevindik, gurur duyduk, büyüdük. Artık çok zenginlerimizin eşleri ve çocukları Hilton’a yüzme havuzuna gidebiliyordu. Ama zaman içinde, 1950 yılında hükümete gelen Demokrat Parti’ye karşı muhalefet artmıştı Adnan Menderes de, Basın Kanununu 1954 yılında değiştirdi ve bu sayede Ankara Hilton’un müşterileri arttı. “Damat” Metin Toker de birden çok Ankara Hilton’a çıkıyordu, ne de olsa Paşa damadı ve Paşa’nın ziyaretlerinin arttığı istatistiklerde kayıtlıdır.

Yazı işleri müdürleri girmeye başladılar, tipo basımdı, dağıtımı zordu, ama yine de Akis haftada otuz beş bin tirajı buluyordu. Forum daha üst seviyede, üniversite içinde ve dışında iktidarı bombalıyor ve yeni bir iktidar hazırlıyordu. Turhan Feyzioğlu, Aydın Yalçın, Muammer Aksoy, Münci Kapani arkadan Coşkun Kırca, Bülent Ecevit, müthiştiler. Metin Toker burada yazılanları alıyor, hap yapıyordu çok cazip bir üslup ile, çok zaman muktedirleri ısırarak, yayıyordu. Atılgan insanlar, Akis’e yazı işleri müdürü olmaya başladılar güzel, yalnız yazı işleri müdürü olanlar, hemen Hilton’a çıkıyorlardı. Cüneyt Arcayürek, Yusuf Ademhan, Ziya Ademhan, Süleyman Ege, Kurtul Altuğ bunlar arasındadır.

Bu “aslan” yazı işleri sıraya dizilince, Metin Toker’in hapislik dönemi sona erdi eskiden hem yazar, hem yazı işleri müdürü hapse giriyordu, kısa bir yol buldular. Daha doğrusu bizim gibi meraklı liseliler öyle düşündük, Metin Toker’in yerine de Kurtul’un, Cüneyt’in girdiklerine hükmederdik. Doğru mu, Kurtul ve Cüneyt gazeteciliğe devam ediyorlar, yanlışsa düzeltirler. İyi olur, nihayet burada yaptığım bir tür basın tarihidir. Güzel yazılırsa, moral ve sevinç buluyoruz.

Gazetecilik okulları
Ol tarihte hem bizim liseler harika idi, hem gazetecilik bir meslek, kendi içinde yetiştirirdi, kültürlü olmak esastı. “İyi” liseler vardı, Kabataş, İstanbul Erkek, Galatasaray buralardan çıkmak, gazeteci olmak için yetiyordu dolayısıyla lise, tahsilin en yüksek aşaması oluyordu. Bizden, Kabataş’tan, Hasan Pulur, Feyyaz Toker, Yılmaz Çetiner Galatasaray’dan Abdi İpekçi, üniversiteye gitme gereği duymadılar. Mehmet Ali Birand da öyledir, “ailem fakirdi, gidemedim” diyorsa da, inandırıcı saymıyorum ihtiyaç yoktu, usul budur. Usulün böyle olmasına rağmen, Güneri Civaoğlu, Oktay Ekşi, Mehmet Ali Kışlalı hem gazeteci idiler, hem de fakültelerde okudular. Gazetecilikte okul oldular.

Çok kültürlü, bilgili çocuklar gazeteci olurdu, bir meclis muhabiri, meclis başkanından çok hukuk ve iç tüzük bir “Beyoğlu Muhabiri” dış politika, büyükelçi kadar dış ilişkiler bir adliye muhabiri, usta avukat misli ceza ve usûl bilirdi. Şimdi boş tenekedirler, içlerinde tesadüfen imambayıldı olan gazeteciler varsa, hızla patlıcana dönüşüyorlar. Aklıma, Cumhuriyet’te beraber olduğumuz, arkadaşım Okay Gönensin geliyor. Okay, kolejden ve iyi bir fakülteden mezun olup gazeteci olan türün ilk örneklerinden birisidir. Ama zaman içinde patlıcan çeşidini seçti böylece hem Ankara Hilton’a uğramadı, hem de Silivri’nin yolunu öğrenmedi. Okay, ayrıca Silivri’ye gidenleri az bulmakta ve hiç çıkmamalarını istemektedir. Hoş, Darwin’de yok, ancak bizde böyle bir tür var. Gazeteciliğin meslek olmaktan çıkışını haber vermektedir. Son haberleridir.

Basın Tarihi
Tabii, Metin Toker’in kurduğu Akis Ekolü genç kuşaktan oluşuyordu, ama hapse atılanlar bunlardan ibaret değildir, çoktular. 1954-Mart ve 1958-Mayısı arasındaki dört yılda, 1161 gazeteci yargılandı ve bunlardan 238 gazeteci mahkum olup hapse girdi. Demek, yılda elli ve haftada nerede ise bir gazeteci hapse giriyordu. O kadar öyle ki, 14 Kasım 1958 tarihinde, Büyük Hukukçularımızdan Profesör Ragıp Sarıca Hocamız, bu kadar çok gazeteci hapse giriyorsa demokrasi yoktur, demişti bağırdığını hatırlıyorum. Çok hoş ve çok acı, bu döneme şimdi “demokrasi” diyenler dahi var halbuki 27 Mayıs demokrasi olmadığı için yapılmıştır. Zaman zaman “yaptık” diyorum.
Basın tarihimizde “Pulliam Davaları” ayrı bir baptır, Amerikalı tanınmış gazeteci Eugene Pulliam, 1958 yılında Türkiye’ye gelmiş ve basın hürriyetsizliğini, “On İkiye Çeyrek Var” başlığıyla İndianapolis Star’da yazmıştı, syndicated bir gazeteciydi, başka gazetelerde de çıktı ve Türkçeye çevrildi, yayımlandı. Başbakan Menderes’in takip memurları hepsine dava açtılar, Kim dergisinden Şahap Balcıoğlu, Vatan’dan Ahmet Emin Yalman, Naim Tiralı, Ulus’tan Ülkü Arman, Deniz Arman’ın babası ve benim dostumdu, ve pek çokları hapse mahkum oldular. Ulus’tan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Demokrat İzmir’den Şeref Bakşık da hapis cezası alanlar arasındadır, eklemekle bitiremiyorum.
İlk tenkitlerle başladı, sadece yazdıklarına bakmazdım, verdikleri kültüre ve daha önemlisi üsluplarına bakardım gazete bizim için mektepti. Hep söylerim, daha okuma yazma çağına gelmemiştim, Babam, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı, Cihat Baban’ın gazetelerini getirir, kendisi daha önce okur, biz iki kardeşi, mukayeseli olarak imtihan ederdi. Falih Rıfkı’yı ve aynı gazeteden Bedii Faik’in minnacık fıkralarını çok severdim, biraz da onlar ile yetiştim. Bedii Faik çok çok parlaktı fıkrada, Çetin Altan eline su dökemezdi 1954 yılında hapse girdi. 1958 yılında, Falih Rıfkı ile Bedii Faik’in Dünya’sı, Menderes’e yaklaştılar ve Pulliam Davaları’ndan kurtuldular. İktidara doğru manevra yapınca, Ankara Hilton yerine, İstanbul’da Hilton kapılarını açıyor. Dün ve bugün yoldur bana ters düşüyor.

Polemik Hocalarım
Polemiği bir ölçüde de Hüseyin Cahit Yalçın’dan öğrendim, İttihat ve Terakki’den gelme bu müthiş kalemşor, İstiklal Mahkemeleri’nde de yargılanmıştı. 1 Aralık 1954 tarihinde, Toptaşı Cezaevi’ne girdi, 3 Aralık 1954 günü, İsmet Paşa kapıda idi, ziyaret ediyordu. Ziyareti hiç ihmal etmezdi, Hüseyin Cahit, galiba 1957 yılında, artık hastaydı, bu defa hapishanede değil, hastanede Paşa yine ziyaretçisi olmuştu. Hep nüktedandı, “ziyaretçiler çok mu, sen kapıya bir not yaz, gelmesinler ama şunu da eksik etme, akrabalar bu notu kendilerine saymazlar, asıl akrabalaradır, de” şaka yapar, direnç ve sağlık verirdi. Hüseyin Cahit hapishaneden çıktı, hastalıktan çıkamadı benim polemik hocalarımdandır. Çokturlar, birisi de Trotsky’dir, müthiştir müthiş, her polemikte, rakiplerini önce tuzağa çekerler, sevindirirler ve sonra vururlar. Şimdi yoklar.

Onlara “Forumcular” diyoruz ve sonra başka oldular, hepsi değil, Muammer Aksoy Hocam hiç başkalaşmadı bize panelleri, tartışmayı, çok yüksek kültür ile günlük yazmayı öğrettiler. Tekrarlıyorum, bütün Forumcular’a, Turhan Feyzioğlu, Aydın Yalçın, Muammer Aksoy, Coşkun Kırca, bunlara çırak oldum, ben hep çırak yaşadım, ilk üçünün evlerine de gider, yardım ederdim. Gazete kesmeye, kupür yapmaya Muammer Aksoy’un evinde başladım, çocuktum. Forum’da okuyucu mektubu yazı demekti, ilk yazım Forum’dadır. İçlerinden bir kısmına sonra “hain” dedik, ama benim için hâlâ tepededirler. Alçaktaki halleriyle değil, yüksekte yaptıklarıyla hatırlıyorum. O kadar değil, Forum toptancıydı Akis perakendecidir birlikte mükemmeldiler. Güzel ama eksik kalmak istemiyorum, Muammer Hocam dik durdu hapsettiler ve katlettiler. Şimdi ise ilerliyoruz, katletmiyor, hapsediyorlar, hapiste öldürüyorlar.
Metin Toker ile yakınlığım olmadı, Büyük Kurtarıcı’nın “Musul’u alın” vasiyetini ortaya çıkarmıştım Mustafa Kemal İsmet Paşa’ya Paşa, Bülent Ecevit’e bırakmıştı. Ben ilan ettim Bülent Ecevit “doğrudur” dedi, “Yalçın Küçük, Metin Toker’den almıştır”, bunu ekledi. Hayır, Metin’e uzak durdum, Bülent Ecevit’e Washington’dan, 1999 yılı olabilir, “Musul’u alın” teklifi gelmişti, Ecevit, “Amerika’ya güvensem, hemen” demişti kime, işte o benim sırrımdır. Açıklamaya ihtiyacım yok. Akis, Rüzgarlı’da, Ove Han’da idi, öğrenci idim, Cumartesi günleri Doğan Avcıoğlu’na giderdim, tek başına bir Akis yapardı. Bazen haber yazardım, çok aktiftim, öğrenci hareketlerini çıkarıyoruz ve yönetiyordum Doğan isterdi, yazardım. Demek, Akis’te başta kendimi haber yapardım, tekrarlamış oluyorum. Yalnız o tarihte de merak uyandırıyordum Metin Toker’le de konuşurduk, çok havalıydı, kabul ediyordum ama havalarımız uymuyordu.

Hapishane Koleksiyonum
Ne güzel insanlardılar, Ankara Hilton’un müşterilerinden söz ediyorum, bir zamanlar, bu güzel insanlarla aynı havayı içtiğim için pek sevinç duyuyorum. Bir demler vardı, Ulucanlar mekanım olmuştu, kapı altından çıkıp, dört veya beş no’lu koğuşlara giderken, ayrı ayrı yatmıştım, Ankara Hilton’un kapısının önünden geçerken, onları düşünüyorum. Düşünmek benim işimdir.

Ama yalnızca düşünmek mi, bir koleksiyonculuğum var bir kısmı pul koleksiyonu, bir kısmı para, şimdi görgüsüzler otomobil ve hayvanlar, sevgili koleksiyonu yapıyorlar ben Sinop’u koleksiyonuma alamadığım için üzülüyorum. Ne mi, hapishane koleksiyonu yapıyorum Sinop Cezaevi’ne yetişemedim, yaşım tutmadı, kaçırdım. Ama Edirne güzeldir, eski bir kışla olabilir, çok güzel üniversite yeridir, neden yapmıyorlar, bilemiyorum.

Sinop’ta diyorlar ki, koğuşların üzerinde dalgalar oynaşırmış, koğuşların üzerinde dalgaların oynaşması herhalde çok güzeldir. Ancak dalga olmasa da olur, koğuşların üstünde oynasın da, ne oynarsa oynasın, pek güzeldir. Yeter ki oynasın, eminim çok güzeldir. Ama kapandı, artık göremem ki…

“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma”