Teşhis tedavinin yarısıdır

Teşhis tedavinin yarısıdır

Akif Akalın
08/06/2016 Çarşamba

Aslında “teşhis tedavinin yarısıdır” deyişi yalnızca tıbba özgü olmayıp, yaşamın bütün alanlarında sorunlara yaklaşım için geçerlidir. Herhangi bir sorunun çözümünde sorunun kaynağının doğru teşhis edilmesi, çözümün kilididir. Sorunun kaynağı yanlış belirlendiğinde, çözüme yönelik bütün çabalar, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, boşa gidecektir. Belki de bu nedenle cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğu söylenmiştir.

İYİ NİYET YETMEZ

Hangi tarzda örgütlenmiş olursa olsun, sağlık amaçlı örgütlenmelerin hepsinin “iyi niyetlerle” yola çıktığına kuşku yoktur. Ancak iyi niyet başarı ve sorunları çözümü için asla “yeterli” değildir. Başarı ve sorunun çözümü için iyi niyetin yanında mutlaka soruna “bilinçli” bir yaklaşım gereklidir.

Konu “sağlık” olduğunda, soruna “bilinçli” yaklaşım önünde birçok engel vardır. Bu engellerin başında sağlığa ve tıbba kapitalist toplumlarda yaygın olan “biyomedikal” yaklaşımın egemenliği gelir. Sağlık sorunlarını “biyolojiye” indirgeyen bu yaklaşım yalnızca sorunun kaynağını gizlemekle kalmaz, aynı zamanda çözüm önerilerini “tıbbi / teknolojik müdahalelerle” sınırlar.

Oysa sağlık sorunları doğası gereği “çok etmenlidir” ve bu etmenler içinde “sosyal” etmenler çok büyük bir yer işgal eder. Nitekim tıbbi / teknolojik müdahalelerin başarısızlığının ya da başarının sınırlı olmasının, hatta toplum içinde bilimsel tıbba güvenin azalmasının ve insanların sorunlarının çözümünü bilim dışı şarlatanlıklarda aramasının nedeni, bu müdahalelerin sosyal tedbirlerle desteklenmemesidir.

Dahası hiçbir tıbbi / teknolojik müdahaleye gerek kalmaksızın, yalnızca sosyal tedbirlerle çözülebilecek sağlık sorunlarının sayısı da az değildir. Örneğin yalnızca barınma, beslenme, güvenceli ve anlamlı istihdam ve eğitim gibi alanlarda iyileştirmelerle birçok sağlık sorunu tıbbi veya cerrahi müdahaleye gerek kalmadan ortadan kaldırılabilir veya yıkıcı etkileri hafifletilebilir.

MODERN YAŞAM DEĞİL, KÂR AMAÇLI ÜRETİM

Sağlık sorunları etrafındaki örgütlenmelerin ezici çoğunluğu çağımızın en büyük sağlık sorunları olan kronik hastalıklara ve kansere yöneliktir. Tedavi olanaklarının çok sınırlı olduğu ve hastaların yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren bu hastalıklara karşı mücadele amacıyla bir araya gelen insanlar, egemen biyomedikal yaklaşımdan büyük ölçüde etkilenir ve çalışmalarını bu yaklaşıma uyumlandırmaya çalışırlar.

Biyomedikal yaklaşımın belirleyici ögesi, sağlık sorunlarını “toplumsal” içeriğinden arındırarak, biyolojiye indirgemek ve çözümleri “tıbbi / teknolojik müdahalelere” sınırlamaktır demiştik. Ancak sağlığa ve tıbba “toplumcu” yaklaşımın yüz yılı aşkın çabaları sonucu sağlık sorunlarının “kaynaklarının” biyolojiyle sınırlı olmadığına ilişkin devasa kanıtlar ortaya konmuştur ve biyomedikal yaklaşım bu kanıtlar karşısında sağlığın sosyal belirleyicilerine hitap etmek zorunda kalmıştır.

Ancak biyomedikal yaklaşımın sağlığın toplumsal belirleyicilerine yönelik tutumu, hastalıklara kaynaklık eden sosyal ve ekonomik koşulların “değiştirilemez” koşullar olarak kabul edilmesi biçimindedir. Kronik hastalıkların ve kanserlerin etiyolojisinde çok büyük bir yer tutan sosyal ve ekonomik koşulları “modern yaşam” olarak tanımlayan biyomedikal yaklaşım, bu koşulları eleştirmekle birlikte, sorunların çözümünde bu koşulların iyileştirilmesi yönünde hiçbir anlamlı öneri sun(a)mamaktadır.

Hastalıklara kaynaklık eden sosyal ve ekonomik koşulların “modern yaşamın” gerekleri olarak görülmesi, bir yandan bu koşulları üreten ve yeniden üreten mevcut toplumsal düzeni meşrulaştırırken, diğer yandan çözümleri “bireysel” yaşam tarzı değişiklikleriyle sınırlamaktadır. Biyomedikal yaklaşımın çözüm önerilerinin sigaranın bırakılması, sağlıklı beslenme veya egzersiz gibi önerilere sıkıştırılması aslında “mağduru suçlamaktan” başka bir anlam taşımamaktadır.

Oysa “modern yaşamın” ürünleri olarak tanımlanan sorunlar, “kâr amaçlı üretimin” başta geçimlerini emeklerini satarak sağlayanlar olmak üzere topluma dayattığı çalışma ve yaşam koşullarıdır. Örneğin kronik hastalıklar ve kanserlerin çoğundan sorumlu tutulan “hızlı yemek” modern yaşamın değil, kâr amaçlı üretim etkinliğinin sosyal bir sonucudur. İnsan hayatını kârın azamileştirilmesi doğrultusunda örgütleyen kapitalizm, insanların beslenmeleri için gerekli zamanı “çalmakta”, insanları ayaküstü beslenmeye zorlamaktadır.

Bu anlamda sabah kahvaltısını bir çay ve simitle,  öğle yemeğini bir hamburgerle geçiştirmek “modern yaşamın” değil, işverenlerin emekçilere dayattığı çalışma ve yaşam koşullarıdır. Mesai saatlerinin insanların beslenme gereksinimleri göz önüne alınarak tasarlanması veya sabah kahvaltılarının ve öğle yemeklerinin işyerinde sunulması birçok sağlık sorununun çözümünde kilit önemdedir. Şüphesiz bu beslenme konusunda tarladan sofraya alınabilecek onlarca sosyal tedbirden yalnızca biridir.

TOPLUMCU TIP MÜCADELESİ İDEOLOJİK MÜCADELEDİR

Görüldüğü gibi sağlık sorunlarının çözümünde “ideolojik” mücadele kritik önemdedir. Toplum ve sağlıkçılar arasında sağlığın ve hastalıkların belirleyicilerine ilişkin yanlış bilinçlenmenin önünde geçilebilmesi ve sağlık sorunlarının “gerçek” kaynaklarının ortaya konması, bu sorunların çözümü için iyi niyetlerle yola çıkan birçok insanın çabasının başarıya ulaşmasını sağlayacaktır.

Kuşkusuz bu alanda sağlıkçılara önemli görevler düşmektedir. Sağlıkçılar çoğu kez bilinçsiz olarak insanları sağlıklarıyla ilgili konularda yanlış yönlendirmektedir. Kendisine bir sağlık sorunu nedeniyle başvuran hastasına hastalığının “gerçek” nedenlerine ilişkin yeterli bilgi vermeyen, tedavi önerilerini yalnızca tıbbi – cerrahi müdahalelerle sınırlayan hekim, bireysel olarak toplumcu bir dünya görüşünü benimsiyor olsa dahi, hastalıklara kaynaklık eden sosyoekonomik düzenin kendisini hastasıyla ilişkisinde yeniden üretmesine hizmet etmektedir.

Elbette sağlık hizmeti hekimlerle sınırlı değildir. Günümüzde onlarca sağlık meslek grubu vardır ve bu grupların her birinin hastaları sağlığın toplumsal belirleyicileri konusunda bilinçlendirmeleri mümkündür. Hastaya serum takan bir hemşire, laboratuvarda örnek alan bir teknisyen, ilaç veren bir eczacı hastasıyla hastalığı hakkında konuşabilir, hastalığının sosyoekonomik kaynaklarına dikkat çekebilir. Uygulamada ise toplumcu dünya görüşüne sahip sağlıkçıların bunları yapmadıkları, aksine biyomedikal yaklaşımı pekiştirdikleri gözlenmektedir.  

Aynı şekilde sağlık sorunları etrafında örgütlenen örgütler de, hastalık üreten sosyal ve ekonomik koşullar hakkında önce kendileri bilinçlenmeli, sonra hizmet sundukları toplumu bilinçlendirmelidir.