Da Vinci’nin ideal kentine neden bakmalı?

Da Vinci’nin ideal kentine neden bakmalı?

Merve N. Gürbüzel
07/04/2015 Salı

1480’lerde Kara Veba Milan’ı sarmıştı. Kimileri bunun tanrının bir cezası olarak musallat edildiğini düşünüyor, kimileriyse hastalığın havadaki kötü koku yüzünden olduğuna ve burunlarına tuttukları parfümlü mendillerle kendilerini koruduklarına inanıyordu. Bu dönemde Da Vinci vebayı kent yaşamının çoğalttığı bir sorun olarak tanımıştı. ‘İdeal kent’ üzerine aldığı notlar ve yaptığı çizimler, ideal kentini bir rönesans kenti olarak değil, sorunları çözülmüş bir kent olarak tasarladığını gösteriyordu.

O zamanların en büyük kent sorunu olan kanalizasyonu çözmek, durgun sulardansa kenti akarsular etrafında planlayarak akıntının getireceği temizleyicilikten faydalanmak bu kentte hastalıkların yayılmasını engelleyecekti. Milan’ın dar yolları insanların temasını arttırıp hastalığın yayılmasını kolaylaştırdığından, kentte geniş yollar olmalıydı.

Bütün bu alt yapı vurgusunun ötesinde, şimdi 'ideal kent'in en çok bahsedilen özelliği iki katmanlılığı. Üst katmanda soylular hayatını deveran ettirecek, alt katmandaysa halkın gündelik hayatı akacak ve kanallar üzerinden mal ticareti gerçekleşecekti. Kanallarla doğrudan ilişki bu alt tabakada kirliliğin ve salgının önünü kesecekti. Bu katmanlarda, mesela bir ev sahibinin girişi sokak düzeyinde, üst kattayken, evde çalışanlar alt katmana açılan başka bir kapıdan eve gireceklerdi. Buradaki fonksiyonel olduğu kadar toplumsal tabakalandırma genellikle Da Vinci’nin yazılarında tanımladığı, ihtiyaçlar üzerinden şekillenen günlük hayatla, zenginlerin büyüklük ilüzyonları yüzünden sınır çizemedikleri faaliyetleri arasında tanımladığı ikiliğe dayandırılır.

Da Vinci’nin bir ortaçağ kentini fonksiyonel ve estetik birlikteliğiyle tasarlayan kent tasarısı uygulanmadı, uygulanmasına dair girişimi olduğu söylense de bundan da emin değiliz.

21. yüzyılda bu ütopyanın oluşturulduğu kentten çok daha karmaşık ilişkilerle vucüt bulmuş, bundan kat kat karmaşık sorunlarla cebelleşen kentlerde yaşıyorken 15. yüzyıldaki bir kent tahayyülüne neden bakalım diyebilirsiniz. Bunlardan bahsetmemin amacı Da Vinci’nin ütopyasını paylaşmam, bunu yüzyıllar sonra hayata geçirmemiz gerektiğini düşünmem elbette değil. Da Vinci’nin çalışması burnumuzu türlü kokulu mendillerle kapatarak kaçamayacağımız kentsel sorunları nasıl ve neden düşünmemiz gerektiğini görmemiz için sade bir model. Buna bakınca ve kendi gerçekliğimizle karşılaştırınca, kenti sadece yapılı çevreden, binalardan, sokaklardan ibaret göremeyeceğimizi ve böyle görsek bile tüm o yapılı çevrenin gündelik hayatımızın sorunlarının ve çözümlerinin hayati bir parçası olduğunu görebiliriz. Kentsel sorunların kentte görünür oldukları için ‘kentsel’ olarak adlandırıldıklarını; kökleri daha üst ölçeklerde olsa da bize gündelik hayatımızda dokunduklarını ve bu gündelik hayatın kentte cereyan ettiğini düşünebiliriz.

Da Vinci’nin ‘ideali’, gündelik faaliyetlerimizin kenti nasıl tanımladığını; kentin bu faaliyetlerimizi ve içinde bulunduğumuz sosyalliği nasıl şekillendirebildiğini görmemiz için gerçekliğimizden daha az karmaşık bir alıştırma fırsatı da sunar. Fakat bu başlangıç, kenti düşünmemiz için ancak önümüze koyacağımız bir boş sayfa olabilir.

Kent üzerine düşünmek, hayatlarımızın ortaklaştığı mekana dönük tahayyüllerde bulunmak ve hatta bu tasarıları ortaklaştırmak bugünden yarına uygulanmayacaksa da kıymetlidir. Da Vinci’nin kent tasarısından ilhamla bugüne bakınca, onun yaptığı gibi kentsel sorunların çözümünü sadece kent ölçeğinde üretmek, hatta fonksiyonelliği izolasyona vardıran bir kent yaratmak gerektiğini göremeyeceğimizin en büyük garantisi aradan geçen yüzyıllarda kentin büründüğü haldir.

Sermayenin gözünü kent mekanına diktiği hatta bekası için kentsel ranta muhtaç olduğu, nüfusun gitgide kentlerde yoğunlaştığı ve gündelik hayatlarımızın tam kalbine, kentlere dönük saldırılara direnişlerin yükseldiği bir zamanda kenti ve kentte olanları anlamak; bunu da istediğimiz kenti, bu kentin nasıl mümkün olacağını düşünerek yapmak verimli bir başlangıç noktası olacaktır. Başlangıcın ötesine geçme çabamızsa, bizi kentte ete kemiğe bürünen sorunların özüne ilerlemeye çağırır.