Bir kez daha faşizm...

Salı, 07 Temmuz 2009 16:27

Türkiye'de kapitalizmin emperyalist dönemde aldığı çok özel görünümlerinden biri olan faşizme doğru bir temayül olduğunu söylüyoruz. Artık gündelik biçimde karşılaştığımız gelişmeler gün geçtikçe işaret ettiğimiz dönüşümün tezahürleri biçimini alıyor. Durumun piyasa fetişizminin toplum üzerinde oluşturmuş olduğu basıncın, Türkiye'de düzeni tarif eden geleneksel anti-komünist, emek düşmanı karakterin ötesine geçtiğini öncesinde yazdık zaten. Tıpkı evrensel bir faşizm tanımı ve tasviri yapmanın mümkün olmadığını ve faşizme mevcut bakışların güncellenmesi gerektiğini yazdığımız gibi.

Ancak ne olursa olsun faşizm adı verilen olağanüstü konjonktürün kimi esas özelliklerini saptayabiliriz. Özellikle "ideolojiler alanı"nda bu evrensel özelliklerin takibini yapmanın mümkün olduğu kanaatindeyiz.

Faşizm, ideolojik alanda anti-komünizmin yanısıra kapitalizmin has çocuğu olmasına rağmen sermayenin belli fraksiyonlarını demagojik bir anti-kapitalist söylem ile karşısına alır. Burada esas amaç, sermayenin bu fraksiyonunu yönetici sınıf bileşiminden uzaklaştırmak, onun yerine yeni bir fraksiyonu geçirmek ya da böyle bir fraksiyon yaratmaktır.

İdeoloji cephesinde gerçekleşen bir diğer gelişme ise sermaye sınıfının siyasal temsilcileri ile ideolojik temsilcileri arasında gerçekleşen yarılmadır. Sermaye sınıfının 'kanaat önderleri' faşizmin tam olarak iktidara yerleşmesi sürecinde daha hızlı radikalleşir, siyasal temsilciler ve sermaye sınıfının kendisi ile çelişki içine girer ve hatta onlara karşı ideolojik mücadeleye başlar.

Türkiye, bu söylediklerimiz gözönüne alındığında bir kavşaktadır. Özellikle son 'fetokopi' belge krizinin ardından TÜSİAD'a dönük saldırının yoğunlaşması bu anlamıyla bir tesadüf değildir.

Adı hala devrim ve devrimcilikle anılan Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde profesör olan İhsan Dağı, faşistleşme sürecinde radikalleşen bir sermaye ideologu olarak Zaman'ın bugünkü sayısındaki köşesini işte böyle bir mücadeleye ayırmış. Yazısının başlığı "Darbesever Sermaye." Yazının ilk cümlesi ise oldukça 'etkileyici': "Demokrasinin kurucu güçleri netleşiyor."

Demokrasi safsatasını geçelim! Ancak Dağı'nın bu ilk cümlesinin "yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır" mesajını içeriyor oluşunun altını çizmemiz gerekiyor. Dağı bu cümlesi ile aslında 'demokratikleşme' sürecine henüz geçildiğini söylüyor. Dağı'ya göre bu kavşakta "TÜSİAD'a hâkim olan sermaye gruplarının 'beyaz Türklükleri' iyice depreşti." Dağı 'beyaz Türklük'ten kastını sonraki satırlarda anlatıyor. Dağı'ya göre 'beyazlık' sermaye sınıfının bu geleneksel kesiminin devlet/bürokrasi tarafından yaratılmış ve palazlandırılmış olmasındadır.

Dağı, yıllar evvel gericiliğin akademik putlarından Şerif Mardin'in ve ardından marksizm sosu ile bu tezleri tekrarlayan Çağlar Keyder'in tezlerini temcit pilavı gibi ısıtıp önümüze sürüyor. Sermaye sınıfını yaratan ve palazlandıran bürokrasi olduğu için Türkiye'de bu sermaye devlete bağımlıdır, reformist/yenilikçi değildir. Kaderini 'bürokratik oligarşiden' (ne demekse!) ayrı göremez, 'bürokratik oligarşi'ye göbekten bağlıdır.

Dağı'nın 'özgün Türkiye deneyimini' anlattığı bu 'özgün' tezleri tümüyle uydurmadır!

Sermaye sınıfının devlet aygıtından ayrı biçimde doğup geliştiği bir coğrafya mevcut değildir. İlk kapitalistleşme deneyimlerinde dahi bu durum bu şekilde olmakla beraber ('bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' yani laissez faire, laissez passer dahi planlı bir devlet politikasıdır), geç-kapitalistleşme deneyimlerinin en önemli özelliklerinden biri devlet eliyle sermaye yetiştirilmesidir. Bu durum Türkiye özgüllüğünü tek başına açıklayamaz zira, bütün 'çevre' ve 'yarı-çevre' kapitalistleşme deneyimlerinin tanımlayıcı özelliklerinden biri budur.

Bunu bir kenara bırakalım ancak tezin omurgasının sakat olduğunu not etmiş olalım.

Dağı diyor ki bir yandan küresel dinamiklerin bir yandan da 'ticarette atak, üretimde yenilikçi ve de AK Parti üzerinden siyasette etkili Anadolu'nun yeni, dinamik ve muhafazakâr sermayesi' arasında iyice sıkışmış olan ulufeye alışkın geleneksel sermaye bu kez de en iyi bildiğini yapmakta ve darbecilerin eteğine yapışmaktadır. İhsan Dağı için TÜSİAD'ın 'demokrasi mücadelesi'nde düşük profil çizmesinin nedeni bu durumdur. 22 Temmuz seçimleri TÜSİAD'ın hesaplarını altüst etmiştir.

Dağı o denli ileri gidiyor ki şu satırları yazarken bu işin yarını olur mu diye düşünmüyor:

"Şimdi benzer bir lobi Ergenekon davası için yapılıyor. İçeride, medya uzantılarıyla soruşturmayı karartmaya çalışanlar AB ve ABD'de de savcılığın ve mahkemenin hükümetle hiçbir alakasının olmadığını bile bile davayı AK Parti'nin muhaliflere yönelik bir operasyonu olarak sunmaya çalışıyorlar."

TÜSİAD'ın açık açık hükümete karşı darbecileri ve darbeyi desteklediğini hatta sevdikleri ifade ile 'ETÖ' lehine kulis yaptığını yazabiliyor, İhsan Dağı.

Faşistleşme/demokratikleşme sürecinin geri döndürülemezliğine ilişkin garantilerinin ne olduğunun da altını çiziyor, Dağı. Sürecin dayanağı uluslararası sermayedir.

"Yani darbe, olmadı askercil 'demokrasi' peşine düşen, Ergenekon tarzı derin devlet yapılanmalarına arka çıkan bir sermaye grubu dünya önünde de rezil olur. Rezil olmakla kalmaz, kredisini, itibarını, imajını ve hepsinden önemlisi ortaklıklarını kaybeder. Çünkü darbesever bir sermaye grubunun Türkiye'yi dünya ekonomisiyle bütünleştiremeyeceğini sağlam, güvenilir ve de kârlı bir ortak olamayacağını herkes bilir, başta da yabancı sermaye temsilcileri."

Dağı, bizi bir yükten kurtarmış oluyor.

Kapitalizmin bu özel konjonktürünün en önemli belirleyicisi tekelci sermaye ile kurmuş olduğu birlikteliktir. Türkiye'de tekelci sermaye dışlanırken ne faşizmi diye soran akıllılar mutlaka çıkacaktır. Bu sorunun yanıtını Prof. Dağı vermektedir. Faşizm, uluslararası tekelci sermayenin gözetiminde yeni bir tekelci fraksiyon çıkarmak üzere (de) iktidara gelmektedir:

Ticarette atak, üretimde yenilikçi ve de AK Parti üzerinden siyasette etkili Anadolu'nun yeni, dinamik ve muhafazakâr sermayesi

Faşizme giden yolda bir önemli dönemece daha gelinmiş durumdadır.

'Biçimsel iktidar' ile 'gerçek iktidar' arasındaki yarık derinleşmiş durumdadır. Faşizm bu ikili iktidarı ortadan kaldırmak için gelmektedir.

Böyle bir dönemde elbette TÜSİAD'ı değil, memleketi ve emekçi halkı savunmak gerekmektedir.

Savunmanın nasıl olacağı ise bu köşeyi ve bu satırların yazarını aşmaktadır.

Galip Munzam