TKP'ye yasağa köşe yazarları da şaşırdı

Türkiye Komünist Partisi'ne İstanbul Valiliği'nin "halkın görüşünü etkileyeceği" gerekçesiyle stand açma izni vermemesi, köşe yazarlarının da gündemindeydi.
Çarşamba, 11 Ağustos 2010 19:59

TKP'ye stand açma yasağı için Vatan gazetesinden Mustafa Mutlu "Manava erik satma denir mi?", Hürriyet gazetesinden Tuna Kiremitçi "Erdoğan'ın centilmen olmayan karakteri tabana sirayet ediyor", Cumhuriyet gazetesinden Orhan Birgit ise "İnanılır gibi değil, ama gerçek" yorumunda bulundular.

Yazarların yazıları şu şekilde:

Mustafa Mutlu - Vatan:

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu'dan garip 'hayır' yasağı!

İstanbul Valisi Sayın Hüseyin Avni Mutlu... İstanbul‘a hoş geldiniz.

Ama görüyorum ki sefalar getirmemişsiniz...

Ne yalan söyleyeyim, “Demokrasi, demokrasi” diye tutturan ama demokrasiyi sadece kendi çıkarları söz konusu olduğunda anımsayan bir iktidarın valisi olacağınıza, devletin ve halkın valisi olmanızı ister ve beklerdim.

Ama daha “İstanbul’a ısınma turları” attığınız şu kısa dönemde öylesine büyük bir pot kırdınız ki, artık ister istemez gözlerimiz üzerinde olacak!

***

Bilmeyenler için bu “pot”u kısaca anımsatalım:

Türkiye Komünist Partisi, 12 Eylül‘de yapılacak referandum kapsamında siyasi propaganda yapmak ve vatandaşları “hayır” oyu kullanmaya teşvik etmek için bir stant kurmak istemiş.

Lâkin siz bu standın kurulmasına izin vermemişsiniz...

Gerekçe olarak da, “vatandaşın oyunun etkileneceği”ni göstermişsiniz...

Yani “dünya demokrasi tarihi”ne geçecek bir kara mizaha imzanızı atmışsınız!

***

Mutlaka bilirsiniz ama yine de anlatmakta yarar var Sayın Vali:

Kasap dükkânlarında et satılır, manavda da sebze-meyve...

Hiçbir belediye zabıtası, “Neden erik satıyorsun” diye, bir manava ceza kesemez!

Siyasi partiler ise, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarındandır ve amaçları “vatandaşın oyunu etkilemek”tir...

Türkiye Komünist Partisi (TKP) de bu ülkede 2001 yılından beri faaliyetlerini anayasal düzen içinde sürdüren ve tüm sorumluluklarını yerine getiren siyasi bir partidir.

2001‘den bu yana yapılan tüm seçimlere girmiş ve halkın bir bölümünün teveccühünü kazanmıştır.

Şimdi siz, 12 Eylül‘de oylanacak anayasa değişikliğine “Hayır” kampanyası yürüten bu partiye diyorsunuz ki, “Vatandaşın oyunu etkileyemezsin, sana stant falan kurdurmam...”

***

Siz anayasal bir siyasi partinin, tamamen anayasal sınırlar içinde propaganda yapmasına izin vermiyorsunuz ama...

Öte yandan meslektaşınız olan Ankara Valisi, iktidar yanlısı Memur-Sen‘in Yüksek Seçim Kurulu‘nun açık yasağına karşın Ankara sokaklarını “Evet” afişleriyle donatmasına göz yumuyor...

Bu ne yaman çelişkidir Sayın Vali?

Bu nasıl hukuksuz bir hukuk, adaletsiz bir adalettir?

***

Sayın Vali...

Birbirimizle ilk kez bir araya geldiğimiz bu yazıda kalbinizi kırmak istemem... Bu yüzden sözcük seçimlerimde ne kadar titiz ve kibar davranmaya çalıştığımı fark ettiğinizi umarım.

Ama...

Sizin bu yaptığınız şey, düpedüz demokrasinin ruhuna aykırı, faşizan bir eylemdir.

Daha da ötesi “SUÇ”tur!

İktidar partisi ya da diğer partiler, “vatandaşın oyunu etkilemek” için günün 24 saati kent kent, meydan meydan dolaşacaklar, onlara bir şey demeyeceksiniz...

Ama gözünüze kestirdiğiniz ya da sempati duymadığınız bir partiye “saçmanın da ötesinde” bir gerekçeyle yasak koyacaksınız...

Siz “kralın adamı” mısınız Sayın Vali?

***

Demokrasiyle yönetilen bir ülkede bir valinin böyle bir karar alabilmesi için sağlığının bozuk olması gerekir...

Tüm ciddiyetimle soruyorum sağlığınız yerinde mi?


ORHAN BİRGİT - Cumhuriyet

İnanılır Gibi Değil Ama Gerçek

İstanbul Valiliği, Türkiye Komünist Partisi’nin halkoylaması çalışmaları için kurmak istediği standa “vatandaşın oyunu etkileyeceği” gerekçesi ile izin vermiyor! Bir ay sonra, 12 Eylül’de sandık başına gidecek olan seçmen vatandaşın “evet” ya da “hayır” oylarından birisini kullanması için, siyasi partilerin propaganda yapmaları ne zamandan beri, valilerin izin verme koşuluna bağlandı? Yoksa, İstanbul Valiliği’nin kayıtlarında, TKP hâlâ “yasaklı” parti olarak mı görünüyor? Öyle olmadığı için, “idare”nin “yasal” bir siyasal partinin çalışmalarına karışmasının suç olduğunu söyleyecek olan kurum, yani Yüksek Seçim Kurulu, bu tür haberler karşısında niçin sessiz kalma yöntemini seçiyor? AKP’nin, İstanbul’un çeşitli yerlerinde o arada Şişli’de hem mobil hem de yerleşik propaganda merkezleri var. İdare, doğrusunu yaparak, AKP’nin bu tür çalışmasını engellemeye kalkışmıyor. Ama, küçük bir muhalefet partisinin, ses getirebilecek çalışmasının önüne polis yasağı konarak seçim suçu işleniyor.

Görevden kaçan kurullar
Memur-Sen’in, iktidar partisinin arka bahçesi olduğunu kanıtlamak amacıyla, memur vatandaşların verdiği küçük paralardan oluşan bütçesini zorlayarak büyük billboard’larla katıldığı “evet” kampanyası karşısında da seçim kurulları, kendilerinden beklenilen görevi yapmaktan kaçınıyor. Dünkü “Düzyazı”da bu doğrultuda yaptığım uyarı yazısını YSK’nin Sayın Başkanı bir suç duyurusu olarak bile algılamak istememiş olmalı.. Aynı doğrultuda, yine dünkü yazıda DSP Genel Başkanı Türker’in uyarısının da dikkate alınmak istenmediği anlaşılıyor.

Ama Başbakan, yasakları çiğneyerek sürdürdüğü kampanyasında hem seçmenlere 12 Eylül’de oylanacak olan anayasanın, kendisinin değil, milletin oluşturduğu bir yasa olduğunu söylüyor. Hem de devlet olanaklarını kullanarak gittiği yörelerde onlardan kampanyayı başında bulunduğu iktidar için “evet” ya da “hayır” oyları ile değerlendirmelerini istiyor. CHP Eskişehir Milletvekili Tayfun İçli ve Tunceli Milletvekili Kamer Genç Erdoğan’ın devlet olanaklarını kullanarak düzenlediği mitingleri, “uyduruk açılış törenleri” olarak gösterdiğini söyleyerek savcıları göreve çağrıyorlardı. (Hürriyet 10 Ağustos) Siyasal iktidarın bilinçli bir şekilde ve adım adım geliştirdiği baskılardan, adalet kurumları da nasiplerini alıyorlar ki, Yüksek Seçim Kurulu da, il ve ilçe seçim kurulları da, yasadışı girişimleri izlemekle görevli cumhuriyet savcıları da olan bitenler karşısında anlaşılmaz bir şekilde suskun kalıyorlar.

Yasak tanımaz kudret sahipleri
Türkiye, böyle bir dönemi 1960’lı yıllarda, o zamanki Cumhuriyet Halk Partisi’nin oluşturduğu seçim büroları ile aştı. O bürolarda görev alan ve seçim hukuku ile ilgili birikim sahipleri, dönemin iktidarlarının iktisadi devlet kurumlarını kalkan yaparak yürüttükleri propaganda çalışmalarını önlemekle kalmadılar. Kendilerini iktidar oldukları için “yasak tanımaz” göstermek isteyen kudretlilerin de(!) sıradan vatandaşlardan farklı olmadığını hem onlara hem de görevlerini bilmeyen bürokratlara öğrettiler. Özellikle Yüksek Seçim Kurulu’nun, sadece oy verme günü ve akşamı, il ve ilçelerden gelecek sonuç haberlerini aktaran bir büro değil adına “oy dediğimiz demokratik gücümüzü” en doğru bir biçimde kullanmamızı sağlayacak yüce ve saygın bir kurum olduğu gerçeğini bilen yöneticiler, Türkiye’nin şaibesiz seçimler yapılan örnek bir hukuk yapısına sahip olduğunu dosta da hasımlara da gösteriyordu. Dilerim birçok şeyde olduğu gibi, o görüntümüz de bozulmasın.


TUNA KİREMİTÇİ - Hürriyet

Centilmenliğe davet

İstanbul Valiliği, TKP’nin “Anayasaya Hayır” kampanyasına yasak getirdi. Gerekçe: “Halkın oyu etkilenir”.

Oysa devletin bakanları halka “evet” dedirtmek için şehir şehir geziyor. Başbakan “hayır” diyenlere fırça atıyor...
Nasıl oluyor bu?
Cengiz Semercioğlu köşesinde demiş ki: “Şimdiden belli oldu. Referandum centilmence bir siyasi rekabete sahne olmayacak.”
Bu centilmenlik dışı hareketler evet cephesinde sık görülmeye başladı. Oysa arkadaşların centilmenliği bırakacak kadar paniğe kapılmasına hiç gerek yok.
Bu ülkede referandumun ne olduğunu bile bilmeyen milyonlarca vatandaş yaşıyor. Çoğu “evet” diyecek.
Buna AKP’nin azaldığını pek sanmadığım seçmenini ekleyin... Referandumun 12 Eylül’le hesaplaşma olduğunu düşünen aydınları ekleyin sonra...
Görünen o ki zafer zor olmayacak.
¡ ¡ ¡
Buna rağmen centilmenlik dışına taşılmasının tek nedeni olabilir: Liderin karakterinin tabana sirayet etmesi. Kampanyalar da kurumlar gibi: Baştaki kişinin karakteri genel havayı belirliyor.
Malum, Erdoğan hiçbir zaman bir centilmen olmadı. Böyle bir merakı da yok.
Yine de “evet” diyen arkadaşların yerinde olsam buna direnir, amacıma “fair-play”i elden bırakmadan ulaşırdım.
Bu ülkenin her şeyden önce centilmenlere ihtiyacı var.
Referandumda da, sokakta da, yönetici koltuğunda da...
Siyaset kazanı ısınırken asıl kazanan centilmenliğini kaybetmeyenler olacak bence.
Referandum gelip geçecek, liderler değişecek, medeniliğimiz baki kalacak.

(soL - Haber Merkezi)