Medyada ‘NATO göreve’ naraları

Ana akım medya, Suriye’nin bir Türk savaş uçağını düşürmesi konusunda bölünmüş görünse de, "taraflar" işin NATO’ya ve BM’ye havale edilmesinde birleşiyor. "Kanaat yapıcılar"ın hepsi görünüşte "savaşa karşı", ama hepsi de NATO’yu göreve çağırıyor.
Pazar, 24 Haziran 2012 17:59

Cuma günü Suriye’nin bir Türk savaş uçağını düşürmesiyle başlayan tartışmalar ana akım basındaki köşe yazarların ilk bakışta farklı konumlar almalarını beraberinde getirdi. Egemen basının “kanaat yapcılarından” bir kısmı, Türk uçağının Suriye karasularında düşürülmüş olması iddiasının büyük ihtimalle gerçeği yansıttığı varsayımından hareket ederek, “uçağın orada ne işi vardı” sorusunu sordu. Ancak genellikle bu soruyu uçağın düşürülmüş olmasının her durumda bir tahrik sebebi olduğu tespiti izledi.

Diğer yandan Suriye diplomatik kaynaklarının iddialarının doğru olmadığını savunan ve daha saldırgan bir dil kullanan “kanaat yapıcılar” ise yine olayın bir savaş sebebi sayılamayacağı, ancak ağır bir tahrik sebebi olduğu ve yaptırımla karşılanması gerektiği saptamasında birleşti.
Sonuç olarak egemen basının köşe sahiplerinin önemli bölümü konunun NATO ve uluslararası kurumların gündemine taşınması gerektiğini ve Suriye’ye karşı bu zeminde ortak bir tepki verilmesini savundular. Oysa Birleşmiş Milletler’deki Batı ittifakının ve NATO’nun Suriye’de bir rejim değişikliği için bir yılı aşkın süredir devam ettirdiği provokasyon göz önünde bulundurulduğunda, Türk uçağının istihbarat toplamak amacıyla Suriye kıyılarına sokulmasının baştan bu ittifak tarafından planlanmış bir girişim olabileceği görüşü ortaya çıkıyor. Egemen basın da, olayın diplomatik alanda Suriye, Rusya ve Çin’in sıkıştırılması için kullanılmasını savunarak bu planın hayata geçirilmesinde bir misyon sahibi olduğunu ortaya koyuyor.

“Mutediller" ne diyor?
Basındaki “ılımlıların” genel tezi, Türk uçağının Suriye kıyılarına yollanmış olmasının bir “hata” olduğu, ancak uçağın düşürülmüş olmasının ağır bir tahrik olduğu ve yaptırımla karşılanması gerektiği yönünde. Radikal’den Koray Çalışkan, bu tezi savunanlar arasında yer aldı. Çalışkan bugünkü köşesinde şunları yazdı:

“Henüz hükümet hava sahası ihlalinin gerçekleşip gerçekleşmediğini açıklanmadı. İhlal olup olmadığı kolayca anlaşılacak bir şey. Eğer olay uluslararası hava sahasında olduysa Suriye başına büyük bir bela aldı. Uluslararası camiada bu kadar sıkışmış bir Esad rejiminin yapacağı son şey NATO üyesi bir ülkeye saldırmak olur. Sırf bu neden dahi hava sahası ihlali olasılığının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Zaten Suriye’nin yarım mil açığında vurulan ve 6 mil açığında düşen uçağın arama çalışmaları olayın nerede gerçekleştiğini gösteriyor. İhlalse Türkiye haksızdır. Uçağın neden rejim değişikliğiyle tehdit edilen bir ülkeye yollandığı açıklanmalıdır. Ancak ihlal mutlaka ateş açmayı gerektirmez. Suriye Mig-21leri havalanıp uçakları geri döndürebilirdi.”

“Kendi haddini hududunu bilmeyen bir diktatörün Ortadoğu devrimlerinin ortasında kendi halkına karşı açıkça askeri güç kullanması, bir de üzerine NATO üyesi Türkiye’nin uçağını düşürmesi, yanlış, isabetsiz ve orta vadede kendi işine yaramayacak bir adım. Çin ve Rusya Doğu Akdeniz’de askeri tatbikat yapacaklarını reddetseler de bölgeye keşif amaçlı gemiler yolladıkları gerçek. Bu iklimde diplomasi çok daha dikkatli kullanılması gereken bir araç.”

Milliyet’ten Fikret Bila da farklı cümlelerle bu tezi savunan “orta yolcular” arasında yer aldı. Bila şunları söyledi:

“Uzmanların verdiği bilgiye göre, hava sahasına tecavüz eden uçak önce uyarılıyor. Uyarıya rağmen ihlali sürdürürse, uçaklar kaldırılıyor, önleme uçuşu yapılıyor. Yabancı uçak buna rağmen hava sahasını terk etmezse, ikaz ateşi açılıyor. Buna rağmen ihlali sürdürürse uçak zorunlu inişe mecbur ediliyor.”

“Bu durumda Şam yönetiminin, ‘Hava sahamızı 1 kilometre ihlal etti, bu nedenle vurduk’ veya ‘Kaza oldu’ biçimindeki açıklamalarının kabul edilebilir bir yönü yoktur.”

“Esad yönetimi, bir hata yaptığını kabul etse ve özür dilese bile silahsız bir Türk keşif uçağını düşürmesi iyi niyetle açıklanamaz.”

Ana akım basında köşe sahibi olan bazı yazarlar ise, bir yandan savaşa karşı olduklarını dile getirirken, diğer yandan Türkiye’nin Batı’nın desteğiyle aylardır sürdürdüğü ağır tacizi görmezden gelerek, olayla ilgili daha “teknik” soruları ön plana çıkartmayı tercih etti. Bu yazarlardan bir tanesi Milliyet’ten Kadri Gürsel’di. Gürsel bugünkü yazısında şu soruları sordu:

“Ve şimdi, Ankara hükümetinin Türkiye’yi Suriye ile bir savaşa sokmaya teşne olmadığını, dolayısıyla Suriye’yi kışkırtarak elde edeceği bir siyasi faydanın da bulunamayacağını varsayarak...”

“Bir taktik keşif uçağının ancak tanımlanmış bir görevle havalanabileceğini, yani bu olayda Suriye hava sahasının ‘yanlışlıkla’ ihlal edilmesi ihtimalinin son derece düşük olduğunu da dikkate alarak...”

“Şu soruları sormak istiyorum:
Maksat Suriye üzerinde barış zamanında keşif ve istihbarat faaliyetinde bulunmak idiyse, neden buna uygun bir İHA değil de gerçek bir savaş uçağı olan RF-4E görevlendirilerek, sonunun nereye varacağı ve faturasının kime kesileceği belirsiz bir askeri tırmanma riski yaratıldı?”

“Youtube’a düşen videodan bu RF-4E’nin karada konuşlu uçaksavar topları tarafından vurulduğu anlaşılıyor. O halde neden bu uçak bu kadar alçak irtifada ve kıyıya bu kadar yakın uçarak kendisini kolay hedef haline getirdi?”

Egemen basında değerlendirmelerinde Türkiye’nin emperyalizmin desteğiyle sürdürdüğü tacize de işaret eden az sayıdaki yazardan bir tanesi ise Radikal’den Özgür Mumcu oldu. Mumcu, Suriye’nin uçağı düşürmesinin olası nedenlerinden bir tanesinin, 2007 yılında Türkiye’den havalanarak Deyrezzor’daki bazı hedefleri “nükleer tesis” olduğu iddiasıyla vuran İsrail uçaklarının durdurulamamasına bağlı olabileceğine değindi. Mumcu şunları yazdı:

“Hava sahasını ihlal eden, Cuma günkü gibi bir askeri uçakla ilgili alınabilecek tedbirler hakkında ayrıntılı kurallar ise bulunmuyor. Burada genel olarak uçağa karşı alınan tedbirin gereklilik ve orantılılık ilkelerine uygun olup olmadığına bakmak gerek. Yani uçakla vurulmadan önce telsiz bağlantısı kurulup kurulmadığı, uçağın hava sahasını terk etmeye ya da iniş yapmaya zorlanması gibi kademeli tedbirlerin alınıp alınmadığını incelemek gerek. Bu konu henüz net değil. Bunun yanı sıra Suriye’nin, Orchard adıyla bilinen bir operasyon neticesinde İsrail uçakları tarafından 2007’de vurulduğu ve bu deneyimin Suriye hava kuvvetleri üzerindeki tesiri de unutulmamalı. Normal şartlarda Suriye’nin telsiz teması kurması ve bundan bir sonuç elde edemezse savaş uçaklarını kaldırıp hava sahasını ihlal eden uçağı püskürtmeye çalışması beklenirdi. Fakat İsrail bombardımanı deneyimindeki gibi müdahale etmekte gecikeceklerini düşünmüş olabilirler.”

“NATO göreve” diyenler
Ilımlı kalemlerin büyük kısmının “diplomatik adım atılmalı” sözleriyle daha örtülü bir biçimde savundukları NATO ve BM zeminleri, yandaş kalemler tarafından büyük bir gürültüyle ifade edildi. Yandaş kalemler bir yandan “bu olay bir savaş nedeni değil” vurgusu yaparken, diğer yandan NATO’yu göreve çağırdılar ve “operasyonel gazetecilik”in yeni bir örneğini daha sundular.

Zaman yazarı Mümtazer Türköne “operasyonel gazeteciler”in başını çekenler arasında yer aldı. Esad yönetiminin Türkiye’yi savaşa sürüklemek istediğini savunan Türköne bugünkü köşesinde şunları yazdı:

“Uçağımızın düşürülmesi Soğuk Savaş dönemine özgü bir tezgâha benziyor. Yukarıdaki analizi Suriyeli stratejistler de yapmıştır. Türkiye'yi kışkırtmak, savaşa zorlamak ve savaşın eşiğine getirmek Suriye'deki dikta rejimine ‘yakın tehdit’ üzerinden sağlam bahaneler üretir. Katliamlar hızlanır. Rejim gözü dönmüş gibi muhalifleri sindirmek için her çareye başvurur. Türkiye'nin savaşın eşiğine gelmesi, Suriye rejimine rahat bir soluk aldırır.”

“Savaşa karşı” olduğu izlenimi veren Türköne’nin aynı yazıda “gireceksek NATO’yla gireceğiz” demesi dikkat çekti:

“Savaşa girecek olan ordumuzun bir NATO ordusu olduğunu unutmayalım. Ayrıca bir uçağımızın düşürülmesi aynı zamanda NATO için de bir sorun. Kuzey Atlantik Savunma Antlaşması, üye ülkelerden birine yapılan saldırının bütünüyle NATO'ya karşı yapılacağını kabul ediyor. Yani? Savaşa girersek tek başımıza girmiş olmayacağız.”

Açıkça “NATO göreve” demesine rağmen “savaş çığırtkanlığı yapmadığını” iddia eden Türköne’nin yazısındaki şu paragrafa“savaş çığırtkanlığını” eleştirerek başlayıp, “savaş seçeneği askeri vesayetin geri dönüşünü getirmez” sözleriyle bitirmesi de gözden kaçmadı:

“Savaş çığırtkanlığı yapanların hesabı da yanlış. Şayet Türkiye savaşa girerse, güçlü ve istikrarlı bir hükümet eliyle girecek. Savaş, toplumsal seferberlik demek. Toplumu ise demokratik bir hükümet kadar hiçbir güç seferber edemez. Millî Mücadele bu yüzden demokratik temsile dayalı bir parlamento eliyle verildi. Savaş seçeneği askeri vesayetin geri dönüşünü getirmez. Tam tersine, savaşma yeteneğini test eden ordunun güçlü reform ve denetim ihtiyacını gündeme getirir.”

Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş da olaydan ötürü Suriye’yi suçlayan ve “diplomatik sertliği” savunanlar arasında yer aldı. Aydıntaşbaş’ın yazısında uçağın düşürülmesi emrinin bizzat Esad ailesinden biri tarafından verildiğini iddia etmesi ise, Batı ittifakının “Suriye’ye değil, Esad’a düşmanız” propagandasına ne denli bağlı olduğunu ortaya koydu. Aydıntaşbaş’ın olayı adeta bir “kan davası”na dönüştüren ifadesi şu şekilde:

“Ankara’da ayrıca vur emrinin sadece Suriye Hava Savunma sistemlerinin başındaki subayın inisiyatifiyle olmadığı, emir-komuta zinciri içinde hava kuvvetlerinde en üst düzeyde ve muhtemelen Esad ailesinden birinin de onayının alındığı şüphesi var.”

Aynı soru tersinden sorulduğunda, bu argümanın ne denli tuhaf olduğu daha iyi anlaşılıyor: “Uçağın Suriye kıyılarına kadar sokulması emrini bizzat AKP’den birilerinin verdiği şüphesi üzerinde duruluyor…”

Aydıntaşbaş, “diplomatik sertlik” çağrısını ise Ankara’nın ağzından dile getirdi:

“Hem hükümet hem de Dışişleri kanadında, Ankara’nın bu olaya sert bir tepki vermemesinin Türkiye’nin prestij ve uluslararası ağırlığını sarsacağı, Ortadoğu’da yükselen popülaritesi ve ‘bölgesel liderlik iddiasını’ zora sokacağı görüşü hakim.”

Ankara’nın bu değerlendirmesi Nihat Doğan’ın twitter şakımasını anımsattı. Doğan, “Hali hazırda Suriye kendi içinde muhaliflerle çatışıyorken bu fırsatı kaçırmayıp Suriye’yi işgal etmeliyiz. Yoksa New Ottoman hayal olur” diye yazmıştı.

Sabah’tan Mehmet Barlas da “ortada ağır bir tahrik var” diyerek, Suriye’nin Türkiye’yi savaşa çekmek istediğini savunanlar arasında yer aldı. “Bazılarına göre bu eylem, Suriye'nin Türkiye'ye savaş ilanı olarak algılanmalıdır. Birincisi bu bir ‘Savaş ilanı’ değil bir ‘Ağır tahrik’tir” diye yazdı. Sabah yazarı şöyle devam etti:

“Esad'ın bir Türk jetinin düşürülmesi ile sergilediği ağır tahrik Türkiye'nin Suriye'ye "Savaş İlanı"na dayanırsa, Suriye diktatörünün amaçladığı hedefe ulaşılacak ve Suriye halkının iç kavgaları bırakarak ülkelerini dış düşmana karşı savunmaları için birleşmeleri yolunda çağrılar seslendirilecektir.”

Hepsi Suriye için toplanıyor!
Egemen basındaki “NATO göreve” çağrısının altının boş olmadığı ise Türkiye’nin NATO’yu olağanüstü toplantıya çağırmasıyla görüldü. Türkiye, 4. madde kapsamında NATO’dan daimi temsilciler düzeyinde Salı günü bir toplantı talep etti. NATO Sözleşmesi’nin 4. Maddesi “Üye ülkelerden herhangi biri, toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır” diyor.

Salı günü ayrıca Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının da Suriye gündemini görüşmek üzere toplanacakları ifade edildi.

(soL-Haber Merkezi)