SÖYLEŞİ | Çevirmen Seda Ersavcı: Mesleğe inancım kaybolmayacak

İspanyolca ve İngilizce'den Türkçe'ye kazandırdığı incelikli çevirilerinden tanıyoruz onu. Çevirmen Seda Ersavcı ile çeviri ve edebiyat üzerine söyleştik.
Erkan Yıldız - Güneş E. Yaman
Pazar, 15 Aralık 2019 09:19

Seda Ersavcı’yı, hem İngilizce'den, hem de İspanyolca’dan Türkçe’ye kazandırdığı incelikli çevirilerinden tanıyoruz. Javier Marías, Mariana Enríquez, Enrique Vila-Matas, Carlos María Domínguez, Roberto Bolaño, Hernán Ronsino, Patti Smith, Marian Izaguirre, Félix Francisco Casanova, Türkçe’ye çevirdiği yazarlardan. Ersavcı’nın şimdiden 47 kitap çevirisi okurla buluştu ve yeni okurlarını bekliyor.

Seda Ersavcı ile çevirmenlik mesleği ve edebiyatseverlik hastalığı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Okuru başka dilde yazmış bir yazarla buluşturan köprüyü kuruyor çevirmen. Sizin de işinizi şevkle yaptığınızı şimdiden Türkçe edebiyata 47 kitap kazandırmanızdan çıkarmak mümkün. Mesleğinizi nasıl seçtiniz? Bu işin cilveleri nelerdir?

Teşekkür ederim, gerçekten çok severek yapıyorum bu işi. Benim hayatımın temeli edebiyat diyebilirim. Okumayı çok seviyorum. Küçük yaşlardan itibaren hep edebiyat ağırlıklı bir şeyler yapmak istediğimi biliyordum aslında. Üniversitede İspanyol Dili ve Edebiyatı okudum. Sonra İspanya’da Edebiyat Teorisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat yüksek lisansı ve doktorası yaptım. Niyetim akademisyen olmaktı esasında. Fakat bir şekilde yayın dünyasına girdim ve girdikten sonra bir daha kopamadım. Kendisi de çevirmen olan yakın bir arkadaşımın teşvikiyle de çeviri yapmaya başladım.

Çok zor ama gerçekten büyüleyici bir iş bence çevirmenlik. Bir metni başka bir dilde, yazarın çizdiği çerçeve içerisinde, yeniden yazıyor, aktarıyorsunuz ve bunu yaparken yazarın niyetine, duygusuna, tonuna sadık kalmanız gerekiyor. Sadece dili değil, hem özgün metindeki hem de aktarılan dildeki kültürü bilmeniz gerekiyor.

Genellikle daha önce Türkçeye çevrilmemiş yazarları çevirmeyi tercih ettiğinizi görüyoruz. Çevireceğiniz yazara ve kitaba karar verme süreci gibi başlıklar açısından çeviri işinin mutfağına dair neler söylersiniz? Metni/yazarı seçme şansınız oluyor mu?

Seçme şansım oluyor evet, sevmediğim bir metni çevirmek bana mümkün gelmiyor. Dolayısıyla epeydir sadece sevdiğim, benim için bir anlam ifade eden, beni etkileyen, okumaktan zevk aldığım kitapları çeviriyorum diyebilirim. Bu işe ilk başladığımda böyle değildi tabii, ne yapmak istediğimi ve ne yapmak istemediğimi zaman içerisinde öğrendim.

Bana çeviri için teklif edilen kitap daha önce okumadığım, bilmediğim bir kitapsa mutlaka öncesinde okuyor ve çevirmek isteyip istemediğime o şekilde karar veriyorum. Herhangi bir bağ kuramadığım bir eserin duygusunu aktarmak da olanaklı gelmiyor bana. Bu yüzden çevireceğim kitaplara karar verirken en önemli kriterim metinle kurduğum o bağ.

Öte yandan yeni yazarlarla, yeni kitaplarla tanışmak en başta bir okur olarak çok heyecanlandırıyor beni.

Kayıp Çocuk Arşivi son çevirdiğiniz kitaplardan. Yazarı Valeria Luiselli’nin iki kitabını da (Kalabalıkta Yüzler ve Dişlerimin Hikâyesi) Türkçeye kazandırmıştınız. Yazarın ilk iki kitabında, eserlerinin içeriğinden daha fazla biçimsel arayışlar ön plana çıkıyor. Kayıp Çocuk Arşivi’nde ise an itibariyle parçası olduğumuz gerçeklikle okuru yüz yüze getirmeyi tercih ediyor. Luiselli’nin eserlerindeki bu dönüşümü nasıl yorumluyorsunuz?

Valeria Luiselli gerçek, gündelik hayatı edebiyatla iç içe geçiren bir yazar. Bana kalırsa bunu tüm kitaplarında görebiliyoruz. Öte yandan Valeria Luiselli’nin kaybolmasını istemediği şeylerin peşine düşen, görünmez olanı yaşatma arzusu duyan bir yazar olduğunu düşünüyorum. Mesela Kalabalıkta Yüzler’de unutulmuş bir şair olan Gilberto Owen’ı bir bakıma canlandırıyor, hayata döndürüyordu. Dişlerimin Hikâyesi ise yazarların dişleri üzerinden anlatılan bir edebiyat tarihiydi adeta. Fakat her iki kitabın da temeli hikâye anlatmaktı. Kayıp Çocuk Arşivi de yine hikâye anlatmak üzerine kurulu bir kitap. Bir hatırlama, koruma, sahip çıkma biçimi olarak anlatmak.

Luiselli hayli aktivist bir yazar. Kayıp Çocuk Arşivi’nin arka planını daha güncel ve politik bir konunun oluşturmasını şu an çevirdiğim Tell Me How It Ends kitabından bir alıntıyla özetleyebilirim sanıyorum:

“Çünkü içinde bulunduğumuz dönemde yaşananların farkında olup da bu konuda hiçbir şey yapmamayı seçmek kabul edilebilir bir şey değil artık. Çünkü dehşeti ve şiddeti normalleştirmeye daha fazla devam edemeyiz. Çünkü burnumuzun dibinde bir şey olur ve dönüp bakma cesaretini bile göstermezsek yaşananlardan hepimiz sorumlu tutulabiliriz.”

Bir röportajınızda bahsettiğiniz üzere Kayıp Çocuk Arşivi’nin çevirisinde “20 sayfa boyunca devam eden tek bir cümle” ile mesainiz olmuş. İşinizi kolaylaştıran ya da bu örnekteki gibi zorlu çevirilerde kullandığınız yöntemleriniz var mı?

Açıkçası yok. Her metin, her metnin duygusu birbirinden çok farklı olabiliyor. Ayrıca her insanın çalışma şekli de, yaptığı işe yaklaşımı da yine çok farklı olabiliyor. O yüzden tek bir yöntemden söz etmek mümkün değil bence. Zaten bu işin yöntemi budur gibi ifadeler bana çok doğru gelmiyor.

Javier Marías’tan uzun ve kafiyeli cümlelere biraz olsun alışkınım aslında ama hiç 20 sayfalık bir cümle çevirmemiştim. Gerçekten baş döndürücü, korkutucu ve bir o kadar keyifli bir süreçti benim için. Cümlenin bir kısmını çeviriyor, sonra gidip yüzümü yıkıyordum, o 20 sayfa boyunca bu şekilde ilerledim. Sonrasındaysa orijinalini de kendi cümlemi de defalarca okudum.

Çeviri için okumakla edebiyatsever olarak okumak arasında, metinle kurulan bağ ve metne olan mesafe gibi başlıklarda farklardan söz edebiliyoruz. Seda Ersavcı, çeviri bir metni okurken metne olan mesafesi nasıl şekilleniyor, meslekî deformasyon hissediyor mu?

Okuduğum, daha doğrusu sevdiğim metinlerle arama herhangi bir mesafe koyabildiğimden emin değilim. Koymam gerektiğini de düşünmüyorum aslında. Kitapları yaşamayı seviyorum ben. O kahramanlarla birlikte yol almayı, onlar ne yaşıyorsa onu hissedebilmeyi seviyorum.

Mesleki deformasyon illa ki vardır ama kitapları hata bulmaya çalışarak okumuyorum kesinlikle. İnsana gerçekten yanlış gelen şeyler olmadığı sürece de çok takılmıyorum sanıyorum. Hem tam tersi de olabiliyor. Ne kadar iyi bir çeviri dediğim pek çok kitap okuyorum.

Çevirilerinize bakınca Dünya edebiyatını yakından takip ettiğinizi görüyoruz. Çağdaş Türkçe Edebiyatı, Dünya edebiyatındaki yeri bakımından değerlendirecek olsanız nelere işaret edersiniz? Dünya edebiyatı için bir merkezden söz etmek gerekirse nereye bakmalıyız?

Bana kalırsa Türkçe edebiyat artık daha çok merak ediliyor. Hem klasikler hem de günümüz yazarları için geçerli bu. Türkçe edebiyatın dünyaya gitgide daha çok açıldığını düşünüyorum. Türkiyeli yazarlar daha fazla dile çevriliyor. Uluslararası ödüllere aday olan ve layık görülen yazarlar artıyor.

Dünya edebiyatını daha çok yaşadığımız sorunların ve içinde bulunduğumuz koşulların şekillendirdiği kanısındayım. Örneğin iklim krizini, ekolojiyi temel alan anlatılar, distopyalar göze çarpıyor.

Bunun dışında kadın anlatılarının ön plana çıktığını, erkeklerin şekillendirdiği dünyaya baş kaldıran kadınların sesini daha çok duymaya başladığımızı söylemek mümkün.

Ülkemiz uzunca bir süredir büyük bir ekonomik kriz yaşıyor. Böylesi dönemler üretim sürecinin en önemli parçası olan ücretli çalışanların zaten yaşadıkları hak gasplarına yenilerini eklemenin bahanesidir aynı zamanda. Çevirmenler Meslek Birliği’nin zaman zaman yaptığı açıklamalardan çevirmenlerin de haklarıyla ilgili sıkıntılar yaşadığını anlıyoruz. Bu bağlamda, güncel olarak bir çevirmenin çalışma koşulları hakkında neler söylersiniz?

Evet, yayıncılığın doğrudan etkilendiği bir kriz ve hemen hemen hiçbirimizin ideal koşullarda çalışmadığı bir ortam söz konusu.

Yayıncılık da çevirmenlik de çok kıymetli meslekler ve bu işi gerçekten severek yapan, kitaba, yazara, çevirmene ve okura kıymet veren iyi ve özenli yayıncılar olduğu kadar kitabı salt para kazanmaya yarar bir meta, çevirmeniyse yattığı yerden para kazanan biri olarak gören, emeği değersizleştiren, alacağınız ücreti sürekli aşağı çekmeye çalışan yayıncılar da var. Yani bizim sektörümüz başka sektörlerden çok da farklı değil aslında.

Düzenli bir gelirinizin, sosyal güvencenizin olmadığı bir meslek çevirmenlik. Bir kitap üzerinde aylarca çalışıyor, nihayetinde asgari ücretin altında bir ücret alabiliyorsunuz.

Fakat tüm olumsuzluklara rağmen insana, emeğe ve kitaba saygı duyan ve bunları piyasanın, kâr etmenin önüne koyan birileri olduğu sürece bir şeylerin düzeleceğine dair umudum ve bu mesleğe olan inancım da kaybolmayacak.