Metin Kurt: Spor oyun değil

Kimi milyon dolarlık transferin, kimi mahalle takımındayken keşfedilmenin hayalini kuruyor. Oysa şike, bahis, doping üçgeninde tüm spor çalışanlarını güvencesiz bir yaşam bekliyor. Öyleyse tüm emekçiler gibi spor emekçilerinin de örgütlenme zamanı...
Çarşamba, 14 Nisan 2010 11:00

Şike, artık takımlar ya da oyuncular arasında yapılan bir “anlaşma” olmaktan çıktı ve bahis şirketleri, mafya, maçların sonuçlarını manipüle ederek bu “şans oyunları”ndan gelir elde etmeye başladı. SoL’un birkaç gün önce manşetinde yer alan haberde yapılan bu tespit, futbolun bir bütün olarak kirlenmesinden bahsediyor, kulüplerin, futbolcuların ve bunlar üzerinden taraftarların, seyircilerin, bu rant çarkının birer dişlisine dönüşmüş olduklarını söylüyordu.

Bu bataklığa sürüklenen başkaları da var. Şikenin ve bahislerin normal günlük diyaloglar haline geldiği futbol gündeminde dopingi bir kenara koymak olmaz. Üstelik özellikle doping, bugün gelinen noktada, henüz bir futbol takımında “profesyonel” olarak oynamaya başlamamış, 13-15 yaşındaki çocuklara bile veriliyor ve gelecekleriyle oynanıyor. Kısacası, iyi bir gelecek hayaliyle sporcu olmak için ilkokul sıralarında koşturmaya başlayan çocuklar, büyüyüp genç bir sporcu olduklarında çoktan bu çarkın içinde harcanmış oluyorlar. Buna, milyon dolarlık transferleriyle, manken sevgilileri ve lüks harcamalarıyla magazin gündeminden düşmeyen ünlü sporcular da dahil.

Bir yandan gençlerimiz giderek dipsizleşen bu bataklığa doğru hızla çekilirken, yıllarını spora vermiş ve kendi deyimleriyle “emeklilikleri” geldiğinde de bütün vakitlerini gelecek nesilleri yetiştirmeye adamış bir grup spor emekçisi, bu çarkın dişlilerine çomak sokmaya hazırlanıyor.

Spor Emekçileri Sendikası Kurucu Başkanı ve bir dönemin Galatasaraylı futbolcusu Metin Kurt, sendikanın yönetim kurulu toplantısı öncesi bizleri misafir ederek bir oyun anlamında sporla, yaşamın özü olan emeği nasıl bir araya getirdiklerini anlattı.

Röportaj: Arzu Kayhan (soL)

Öncelikle sendikayı tanımak isteriz.
Metin Kurt: Aslında konuya buradan girmek iyi oldu. Çünkü birçok yerde karşılaşıyorum. Bana sendikanın amaçlarını, kaç üyesi olduğunu, nerelerde örgütlü olduğunu soruyorlar. Bize “kimler sizinle beraber” sorusu yerine, “kim size karşı” diye sormanız lazım. Bugün, sporun bütün dallarında, herhangi bir şekilde emeğini ortaya koyanlar, sporu sevenler, izleyenler, bunun yanında spordan anlamıyorum dese de (gülümsüyor), emek-sermaye çelişkisi üzerinden mücadelesini veren herkes, kısacası iyilik ve doğruluk meşalesini taşıyan herkes bizim üyemizdir ve bizimle beraberdir. Daha da genelleştirerek söyleyebilirim ki bugün Türkiye’nin her ilinde örgütlüyüz.

Ama özünde spor emekçilerinin hakları için mücadele ediyorsunuz.
Kesinlikle hayır.

Nasıl?
Bu bir yasal savaş aslında, sisteme karşı. Bakın şöyle anlatayım. 70’lerde bu ülkede 70 bin üyesi olan Amatör Sporcular Derneği vardı. Bu derneğin en önemli sloganı “seyir değil kitle sporu” idi... Amatörlüğü yüceltirdi. Bizler de o dönemde sporcuyduk ve bu söze inanarak yaşıyorduk. Spor oyundu. Sonraki süreçte anladık ki oyun ve spor bambaşka bir olay. Bizim “amatör” dediğimiz bir oyun, evet. Ama oyun arsada temiz ve güzeldir, spor borsada kirli ve çirkindir. Bugün geldiğimiz noktada, sizler sporun, özellikle de futbolun kirlenmişliğini konuşuyorsunuz. Oysa bu alan yıllardır kirli. Hem de çok uzun yıllardır. Bizim asıl mücadelemiz, bu bahsettiğimiz bataklıkta tüketilen gençlerimizin, tükenmeden uyarılması ve korunması içindir. Asıl amacımız milyonlarca gencin oyun oynamasını sağlamaktır. Bu anlamda Spor-Sen tam bir sınıf sendikasıdır. Bu sadece bizlerin, sporla uğraşanların değil, hepimizin sorunu. Biz olayın kaynağıyla mücadele ediyoruz. Öyle ki eğer gençlerimizin geleceğini kurtarabilirsek, bütün spor emekçileri de o gün kurtulmuş, haklarını almış olacaklar. Yani yalnızca alanımızın emekçilerinin değil, bütün emekçilerin mücadelesidir yürütülen.

Spor oyundu. Ama öğrendik ki maalesef öyle değilmiş. Kimin sporu peki gördüğümüz? Sporun emekçileri kimler?
Şöyle tanımlayalım: egemenlerin, ya da burjuvazinin de diyebilirsiniz, kitleleri avutmak ve uyutmak, ideolojik-ekonomik-politik kazanç sağlamak için kurdukları bir düzendir. Sistemin sporu var, sporun amatörü ya da profesyoneli yok. Sistemin dayattığı sporcular var. Bugün spor bir oyun değil sporcular da oyuncu değil. Spora damga vuran, kapitalist sistemin rekabetçi ideolojisi, sporu metalaştırmış ve sektöre dönüştürmüş, sporcuları da spor emekçisi durumuna getirmiş. Artık sigortalılar, sigortasızlar ve geleneksel olarak oyuncular dışında kalan diğer alan çalışanları var. Spor emekçilerinin toplamı bundan oluşur. Bizim vurgu yaptığımız kısmı da bu. Oldukça sınıfsal bir açıdan, spor emekçisi tanımı budur.

Bugün futbolcu olmak, geleceği adına “yırtmış” olmak. Milyon dolarlık anlaşma imzalıyorlar, magazin gündeminden düşmüyorlar. Bir profesyonel oldular mı iş tamam. Öyle görünüyor buradan bakınca.
Öyle mi dersiniz? Aslında sporcuların durumu hiç iyi değil. Bu, işin görünmeyen yüzü. Sigortalılık sadece çalıştığı sürece geçerli ve asgari ücretten yapılıyor. Diyelim maçta sakatlandı, artık “profesyonel” olarak oynayamıyor. Sigortalılığı bitiyor. Ya da emeklilik gibi bir güvencesi de yok. Özetle sigortası var ama güvencesi yok. Yıllık sözleşmeyle birkaç sezon oynuyor belki ama sonrası tam bir karanlık.

Şu amatörlük kavramına da dokunmak lazım. Amatörlük nedir? Profesyonellik nedir?
Bir işi, sporu mesela, “spor olsun” diye yapmak. Yani bir araya gelip eğlenmek, paylaşmak, oyun oynamak... Ama tarihsel anlamda, amatörlük sadece sermaye sınıfına özgü bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. İlk olimpiyatlar örneğin, efendiler arası gövde gösterisiydi. Efendiler arası bir kumar yani. Kumarı kazanan adam, Athena’da lüks bir villa ve 4-5 tane esir alabilirdi. Sistemin kavramlarına göre tanımlamamız gerekirse, profesyonel sporcu, masa üstünden para alan adamdır, amatör de masa altından. Gerçek amatör ise sistem içindeki ağanın, beyin çocuğudur, desteksiz iş yapma şansı yok. Öte yandan asıl bir de, Türkiye genelinde, spor yaparken şansı yaver gidip profesyonelliğe yükselmiş, ismini duyurmuş sporcular dışında, geride kalan ve bunun mücadelesini verirken telef olanlar var ki bizim mücadele nedenimiz onlar. Düşünün Yeşilçam’ın Türkan Sultan’ı o gün keşfedilmeseydi… Ama Türkan kızımız sultan olurken kaç genç kız da o yolda mahvoldu ya da biri milli takıma seçilip onca paraya, şöhrete boğulurken, kaç gencimiz bu yolda heba oldu?

Şike her zaman parayla yapılmaz

Başlangıçta dediniz ki şike, doping ve bahis baştan beri var. Peki bu canavarın kolları ne kadar uzun?
Dopingle başlayalım, şaka değil, dev bir ilaç sektörü var karşınızda. Dopingten kaçabilen ilaç yapıyor adamlar. 12-13 yaşındaki çocuklara veriliyor. Artık sporcu doping aldı mı almadı mı tartışması yok, almayan yok ki! Hayatları bir bir söndürüyorlar. Uluslar arası kolları, planları olan bir alan.

Şikeye gelince… Öncelikle şikenin bir para meselesi olduğu düşüncesinden kurtulalım. Bu iş hep para aracılığıyla olmuyor. Bahis diyoruz, evet bahis oynanıyor, şike var diyoruz, evet var. Rüşvet varsa bu ülkede şike de var. Hatta mafya da var içinde bu işlerin. Bu da tamam. Ama zaten spor kapitalist sistemin diğer bölümlerinden ve sektörlerinden bağımsız değil ki bunlar var mı yok mu bakılsın. Kapitalist sistemde nasıl kar ve rant hedefi varsa, futbol da sistemin ideolojik, ekonomik ve siyasal hedeflerini gerçekleştirmesi için halk üzerinde kurduğu bir tahakkümün parçası. Bir uyuşturma, sakinleştirme veya örneğin şovenleştirerek siyasi anlamda kullanabilme aracı.

Bir örnekle açıklayalım, 12 Eylül’de darbeyle birlikte sporu şovenizmin emrine verdiler. Milli Güvenlik Kurulu kararlarıyla, özellikle Kürt gençleri üzerinde, bölgede bir nevi uysallaştırma görevi gördü. ABD’de siyahi gençlere uygulanandır bu. Ankaragücü’nün birinci lige çıkarılmasıdır örneğin. Turgut Özal’ın Naim Süleymanoğlu’nu 1 milyon dolar ödeyip göklere çıkarmasıdır. Yalnızca parayla değil ya da yalnızca para amaçlı değil. Şike özellikle toplum üstünde kurulan bu baskının, oynanan oyunun gerçek adıdır.

80 darbesi öncesi dönemde birçok spor yaratıldı eğitimci spor, yaşam boyu spor, toplum içi spor, seyir için spor vb. Sonrasında “politika tatile çıkınca” bir kısım entel takımı, başladı daha parlak isimlerle futbolu süslemeye. Endüstriyel futbol böyle bir anlamda okunmalı. Yani sistemin sporunu süsleme sanatının bir ürünü. Yani ahtapotun süslü adı…

Mücadele ettiğiniz bir büyük çark. Bunun için de örgütlü ve yüreği mücadele inancıyla dolu neferler gerek. Siz 40 yıllık emeğinizle bu yola baş koydunuz. Peki ya yeniler?
Sendikamız, bu kapsamda bir mücadele yürütmek üzere adım adım ilerliyor. Gençliğin konuya yaklaşımı çok güzel. Birçok ilde çalışmalarımız sürüyor. Hafta başında Adana şubemiz açılıyor örneğin. Evet 40 yıllık bir emek var ortada. Bu emeğin 12 eylül faşizminin getirdiği örgütsüzlük yüzünden bugün bilinmiyor olması da ayrı bir konu. Biraz da bu nedenle, yeni nesle ulaşmayı istiyoruz. Bizimle birlikte olan insanları bulmak için yola çıktık. İnanamadığımız kadar çok insana ulaştık. 12 Eylül’den önce 70 bin üyemiz vardı. Kimisi hayatta değildir, kimisi mücadeleden ayrılmıştır dedik. Ama kalanlar ve yeni katılanlarla birlikte bugün bakıyoruz ve diyoruz ki “demek tükenmemişiz.”

Spor emekçilerini bundan sonra daha sık duyacağız ve göreceğiz değil mi?
Emek mücadelesinin olduğu her yerdeyiz. 1 Mayıs’ta meydanlardayız, onurlu mücadeleleriyle bize ışık tutan TEKEL işçileriyle birlikte. Siz nerede olacaksınız?

Meydana girer girmez Spor Emekçileri Sendikası pankartının takipçisi olacağım. Çok teşekkür ederim bu değerli sohbet için.

Ben de hem size, hem de sizin aracılığınızla, bugüne kadar basında konuya ilgilerini esirgemeyen, sporu skordan ibaret görmeyip asıl yazılması gerekenleri yazan tüm basın emekçilerine teşekkür etmek isterim.