soL'dan çok önemli röportaj! Küba istihbaratının 1 numaralı ismi anlattı: 36 yıl boyunca Fidel'i nasıl korudular

Fabián Escalante 36 yıl boyunca devrimin önderlerini korumakla görev yapmış, Küba istihbaratının 1 numaralı ismi. Celil Denktaş, Havana'da soL için etraflı bir söyleşi gerçekleştirdi kendisiyle. Hayatını Küba sosyalizmini korumaya adamış bu önemli ismin anlattıkları, sayısız derslerle dolu. Denktaş'ın söyleşisi dönüp dönüp bakılacak, arşivlik bir nitelik taşıyor: Örgütlü bir halkın neleri başarabileceğine dair sayısız örnek taşıması ve Küba'yı daha iyi anlamak adına.
Celil Denktaş
Cuma, 20 Mayıs 2016 08:42

Küba Devrimi’nin pek bilinmeyen yanlarından biri de, bin dereden su getirilip üzerinin örtülmeye çalışıldığı fakat devrimci kadroların kılı kırk yaran araştırmaları, inatla peşine düşmeleri sayesinde bir bir ortaya çıkartılan çoğu mide bulandıran, kimi de tüyleri diken diken eden, “Artık bu kadarı da olmaz!” diye isyan ettiren ABD tekellerinin mafya destekli gizli servis komplolarıdır. Bunların çok büyük bir bölümü, devrimi durduracağı “tespiti”yle doğrudan devrimin lider kadrosuna ve Fidel Castro’nun şahsına yönelik suikast girişimleridir.

Bu savaş aynı zamanda da emperyalizmin, devrimi, halk hareketlerini kavrayabilmekten ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Elbette ki emperyalizmin bu zaafı sosyalistlerin elindeki en önemli koz, devrimcilerin haklılıklarına güç veren ayrı bir gerçeklik. Kişilerin kutsallaştırılması, örgütlülüğün küçümsenmesi, kitlelerin taleplerinin, hak mücadelelerinin küçümsenmesi nesnel olarak devrimin önünü açıyor, halk tarafından sahiplenilmesinin temelini oluşturuyor.

Fabián Escalante’nin eşsiz deneyiminden çıkardığı en önemli sonuç, halk kitlelerinin desteğini görebilmek, bunu devrime çevirebilmek. “Başlangıçta ne bir deneyimimiz vardı ne de düşmanın üstün teknik donanımıyla baş edecek silahlarımız. Halkın bize 24 saat verdiği destek olmasaydı bu saldırılarla baş edemezdik” diyor Escalante. Ne kadar öğretici!

Mart ayı başında Türkçe çevirisi de çıkan “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 yolu: Executive Action” adlı kitabın yazarı Fabián Escalante’yle Havana’da görüşüyoruz. Görüşmemize, Latin Amerika’nın önemli yayın organlarından, “Resumen” dergisinin Küba editörü Javier Salado Villacin tercümanlık yapıyor. Javier, görüşmenin sonunda aktardığımız anekdotu da anlatarak yazar hakkında bilgilenmemize katkı sağlıyor.

Fabián Escalante Font, son derece mütevazı bir kişi. Devrim önderlerinin yaşamlarından sorumlu olmak gibi bir yükü 36 yıl omuzlarında taşıyan sanki o değilmişçesine anlatıyor yaşadıklarını. Elbette her devrimcinin üstlendiği görevin türüne özgü farklı derecelerde sorumlulukları vardı, vardır. Devrim, bu sorumlulukların bir arada, örgütlü ve koordineli yürütülmesinin bir sonucudur. Ancak Fabián’nınki diğer tüm sorumlulukların sanki bir kat üzerinde gibi. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi aslında, doğrudan Devrim’in korunmasından sorumlusunuz. Önderlerin yaşamları her ne denli kritik, kilit öneme sahip olsa da, sonuçta düşmanın hedefinde kişiler değil, Devrim’in kendisi yer alıyor.

Fabián Escalante, sosyalist devrimin insan yaşamına kattığı sağlık ve özgüvenin adeta somut bir simgesi; 76 yaşına rağmen oldukça dinç. Sanki Kübalıların tüm ortak özelliklerini şahsında toplamış; uzun boyu dışında. Konuşmasını ince esprilerle süslemeyi hiç ihmal etmiyor. Kendinden son derece emin, sakin bir ses tonuyla konuşuyor. Hafızasıysa benim diyen gençlere taş çıkartacak denli berrak. O konuştukça Küba Devrimi’nin Küba halkınca nasıl benimsendiği, ne şekilde yükseldiği, bugüne nasıl geldiği daha iyi anlaşılıyor. “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu”na ışıl ışıl yansıyan Devrim’in sağlam temeli, bir kez de bu büyük “eser”in neferlerinden birinin ağzından pekişiyor:

- Kitabınızda, 1940’da Havana’da doğmuş olduğunuz yazılı. Bundan sonra 20 yıllık bir boşluk var; yani, gizli göreve atanmanıza kadarki yaşamınızdan hiç söz edilmemiş. Bize yaşamınızın ilk yıllarından bahseder misiniz?

Ben, komünist bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailenin büyükleri, dedelerim, İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşmış kişilerdir. Bu nedenle de bütün çocukluğum, bu mücadelerle, savaşlarla, ülke tarihiyle ilgili konuşmalara, tartışmalara tanık olmakla geçti diyebilirim. Çünkü atalarım hem sömürgeciliğe ve aynı zamanda da sonraki yıllarda kapitalizmin ortaya çıkarttığı faşist diktatörlüklere karşı fiilen savaşanların arasında yer alan kişilerdi. 1953’te, ortaokula başladığım yıllarda, bu okullarda örgütlenmiş olan bir terörist, yani öyle denmekteydi, bir gençlik grubuna katılmıştım. Altı ay kadar onlarla birlikte oldum. Daha sonra da, Sosyalist Parti’nin gençlik örgütü olan, Genç Sosyalistler’e üye oldum.

- Bu terörist(!) grubun adını hatırlayabiliyor musunuz?

Evet, “Triple A (Asociasión Armada Autentica)”; o kadar önemli bir örgüt değildi aslında. Anarşist bir gruptu. Ancak kendilerini terör eylemleriyle ifade etme yolunu seçmişlerdi.

- Kitabınızda da adı geçiyor böyle bir grubun, karşıdevrimci gruplar arasında...?

Hayır, hayır. Bu, o örgüt değil. Kitapta bahsedilen merkezi Arjantin’de olan, profesyonel katillerden oluşan faşist bir grup. Benim dediğim o değil. Bahsettiğim o yıllarda Küba’daki, Otantik Parti’nin (Partido Revolucionario Cubano-Auténtico)[1] uzantısı olan bir gençlik grubu, Otantik Silahlı Birliği. Küba tarihindeki enteresan örgütlerden biridir. Küba Devrimi’ne katılan pek çok devrimci önder o sıralarda bu partinin, aynı zamanda da bu gençlik grubunun üyesiydi. Bunlardan biri örneğin, Raúl Roa’dır[2].

- Yeniden çocukluk yıllarınıza dönelim. Anne ve babanız komünistti ve siz de evde sıkça onların kendi aralarındaki siyasi konuşmalara tanık olmaktaydınız. 13 yaşında da siyasi mücadeleye katıldınız. Buna nasıl karar verdiniz? O yıllarda marksist klasikleri okumaya başlamış mıydınız? Sizi bu karara iten ne oldu?

O yaştaki bir çocuk ne kadar anlarsa... Tabii asıl 1953 yılı; Kübalı her sosyalist devrimcinin olduğu gibi benim yaşamımda da, Moncada Kışlası Olayı dolayısıyla önemli bir dönüm noktası. Ama 1953’ün sonuna kadar o anarşist grubun bir parçasıydım; bir bakıma orada piştim diyebilirim. Sonra da genç sosyalistlere, Sosyalist Parti’nin gençlik örgütü olan gruba katıldığımda siyasi bilincim gelişmeye başladı...

- Yanılmıyorsam bu parti, Komünist Parti’nin kapatılmasından sonra yerine kurulmuş olan parti; yani, Küba Komünist Partisi’nin devamı...

Evet. Komünist Parti 1952’de kapatılıp yasaklandıktan sonra komünistler bu partiyi kurdu. Tam adı, Popüler Sosyalist Parti (Partido Socialista Popular-PSP). Genç Sosyalistler, bu partinin gençlik kollarına verilen addı.

- Anne ve baba komünist olmanın dışında ne işle uğraşıyorlardı? Aile, geçimini nasıl sağlıyordu?

Babam tam gün, komünist parti, daha sonra da PSP’nin militanıydı. Partinin sekreterlerindendi[3]. Annemse hemşire olarak çalışmaktaydı; tabii siyasi mücadelenin yanı sıra.

- Peki kaç kardeşiniz var?

Bir erkek kardeşim var. Benden bir yaş genç.

- Parti örgütlenmesi altında ne tür eylemlerde görev alıyordunuz?

O sıralarda Parti’nin bütün eylemlerine katılmaktaydık. Örneğin önemli bir eylemimiz 1955’teki, Toprak Sahipleri Birliği’nin (Asociación de Hacendados y Colonos de Cuba) Havana’daki merkez binası baskınıdır. Bu eylemler sırasında, yani 1959’a kadar dört kez yakalanıp hapsedildim.

- Yani, 15 yaşındayken hapishaneyle tanıştınız.

Evet. Son tutuklanmam, 29 Aralık 1958’deydi. İki gün sonra da devrim oldu ve serbest kaldım.

- Gerilla savaşı ayları boyunca hep hapiste miydiniz?

Evet. Hemen, hemen.

- Politika dışında başka şeylerle de meşgul oluyor muydunuz? Örneğin, güzel sanatlar, müzik gibi?

Sanat değil ama tıbba karşı ilgim vardı. Doktor olmak istiyordum. Ancak tabii çok önemli bir engelim vardı, çünkü tam üç kez okuduğum okullardan atıldım; komünist olarak çabucak adım çıkıyordu çünkü. Bu yüzden de ortaokulu bir türlü tamamlayamadım. Öğrenciler arasında yaptığım ajitasyon çalışmaları beni ele veriyordu. Son atılmam 1957’dedir. Artık adım iyice ortaya çıkmıştı. O yıl da, yeraltına geçtim zaten.

- Böylelikle okuma olanağı da zaten ortadan kalkmış oluyor...

Evet. Ancak devrimin başarısından sonra, 1959’da ortaokula devam etme olanağım oldu. Zaten bir yılım kalmıştı. Onu da o zaman, Yamari’de tamamladım. Ancak yine devamını getiremedim çünkü bu sefer de, Küba Gizli Servisi’ndeki görevim başladı, 1960’ta. Ta, 1972’de üniversite eğitimine devam olanağı doğdu. Hukuk okumayı seçtim. Tabii bir yandan da gizli servisteki görevim devam etmekteydi. Sonunda, avukat olarak üniversiteyi bitirdim.

- Yani şu anda diplomalı bir avukatsınız...

Yani onun gibi birşey. Çünkü diplomamı aldıktan sonra hiç avukatlık yapmadım. Gizli servisten emekli olduktan sonra da... Ama hukuk diplomam var işte.

- Çok güzel. Peki evlenmeye zaman bulabildiniz mi bari?

A, evet! Evliliğimin çok özel bir yanı bile var: Ben, 55 yıl aynı eşle birlikte yaşamını sürdürmeyi beceren ender Kübalılardan biriyim. Tabii eşim de öyle. İki de çocuğum var. İki erkek çocuk. Şu anda biri 53, diğeri de 50 yaşında. Onlar da hukuk okudular ve avukat oldular. Fakat yine onlar da benim gibi avukatlık yapmıyorlarlar. Her ikisi de farklı devlet kurumlarında memur olarak çalışmaktalar. Şu anda ikisi de yönetici konumunda.

- Devrimin getirdiği eğitim olanakları sayesinde yetiştiler...

Evet. Tabii ki.

10 AYDA 8770 CİVARI SALDIRI

- Önce tıpla ilgileniyor, sonra hukuk okuyorsunuz. Daha sonra da kitap yazmaya karar veriyorsunuz. Nasıl oldu bu? Edebiyata, yazmaya ilgi duymadığınız halde?

Bakın bu ilgi değil, bir “kendiliğinden görev” diyelim. Yazmaya emekli olduktan sonra başladım. Küba tarihinin, Küba Devrimi Tarihi’nin bu dönemi, 1960’lar 1970’ler gelecek kuşaklara aktarılmalıydı, unutulup gitmesine izin verilemezdi. Bugünkü gençliğin önemli bir bölümü, bırakın gençliği, yaşlı nüfusun da oldukça ciddi bir bölümü, örneğin “Domuzlar Körfezi Saldırısı” konusunda ne biliyor? Ki bu olay, yakın tarihimizde ülkemize karşı girişilen en önemli açık askeri işgal saldırısıdır. Bu açık işgal girişiminin yanı sıra emperyalizm 1960’tan başlayarak ülkemize karşı müthiş bir gizli savaş yürüttü. Terörist saldırılar, sabotajlar, suikastlar... Düşmanın düzenlediği bir sürü saldırı... Ben kitaplarımda bunları yazıyorum. Örneğin, Ekim 1962’deki “Füze Krizi!”; Bırakın Küba’yı, dünyada kaç kişi hatırlıyor? Hatırlayanlar ne kadarını biliyor bu krizin? Bilenler olayı yalnızca, Küba’nın çağrısı üzerine Sovyetlerin ABD’ye saldırmak üzere Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirmiş olduğuyla sınırlı sanıyorlar. Bu, elbette ki gerçeğin basitleştirilmesi, tahrif edilmesinden başka birşey değil. CIA’nın, ABD Hükümeti’nin onayıyla 1962’nin yalnızca ilk on ayında Küba’ya karşı, 8 bin 770’ten fazla terörist saldırı gerçekleştirmiş olduğundan kimsenin haberi yok.

- “Sekiz bin yediyüz”den fazla?

Evet, aynen öyle. Hiç abartmasız. Kaç kişinin bundan haberi var bugün? Dolayısıyla bunları bilmeden Küba’nın neden Sovyet füzelerini topraklarına kabul ettiğini anlamak tabii ki olanaksız. Bununla ilgili ayrı bir kitap yazdım: Operasyon Mangoose. Sizin Türkçeye çevirmiş olduğunuz, “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu” adlı kitabımda da bahsi geçiyor, biliyorsunuz. Bu ad, ABD tarafından füzelere karşı girişilen operasyona CIA’nın taktığı ad. Yalnızca eylemleri değil propagandayı da içeriyor. Bir diğer örnek de hemen hemen herkesin bildiği, ABD Başkan’ı Kennedy’nin 1963’te bir suikasta kurban gitmesi olayı. Ancak yine hiç kimsenin bilmediği, 1963’ün ABD tarafından Küba’ya girişilmiş olan terörist saldırıların zirve yaptığı bir yıl oluşu. Yine 1970’li yıllar ABD’nin bütün dünya yüzeyinde, “WAVE” kod adını verdikleri saldırıların süreklilik kazandığı yıllar. Bu saldırılar sırasında çeşitli ülkelerde görevli Küba devleti temsilcileri ve Kübalı olan herkes, her şey hedef alınmıştı. 300’den fazla saldırı yapıldı bu yıllar boyunca. Bunların içerisinde en trajik olanı, sizin de bildiğiniz gibi, Küba Havayolları’na ait bir sivil yolcu uçağının 1976’da düşürülmesi eylemidir. Bagajına yerleştirilen bomba marifetiyle uçuş sırasında infilak ettirildi, tüm yolcu ve mürettabatıyla birlikte Atlantik Okyanusu’na gömüldü. Bu yılların iğrenç bir diğer saldırısı da, bu yıllar boyunca Küba’ya karşı yürütülmüş olan, “biyolojik savaş”tır. Bundan da kimsenin haberi yok bugün. Bu saldırıda Küba, kasaplık hayvan varlığının tamamını, yüzde 100’ünü kaybetmiştir. Ayrıca, şeker kamışı tarlaları, kahve üretiminin hemen hemen tamamı, tarım ürünlerinin tamamına yakını, kırsal nüfusun önemli bir bölümü yani insanlar, çiftçiler bu biyolojik saldırıdan etkilendi. Binden fazla çocuğun zehirlenerek ölümüne neden oldu. Şimdi bunları kim hatırlıyor?

Hem 1970’lerde, hem de 1980’lerde, bu kez de, “ideolojik savaş” zirve yaptı. Radyo, televizyon, uçaklardan atılan propaganda broşürleri, hatta Küba çevresindeki deniz akıntılarına salıverilen içerisinde propaganda ambalajlarıyla paketlenmiş cikletler bulunan plastik oyuncaklar şeklinde. Ki bunlar sahile, plajlara vuran sanki denizin sürükleyip getirdiği eşyalar izlenimi veriyordu... Bununla ilgili Küba çevresindeki akıntılarla ilgili ciddi ciddi uzun, detaylı çalışmalar yaptıklarını biliyoruz... Yine aynı yıllarda, Kanada’daki ve Portekiz’deki Küba büyükelçilikleri bombalandı. Bunları da kimse hatırlamaz. Fidel’e karşı girişilen yüzlerce suikastın kaçını, kaç kişi biliyor? 1959’dan önce başlayıp 2000 yılına kadarki dönemde neredeyse her dakika Fidel’e karşı bir saldırı örgütlenmiştir, yalnız ve yalnızca Fidel’i öldürmeyi hedefleyen. Aynı zamanda da Fidel’in moralini bozmaya, onu toplum karşısında pasifleştirmeye yönelik komplolar da düşünmüşlerdi.

İşin bir de ticari savaş boyutu var. ABD’de 1962 yılında, “Global Ticari Detektiflik” adı altında özel bir büro kuruldu. Bu büronun tek görevi Küba’yla ticari ilişki kuran devletleri, şirketleri, kişileri tespit ederek izlemekti. Elbette bu arada Küba’dan yapılmakta olan ihracatı sabote etmeyi de ihmal etmiyorlardı. Bunlar gerçekten oldukça ilginç ve ilginç olduğu kadar da, kimi dehşet verici önemli tarihi olaylardır. Çoğundan hiç kimsenin haberi olmamıştır; bugünse hiç kimse hiçbir şey hatırlamıyor.

BUGÜN DEĞİŞEN SALDIRININ BİÇİMİ

- Evet ama artık durum değişiyor...

Değişiyor kuşkusuz. Zaten ABD Başkanı Obama da aynı şeyi söyledi, “Yöntemlerimizi değiştireceğiz” dedi, fakat “Nihai amacımızda bir değişiklik yok!” diye de ilave etti. Anlayacağınız saldırganlık politikasında bir değişiklik yok. Bize demokrasi getirmekte ısrarlılar. Şunu unutmayalım: ABD’nin bu politikası binlerce Kübalının hayatını tehdit etmeye devam edecek. İster doğrudan olsun, isterse dolaylı. İşte bu politik “istikrar” konusunda bugün pek bir kimsenin fikri olmadığı için, geçmişte aynı politikanın bize nelere mal olduğunu yazmaya karar verdim... Bugün değişen yalnızca saldırının biçimidir.

- Öyleyse siz henüz emekli olmamışsınız...

Öyle de diyebilirsiniz. Çünkü emeklilik göreli birşey. Eh, yazmak işi de bir görev, gönüllü bir görev tabii ki, başka bir çalışma.

- Peki resmi emekliliğiniz hangi tarihteydi?

1996 yılında.

- Bu sabotajları, saldırıları bu tarihten sonra yazmaya karar verdiniz yani?

Hayır. Emekli olduktan sonra bir süre başka bir işte çalıştım. Kitapları daha sonra planlamaya başladım.

- Peki, gizli serviste çalışmayı nasıl seçtiniz? Özel bir nedeni var mıydı?

Hayır. Bu benim seçimim değil. Yani böyle bir görev daha önce hiç aklımdan geçmemişti. İlgi falan duyduğum da yoktu...

- Yani sizi seçip buraya oturttular, onu mu demek istiyorsunuz?

Aynen öyle oldu. O zaman devrim günlerindeyiz. Size ne görev verilirse onu yapmak durumundaydınız. Elbette ki genç insanlar olarak birçok yaşıtımın, benim, kendi ideallerimiz, projelerimiz vardı o zaman. Ama öte tarafta da bizim kişisel hayallerimizin ötesinde bir an önce yapılması gereken bir yığın iş de devrimcileri beklemekteydi. Anlayacağınız pek fazla seçenek yoktu önümüzde...

- Peki sizin gönlünüzden ne geçmekteydi o sırada?

Aslında pek hayal kurma lüksümüz de yoktu o sıralarda. Zaten devrimci gençlik olarak o güne kadarki tek derdimiz faşist diktatörlüğün bir an önce yıkılmasıydı. Varımızla yoğumuzla buna odaklanmıştık. Tabii o mücadele yıllarında ustalaştığımız tek konu da yeraltı örgütlenmesinin olmazsa olmazı, gizli çalışma becerilerinin geliştirilmesiydi. Başka hayaller kuracak durumda değildik anlayacağınız... Devrim sonrasında da bu karşı-istihbarat işine hazırlanacak zamanı zar zor bulduk. Ben, bu işin sistemli bir biçimde yapılması konusunda eğitim almak üzere Sovyetlere gönderilen ilk grup arasındaydım. 1961 yılında gittik; 18 genç insan...

- Yalnızca 18 kişi mi?

Evet. Çok zor günlerdi ve bir an önce pek çok konuda organize olunması gerekmekteydi. Elde ne varsa... Her allahın günü yeni bir şeyle karşılaşıyorduk. Karşıdevrimciler derhal saldırılara, sabotajlara başlamışlardı. Örneğin bir gün, CIA destekli karşı devrimcilerin Havana’nın farklı yerlerine 100 civarında patlayıcı yerleştirmekte oldukları haberi geldi. Anlayacağınız başımızı kaşıyacak zamanımız yoktu. Öte yandan da bu tür çalışmalarla ilgili ne bir hazırlığımız ne de eğitimimiz vardı. Yani, karşı-istihbarat konusunda tamamen tecrübesizdik. Bu profesyonel saldırılarla nasıl baş edeceğimizi bilemiyorduk. Neyse ki, Küba halkı devrime büyük destek verdi ve saldırıların büyük bir çoğunluğunu halkın uyanıklığı, işbirliği sayesinde henüz planlama aşamasındayken savuşturduk. Küba halkının neredeyse yüzde 100’ü bize destek verdi. Zaten bu desteği alamasaydık ne gizli servis olurdu ne de Küba Devrimi...

- Bu oldukça nazik günlerde bir de gizli servis eğitimi için Sovyetler’e gönderildiniz; Ne kadar sürdü bu eğitim?

Altı ay.

- Yalnızca altı ay mı? Bu iş için üniversiteye gönderiyorlar başka yerlerde... Yalnızca altı ay yeterli oldu mu peki? Bir de, dil sorunu yaşamadınız mı eğitim sırasında? Eğitim İspanyolca mı verildi?

Başka türlü olamazdı ki, yani süre olarak. Buna göre programlanmış özel bir uzmanlık okulunda eğitim aldık. Neyse ki eğitim İspanyolca verildi. Öğretmenlerin bazıları İspanyolca biliyorlardı. Bilmeyenler için de tercümanlar devreye giriyordu. Zaten o yıllarda Sovyetler de hemen hemen her alanda oldukça üstündü. Pek sıkıntı çekmedik anlayacağınız. O aylarda pek çok olağanüstü insanla tanıştım orada. Örneğin, siz de tanırsınız, eğitmenler arasında, Kim Philby[4] de vardı; yaşlı bir İngiliz centilmeni...

- Çok ilginç. Bu işler için bildiğim kadarıyla özel yeteneği olan insanlar seçilir. Rasgele herkes beceremez bu işleri. Herhalde parti bu görevi vereceği kişileri özel bir dikkatle seçmiştir...

(Hiç tepki vermiyor)...

- Evet tabii ki öyledir. Başka türlüsü olamaz. Peki bu görevlendirmeler doğrudan, “26 Temmuz Hareketi”nin mi inisiyatifindeydi?

Evet. Yani hemen hemen öyle sayılır çünkü Devrim’in ilk yıllarında üçlü devrimci bir koalisyon vardı[5]. Küba gizli servisini oluşturan gençler de bu üç devrimci örgütten gelen kişilerdi. “26 Temmuz Hareketi” bunların içindeki en güçlü örgütlenmeydi.

- Ama siz hâlâ Sosyalist Parti üyesiydiniz; yani, komünist partinin görevlendirdiği bir üye.

Evet. Ama zaten üçlü koalisyon bir süre sonra, 1965’te, tek bir örgüte, Küba Komünist Partisi’ne dönüştü.

- Peki bu birleşmeden önce örgütler arasında sorunlar, sürtüşmeler oluyor muydu?

Evet oluyordu haliyle. Ama bunlar sürekli düşman tehdidi karşısında önemsiz kalıyordu. O günlerin acil sorunu, karşı-devrimle nasıl mücadele edileceği, Devrim’in nasıl korunacağı sorunuydu. “Emperyalizmin 50 Yıllık Saldırı Geçmişi” adlı kitabımın[6] son bölümünde bu konulara yer verdim. Orada bu ilişkileri açıklıyorum. 1960 yılının eylülünde, daha henüz gizli servisteki göreve atanalı bir iki ay ya geçmiş ya geçmemiş, o zamanki gizli servisin başkanı Kumandan Piñero yoldaş -ki bakanlıklardan birinin küçük bir odasında faaliyet gösteriyorduk o zamanlar- bir gün aniden beni yanına çağırdı. Dedi ki, hemen toplan Kosta Rika’ya gidiyorsun. Orada şu şu adlı biriyle irtibat kuracaksın. Buraya yapılması planlanan bir saldırıyla ilgili sana bilgi aktaracak. Şimdi doğru Roa’ya git -Dışişleri Bakanı Roa-, sekreteri sana hazırlanan sahte pasaportu verecek. Bana içi parayla dolu bir de kesekağıdı uzattı, al dedi bu da sana gereken para. Git uçak biletini de al. Bir an önce işi bitir ve geri gel; bekliyorum. İşte böyleydi çalışmamız o zamanlar...

- Bu denli basit yani...

Öyle. İstihbarat dediğimiz şey tamamen bizim uyanıklığımıza, yaratıcılığımıza kalmıştı. Elde hiç birşey yoktu ki. Gizli servis nedir, karşı-istihbarat nasıl yapılır, teknikleri nelerdir? Hiçbir birikimimiz yoktu o zamanlar.

- Kitabınızda da az çok bu, “yaratıcı acemilik” döneminden bahsediyorsunuz zaten. Fakat böylesine koşullarda dünyanın en donanımlı istihbarat örgütlerinden biri olan CIA’nın oyunlarını bozmanız olağanüstü bir başarı. Benim merak ettiğim, düşmanın kullandığı gelişmiş teknolojiyle nasıl başa çıktınız? Kullandıkları silahların çoğunu herhalde hayatınızda ilk kez görüyordunuz. Bu karmaşık araçlar sizi hiç çaresizliğe düşürmüyor muydu?

Elbette, tabiri caizse, “su kaynattığımız” zamanlar olmadı değil. Ancak bu günleri çabuk atlattık. O ilk saldırıların ardından elde ettiğimiz alet edevatı bir iki yıl içerisinde bu kez biz onlara karşı kullanmaya başladık...

- Kitabınızda operasyonlar sırasında ele geçirdiğiniz ilginç bir şifreleme aletinden bahsediyorsunuz. Aynı anda birkaç ayrı şifrelemeyi ve şifre açmayı yapabilen bir aletten...

Evet yani, şimdi sizin bahsettiğiniz hangisiydi bilemedim ama buna benzer bir dolu ekipman ele geçiriyorduk. Hani şimdi televizyon dizilerinde, filmlerde falan görüp hayret ediyorsunuz ya? Acayip, anlaşılmaz üstün aletler falan. İşte biz de o günlerde aynen bu durumdaydık. Bunlarla nasıl mı başa çıktık? Şöyle açıklamaya çalışayım: Hani kitaplarda, dizilerde bölümler vardır. Birinci bölüm, ikinci bölüm gibi. Her bölüm bir aşamadır; bir sonraki bölümü hazırlar, temelini kurar. İşte bizim çalışmamız da bu şekilde, tabii biraz da el yordamıyla sistemleşti. Sonuçta bu aletler bizim için sır olmaktan çıktı. 1970’lerin sonunda çok ilginç bir alet ele geçirmiştik. Belki sizin hatırladığınız o alet. Amerikalılar Kübalı karşı-devrimcilere Havana’daki ABD Çıkarları Ofisi kanalıyla doğrudan CIA merkeziyle irtibat kurabilsinler diye geliştirilmiş, uydu sinyalleriyle çalışan bir cihaz. Çok küçük bir aletti. Mesajınızı cihaza kaydediyorsunuz, ABD ofisinin çevresinde, binayı gören bir yere gidiyorsunuz, mesajı sinyalle ofise aktarıyorsunuz, aynı anda da size gelen bir mesaj varsa onu alıyorsunuz. Tabii bu ilk kez karşılaştığımız bir teknolojiydi; Anında uydu kullanımının devreye girmiş olmasını kastediyorum. ABD Ofisi üzerinden doğrudan Washington’a, CIA merkezine bağlanıyordunuz. Araba içerisinde de kullanılabiliyordu. Yani arabayla ABD Ofisi’nin yanından şöyle bir geçmeniz yeterli. Biz de başladık tabii aynısını kullanmaya. Tabii artık tüm bunlar demode oldu. Artık oturduğunuz yerden dünyanın her yerine ulaşabiliyorsunuz. Ama o zaman için oldukça pahalı ve karmaşık şeylerdi. Şimdi uydular, internet vesaire... Zaten pek gizlilik diye bir şey de kalmadı...

KENNEDY SUİKASTI

- Bu operasyonlar sırasında pek çok isim, örgüt vs. belirlemiştiniz. Bunların bir bölümünden kitabınızda da söz ediyorsunuz. Benim dikkatimi çeken, Fidel’e karşı girişilen komplolara adı karışan, ele geçirdiğiniz bu adlarla, Kennedy suikastına adı karışmış olan kişi ve örgütlerin bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmış olmanız. ABD Senatosu’nda kurulan Select Komitesi de sanırım 1970’lerde sizin bilginize başvurmuştu...

Select Komitesi; 1976’da. Aslında bu konunun araştırılması için farklı zamanlarda üç ayrı komisyon oluşturmuşlardı. ABD Senatosu’nda Church Komitesi, Rockfeller Komitesi ve bir de Temsilciler Meclisi’nde oluşturulan Select Komitesi...

- Select Komitesi sizi davet mi etmişti? Yoksa ben mi yanlış biliyorum...

Hayır, hayır yanlış. Ben o sırada Küba gizli servisinin başındaydım. Böyle bir davet zaten olamazdı. Ama şöyle oldu: Select Komitesi’nin Küba Devleti’nden resmen istemiş olduğu adları ve belgeleri ben hazırlayıp onlara gönderdim. Yani, Küba Devleti olarak. Kişi veya gizli servis başkanı olarak değil... İstenen raporlar benim bürom tarafından yazıldı.

- Ama bu belgelerin kimin tarafından hazırlandığından haberleri vardı herhalde. Bunu bu şekilde talep ettiler ve de kabul ettiler. Soruşturmalarında kullandıkları sizin gönderdiğiniz bilgilerdi bunu biliyorlardı tabii. Doğru mu?

Evet. Öyle de diyebiliriz. Ancak doğrudan bana gelen bir talep ya da benimle doğrudan bir bağlantı söz konusu değil. Talebi, Başkumandan Fidel Castro’ya yapmışlardı. Ancak şöyle oldu: Daha sonraki yıllarda, 1995’te, ki o zaman da halen gizli servisin başındaydım, biri Bahama Adaları, diğeri de Brezilya’da düzenlenen iki ayrı uluslararası akademik seminere bu konuda konuşma yapmak üzere resmen davet edildim ve bildiklerimi belgeleriyle birlikte orada anlattım. Bu seminere katılan ABD’li akademisyenlerle de ayrıca görüşmelerim oldu. Fakat tekrar vurgulayayım, bunlar ABD hükümetinin dışında, sivil ilişkilerdi. Yani görevli olduğum sürece ABD Senatosu ya da hükümet yetkilileriyle resmi bir görüşmem olmadı, olamazdı da zaten.

- Peki. Bugüne gelelim. ABD, CIA halen Küba politikasında bir değişiklik yapmış değil. Tek değişen yöntemleri. Ancak Devrim liderlerine yönelik doğrudan suikast planlarını herhalde artık askıya almış durumdalar. En azından bir süredir böyle bir komplonun peşinde değiller. Bu doğru mu?

Hiç kuşkusuz ki şu anda ABD Elçiliği’ne yeniden dönüşmüş olan, sizin de bildiğiniz eski elçilik yani, ABD Çıkarları Ofisi’nde bir CIA-COST birimi harıl harıl çalışıyordur.

- COST, ne oluyor?

Bu, CIA’nın “istasyon” adı verilen bir üst şube örgütlenmesi. İngilizce açılımı, “Chief of Station” oluyor...

- Peki yani şimdi bile eğer fırsatını yakalarlarsa sizce Fidel’i öldürmeye teşebbüs ederler mi?

Hayır, buna ihtimal vermem. Gerçi, emekli olalı 20 yıl oldu. Bugün ne düşündükleri konusunda bir yorum yapacak durumda değilim. Ama dediğim gibi, bunu düşünmeleri için artık bir neden göremiyorum. O zamanlar durum farklıydı.

- Yani artık liderleri öldürme takıntısından kurtuldular. Çünkü bu iş bir ara gerçeklikten kopmuş, iyiden inada dönmüştü. Ama halen rejim aleyhinde çalışmayı sürdürüyorlar ve bu yüzden de tehdit oluşturmaktalar.

Evet, tabii ki. Buna hiç kuşku yok. CIA’nın şu an dünya yüzünde yürütmekte olduğu faaliyetlerin benim zamanımdakileri 500 kat geçtiğinden emin olabilirsiniz. Basit bir örnek, şu anda onların İngilizce “case officer” olarak adlandırdıkları, yalnızca belirli bir konu ya da alan veya ülke üzerinde odaklanmış kadrolu görevli ya da işbirlikçi sayısı benim zamanımdakileri kat be kat aşmış durumda...

14 BİN KÜBALI ÇOCUK ABD'YE KAÇIRILDI

- Kitabınızda, Kübalı çocukların Devrim’in ilk yıllarında ABD’ye kaçırılmasıyla ilgili dehşet verici bir diğer olaydan bahsediyorsunuz. Bu nasıl örgütlendi?

Bir kere bunun başını çeken bizzat, Küba Katolik Kilisesi. Tabii Küba burjuvazisi, oligarşi de büyük destek verdi bu operasyona. Öte yandan CIA, yani ABD hükümeti, başından beri bunun örgütleyicisiydi. Olay şu şekilde gelişti: Önce Küba Devrimci Hükümeti adına sahte bildiriler basıp halka dağıttılar. Bildirilerde bundan böyle çocukların ana baba vesayetinden alınarak tamamen devletin vesayetine verileceğine dair yeni bir kanun çıktığı yalanı yazılıydı. Ayrıca kiliselerin de vaftiz işlemleri yasaklanacaktı, bu bildiriye göre. Tabii tahmin edileceği gibi aileler büyük bir paniğe kapıldılar. 14 binden fazla çocuk bu yalanla ABD’ye kaçırıldı. Nasıl mı? Şunu göz önüne alın: Olay 1960’da tezgahlanıyor. O zaman ABD’yle henüz ilişkiler kopmamıştı. ABD’yle Küba arasındaki ulaşım, uçak seferleri normal bir şekilde sürmekteydi. Kilise, çocukları güya ABD’ye, eğitime, gezmeye, kampa vs. diye uçaklara doldurup doldurup götürmeye başladı. Görünürde anormal bir durum yoktu. Doğrusunu isterseniz biz de biraz geç uyandık duruma, yani kilisenin böyle birşey yapacağı kimin aklına gelir ki? Zaten aileler de kendi rızalarıyla çocuklarını kiliseye teslim ediyorlardı. Ne diyebilirsiniz? Gerçek şu ki, zaten Kübalıların ruhuna işlemiş o klasik antikomünist propaganda yoğun bir biçimde devreye sokulmuştu. Yani mülkiyet elden gidiyor, çocuklara da devlet el koyacak şeklinde. Tabii bir de o sahte broşür ortalıkta dolaşmaya başlayınca insanlar müthiş tedirgin oldular, özellikle de küçük burjuvalar, orta sınıflar böylesine bir yalana inanmaya dünden hazırdı ve hiç olmazsa çocukları kurtarmak(!) için kilisenin yalanına teslim oldular. Çocuklarının ABD’ye kaçırılmasına göz yumdular. 14 bin çocuk! Düşünebiliyor musunuz? Zaten Küba’nın nüfusu neydi ki o yıllarda? Oranlarsanız oldukça ciddi bir rakam olduğunu görürsünüz. Küba açısından yıkıcı bir olaydır. CIA, bu işi oldukça dikkatli ve profesyonelce yönetti. Doğrusu Katolik Kilisesi de üzerine düşeni hakkıyla(!) yerine getirdi. Müthiş bir ideolojik kampanyayla da CIA, bu işin üstünü örtmeyi başardı. Aileler komünizmden kurtarıyoruz diye kendi öz çocuklarını bilmeden sonsuzluğa teslim ettiler.

- Bu çocuklar bir daha geri dönmedi mi?

Hayır. Orada kaldılar. Daha doğrusu, “kaybedildiler!” Yani, bunların ana babaları daha sonra çeşitli yollardan ABD’ye gitmelerine rağmen çocuklarının izini bulamadılar. Çünkü çocukları orada karşılayan ABD Katolik Kilisesi onları farklı farklı eyaletlere, kentlere, kasabalara koskoca ülkenin dört bir yanına dağıtmıştı ve üstelik de tümünün kimliklerini değiştirmişti. Yani artık kilisenin arşivlerine girilmeden, ki orada kayıtların varlığı ve doğruluğu da şüpheli, çocukların izini bulmak mümkün değildi. Zaten çocuklar muhtemelen tümüyle ailelere evlatlık olarak dağıtılmışlardı. Tabii sahte kimliklerle. Ne yeni aile, ne de çocuğun kendisi artık gerçek kimliklere ulaşabilirdi. Kısaca, 14 bin Kübalı çocuk CIA ve Kilise’nin işbirliğiyle bu şekilde kaybedildi.

- Bu operasyona ilginç bir de isim takmışlar...

Evet. Peter Pan Operasyonu! Olayı tüm detaylarıyla anlatan bir kitap da yayımlandı. Devlet yayınevlerinden biri tarafından basıldı...

- Evet, aldım o kitabı. En kısa zamanda Türkçeye çevirmeyi planlıyorum. Emperyalizmin kirli yüzünü sergilemek açısından son derece önemli. Son bir sorum daha olacak. Çalışmanız sırasında bu işleri çeviren CIA ve ABD Mafyası’nın bizzat ABD iş çevrelerince maddi olarak desteklendiğine dair somut veriler elde ettiniz mi?

Evet. Bu bilgiler, belgeler “çok gizli” kaydıyla devletin arşivlerinde duruyor...

- Bu söylediğinizin gizlilik süresi halen devam ediyor mu?

Bu bilgilere artık internetten ulaşılabiliniyor. Artık hiçbiri gizli değil. Yani “çok gizli”, bunların sadece tasnif ediliş halidir, yoksa artık gizliliği falan kalmadı. “National Security Archives” şeklinde arayacaksınız. Yöneticisinin adı, Peter Kornbluh[7]. Internette onun web sayfasına girdiğinizde de kolaylıkla görebilirsiniz. Aynı şekilde, internette “Church Komisyonu Raporu”na da ulaşmak mümkün. Aynı bilgiler orada da var. Bu raporda özellikle Fidel Castro’ya karşı düzenlenen 8 suikast girişimi bütün detaylarıyla mevcut. Nasıl organize edildi, kimler tarafından finanse edildi, nasıl yürütüldü, kimler rol aldı vs. herşeyi orada, bizzat CIA tutanaklarından okuyabilirsiniz.

- Peki finanse eden büyük tekellerin adlarını açıkça yazmışlar mı?

Evet, elbette. Bunlardan biri, ITT örneğin. Şunu unutmayın ki Devrim öncesinde Küba’nın ulusal varlığının hemen hemen yüzde 90’ı yabancıların malıydı. Yalnızca ABD firmaları değil. Çok çarpıcı bir örnek vereyim: Havana’daki gaz şirketi ve toplu taşım şirketinin sahibi, aynı zamanda bir ABD vatandaşı olan, Brezilya’nın Küba büyükelçisiydi. Devrim, tüm bu mülkiyet ilişkilerini alt üst etti. Dolayısıyla da bunlar, eski mallarına kavuşmak için devrimci hükümete karşı girişilen bütün eylemlere maddi destek verdiler. Mafya’nın bu işlere bulaşmasının nedeni de aynı. Küba’daki tüm işlerini kaybetmişlerdi; kumar, kaçakçılık, fuhuş... Bu yüzden de yalnızca maddi destek vermekle kalmayıp katillerini de karşıdevrimci girişimlerin hizmetine verdiler. Bunu detaylarıyla yazan bir kitap var; İngilizcesi de bulunuyor. Adı, “The Mafia in Havana: A Carribean Mob Story”. Yazarı bir Kübalı, Enrique Cirules. Bu çıkar ilişkilerini mükemmel bir şekilde açıklıyor. Ben de zaten gizliliği kalkan, internette ulaşılabilen verileri yazıyorum. Yani aslında kimsenin bilmediği gizli saklı şeyler değil bunlar. Ancak ilgi az...

- Özetleyecek olursak, bu olanlara CIA ya da ABD hükümeti içerisinde görevli üç beş manyağın delilikleri olarak bakmak yerine tüm bunların emperyalizm tarafın oldukça detaylı planlanmış bir saldırının parçaları olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle! Zaten o yüzden yazarken de, bunlar Kübalıların uydurması demesinler diye onların kendi arşivlerini, araştırma raporlarını hep esas aldım. Yazdığım herşey belgeli ve bizzat düşmanın kendi belgeleri. Küba Gizli Servisi olarak kendi topladığımız bilgiler, belgeler aslında bunların kat be kat fazlası ama ben yalnızca onların ulaşabildikleri ya da zaten bilip de artık kimseden saklayamaz hale geldikleri bilgileri yayımlamakla yetiniyorum, ki bunlar bile -sizin de gördüğünüz gibi- yeterince dehşet verici...

- Sayın Escalante, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Acil bitirilecek işlerinizin olduğunu biliyorum. Sizi daha fazla oyalamayayım.

Asıl ben teşekkür ederim. Umarım kitap Türkiyeli okurlar için aydınlatıcı olur. Sizinle nasılsa ileride de görüşürüz...


Fabián Escalante’yle görüşmemiz burada bitiyor. Zaten tahminimizin ötesinde oldukça uzamıştı. Fabián’ın acelesi var, çünkü bir gün sonra, sabahın köründe Nikaragua’ya hareket edecek. “Ben yaşlı bir adamım”, diyor gülümseyerek, “Malum, doktor kontrolü, reçete filan; Yarın erkenden doktor randevularım var”. Aceleyle vedalaşıyoruz. Neden sonra birlikte bir fotoğrafımızın bile olmadığı aklıma geliyor. Hayıflanıyorum. Javier, teselli ediyor, “Merak etme”, diyor, “Artık yakın dost oldunuz. Nasılsa ileride birlikte fotoğraf çektirme fırsatınız olur”. Ardından da Fabián’la ilgili pek kimsenin bilmediği şu anekdotu aktarıyor:

“... Bu olayın orda burda anlatılmasından pek hoşlanmaz, çünkü onbinlerce devrimcinin başından geçmiş olağan şeylerden biridir o yaşadıkları onun için. Yani ödenen olağan bir bedel. Bu yüzden de öyle övünülecek, kendine pay çıkartılacak bir şey olmadığını düşünür. Olay şu: Batista karşıtı eylemleri esnasında son yakalanması oldukça talihsiz bir zamana denk gelir. 1958’in son günleri. Yani dağlardaki gerilla savaşının, kentlerde de yeraltı mücadelesinin zirveye çıktığı dönem. Fabián, bir yanda işkenceye direnmeye çalışırken, diğer yandan da sıcak mücadelenin içerisinde yer alamamanın hırsını içinde duymaktadır. Belki de bu hırsı sayesinde işkenceye direnir. Sonunda işkencecisini pes ettirir. Artık onun çözülmeyeceğine kanaat getiren işkencecisi son gece, günlük olağan işkence “mesaisi”ni tamamladıktan sonra keyifsiz, hücresine gelir, “Bana bak sıska!” der -ki, o zaman Fabián günler süren eziyetlerin sonucunda gerçekten bir deri bir kemik kalmıştır-, “Benden bu kadar. Senden bir bok çıkmaz. Yukarıdan da emir geldi, artık burada fazlalıksın. Şimdi senin işini bitirecektim fakat bugün çok yoruldum. Leşinle uğraşacak halim kalmadı. Bu yüzden bir gece daha yaşamana müsaade ettim. Bak bu kıyağı kimseye yapmam ha, bunu bilesin. Ama yarın sabah gırtlağını büyük bir zevkle kesmek için erkenden burada olacağım. Anladın mı?” Yani, aşağı yukarı böyle konuşur işte. Tüm sefil insan müsveddeleri gibi... Tarih, 31 Aralık 1958. Ertesi sabah Fabián, yarım yamalak uykusundan büyük bir gürültüyle uyanır. Önce, o sadist herifin kasten gürültü yaparak onu öldürmeden önce iyice bir korkutmak istediğini düşünür. Ancak hemen sonra gürültünün kazmalarla, balyozlarla kırılmakta olan duvarlardan geldiğini ayırdeder. Kısa bir süre sonra da insan uğultuları, sevinç çığlıkları ortalığı sarar. Diktatör Batista’nın don paça ülkeden kaçmasının ardından ordu ve polis tamamen çözülmüş, halk ayaklanarak hapishaneyi basmıştır. Nice yurtsevere, devrimciye mezar olmuş hapishane kısa bir sürede halkın kazmaları ve öfkesiyle taş taş üstünde kalmamacasına, içerisinde yaşatılan onca acıyla, dökülen onca kanla birlikte tümüyle yerle bir edilecektir. Tarih, 1 Ocak 1959.... Kendisine bir gece önce ölüm randevusu veren zavallıysa sırra kadem basmıştır elbette. Bir daha hiç karşılaşmazlar. Halen sağ mıdır, değil midir? Daha da önemlisi, ola ki sağdır, bir gün karşılaşsalar adamın suratının nasıl bir hâl alacağını hep merak eder Fabián, gülümseyerek. Gülümser çünkü, o sefil yaratığın elinden kurtulanlar sayesinde kurulmuş olan yeni hayatın herkese eşit dağıttığı nimetlerden nasıl da utanmadan yararlanmakta olduğuna bakıp da epeyce şaşıracağından emindir...”

Bu anektodu, Fabián’nın iznini almadan aktarıyorum. Aktarılması gerektiğine inandığımdan. Hem zaten bunu bana anlatan da kendisi değildi...


[1]     Sosyalist Devrim öncesi Küba Cumhuriyeti tarihinde, komünist hareketin dışında, birbirinin içinden doğan iki önemli muhalif politik akım/parti öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, içerisinde pek çok sosyalist devrimcinin yetiştiği, kısaca Otantikler diye anılan (Partido Revolucionario Cubano-Auténtico) ve diğeri, yine bu partinin içerisinde doğarak 1947'de partiden ayrılıp kendi politik partilerini kuran, Ortodokslar (Partido del Pueblo Cubano-Ortodoxo). Fidel Castro, Raúl Castro gibi daha sonra “26 Temmuz Hareketi”ne önderlik edecek olan kadroların bir bölümü bu ikinci partinin gençlik örgütlenmesi içerisinde yetiştiler. Otantik ve ortodoks sözcüklerinin tam Türkçe karşılıkları göz önüne alındığında, gerçek ve doğru, bu politik hareketlerin neden kendilerine bu adları taktıkları daha iyi anlaşılır: Gerçek Devrimciler ve Doğruyu “Söyleyenler”, gibi. CD.

[2]     Raúl Roa García: Bireyleri, Küba'nın İspanyol sömürgeciliği ve ABD emperyalizmine karşı mücadelesinde fiilen savaşan bir aileden gelen, 1907 doğumlu Raúl Roa'nın tüm yaşamı da tıpkı aile büyükleri gibi devrim mücadelesine adanmıştır. Roa aynı zamanda da Küba'nın yetiştirdiği önemli kültür ve bilim insanlarından biridir. Sosyalist Devrim öncesinde üniversitede, demokratik hükümetlerde ve çeşitli yerüstü, yeraltı örgütlenmelerinde çalıştı. 1930'da yazdığı, Devrimci Öğrenciler İçin Rehber (Directorio Estudiantil Revolucionario) Küba'daki sosyalist mücadelenin temel kaynaklarından biri olarak bilinir. Diktatörlüğe karşı silahlı mücadelenin tek çıkar yol olduğunu savunmuştur. 1933'te, Machado diktatörlüğünün çökertilmesinde önemli rol oynayan genel grevin örgütlenmesinde öncü görev üstlenenler arasındadır. Sosyalist Devrim'in hemen sonrasında dışişleri bakanlığı görevini üstlendi ve 1976'ya kadar, 17 yıl bu görevi yürüttü. Raúl Roa, bugün Küba'nın ABD emperyalizmini dize getirmesinde önemli rol oynayan, Latin Amerika ülkelerinin emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bir blok oluşturması politikasının ilk mimarlarındandır. Roa, 1982 yılında 75 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.

[3]     César Escalante Dellundé (1915-1965). Fidel, Küba Devrimi'nde önemli görevler üstlenmiş olan bu ailenin önde gelen komünist üyeleri, César ve Aníbal Escalante’den (1909-1977) övgüyle söz etmektedir. Fabián'ın amcası Aníbal Escalante Dellundé 1960 sonrası, sosyalizmin inşası sürecinde her ne kadar Devrim'in ilkeleriyle ters düştüğü konusunda ciddi eleştiriler almış hatta karşı devrimcilikle suçlanarak hapse mahkum edilmiş olsa da Fidel'in gözünde hiçbir zaman değerini yitirmedi (“In Conversation With Fidel”, Ignacio Ramonet, Cuban Council of State Publications, Havana, 2008, sf. 45-246). Amcasının başından geçen bunca olumsuzluk Fabián'nın gizli servis içerisindeki yükselişini ve sonunda da generallik rütbesine layık görülmesini engellemedi. Fabián Escalante örneği, Küba Devrimi'nin özgün karakteristiklerindendir.

[4]     Harold Adrian Russel “Kim” Philby (1912-1988): 1963'te, KGB'yle olan ilişkisi ortaya çıktığında Sovyetler'e sığınarak ömrünün geri kalan bölümünü burada tamamlayan, “soğuk savaş” yıllarının ünlü İngiliz istihbarat subayı.

[5]     Birleşik Devrimci Örgütler-ORI (Organizaciones Revolucionarias Integradas): Popüler Sosyalist Parti, 13 Mart Devrimci Önderliği ve Fidel Castro'nun lideri olduğu, 26 Temmuz Hareketi. Birlik, 26 Mart 1962'de, Küba Birleşik Sosyalist Devrim Partisi-PURSC (Partido Unido de la Revolución Socialista de Cuba)  adını aldı. Daha sonra da, 3 Ekim 1965'te partinin adı, Küba Komünist Partisi-PCC (Partido Comunista de Cuba) olarak değiştirildi.

[6]     50 Años de Agresiones Contra Cuba, Fabián Escalante'nin henüz bir başka dile çevilmemiş olan yeni kitabıdır.

[7]     Peter Kornbluh, Küba arşivlerinin yanı sıra, Şili ve Nikaragua ile ilgili arşivlerin yayımına da önayak olmuştu.