IŞİD: Modern kapitalizmin kanseri

Nihai olarak, IŞİD, modern endüstriyel kapitalizmin eriyişinin yarattığı kanser, bizim siyah altına sarsılmaz bağlılığımızın bir yan ürünü, hem İslam dünyasında hem de Batı dünyasında artan medeniyet krizlerinin parazitsel bir semptomu. Bu krizlerin kökeni çözülmeden, IŞİD ve benzerleri var olmaya devam edecektir.
Çeviri: Buğra Işık - Selçuk Işık
Cumartesi, 21 Kasım 2015 17:37

Editörün notu: Tüm dünya IŞİD'in "baş düşman" olduğu konusunda bir anlaşmaya varmış gibi görünüyor. Peki, insanlığın düşmanı gerici terörün yok edilmesi, yalnızca IŞİD'i ortadan kaldırmaktan mı ibaret? Middle East Eye'dan Nafeez Ahmed, 27 Mart 2015 tarihinde yazdığı yazıda IŞİD'in oluşumunda emperyalizmin ve kapitalizmin rolünü sorguluyor; bu ikilinin yarattığı semptomlar ortadan kaldırılmadan gerici terörün ortadan kaldırılamayacağını savunuyor.


IŞİD’in kökeni konusundaki tartışma büyük ölçüde iki uç perspektif arasında salınmaktadır. İlki Batıyı suçlar. IŞİD Irak işgaline karşı ortaya çıkmış öngörülebilir bir tepkiden başka birşey değildir; hatta Batı’nın dış politikasına karşı yapılan misillemelerin bir diğer sonucudur. Diğeri, IŞİD’in ortaya çıkışını, bütünüyle, çağdışı inanç ve değerleri ile bu şiddet dolu aşırılığın doğal yuvası olmuş olan Müslüman dünyasının tarihsel ve kültürel barbarlığına dayandırır.

Bu bayağı tartışmanın homurdandığı, görmezden gelinen aşikar gerçek ise maddi altyapıdır. Biri kötü, korkunç, tiksindirici fikirlere sahip olabilir. Ancak bizler, bizi çevreleyen dünyada bu fikirleri bariz şekilde ortaya koymanın bir yolunu bulmadıkça yalnızca fanteziden ibaret kalırlar.

Bu yüzden, IŞİD’e hayat veren ideolojinin Birleşik Krallıktan daha büyük bir alanı ele geçirmek için gerekli olan maddi kaynağı nasıl elde edebildiğini anlamak için maddi bağlamını daha yakından incelememiz gerekiyor.

PARANIN İZİNDE
El Kaide’nin ideolojik temelleri 1970’lerde atıldı. Usame bin Ladin’in Filistinli akıl hocası Abdullah Azzam, dağınık mücahid hücrelerce İslamcı bir devlet için yürütülen düşük yoğunluklu, sürekli bir savaşı meşrulaştıran yeni bir teori formüle etti. Azzam’ın vahşi İslamcı doktrinleri Afganistan’ın Sovyetlerce işgali bağlamında yaygınlaştırıldı.

İyi bilindiği üzere, mücahid Afgan çeteleri CIA, MI6 ve Pentagon’un gözetiminde finanse edildi ve eğitildi. Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Azzam, bin Ladin ve diğerleri tarafından koordine edilen militan çetelerle sahada birlikte hareket ederken Körfez devletleri buralara devasa paralar akıttı.

Örneğin, Reagan yönetiminin Afgan mücahitlerine sağladığı 2 milyar dolar Suudi Arabistan tarafından gelen bir diğer 2 milyar dolar ile at başı gidiyordu.

Washington Post’a göre, USAID (çev. Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Dairesi) Afganistan’da okul çocuklarına “şiddet içeren resimlerle ve militan islami öğretilerle dolu ders kitapları” temin etmek için milyonlarca dolar harcadı. Vahşi cihadı meşrulaştıran teoloji “silah, kurşun, asker ve mayın” çizimleriyle ortalığa serpiştirildi. Ders kitapları bununla kalmayıp “Sovyet düşmanlarının gözlerini çıkardıkları ve bacaklarını kestikleri” takdirde çocukların cennetle ödüllendirileceğini müjdeliyordu.

Halk arasındaki yaygın inanış, “Batılı-Müslüman” dünyanın İslamcı aşırılıkçılar finanse edilerek talihsizce biçimlendirilişinin Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle sona erdiği yönünde. 9/11 Komisyon Raporu’nun yayımlanmasından bir yıl sonra Kongre beyanında söylediğim gibi bu yaygın inanış yanlıştır.

KORUMA ŞANTAJI
Gazeteci Geral Posner tarafından ortaya çıkarılan ABD’ye ait gizli bir istihbarat raporu, ABD’nin 1991 Nisan’ında Suudi Arabistan ve bin Ladin arasında gizli bir anlaşma yapıldığının tamamen farkında olduğunu, o zamanlar göz hapsinde tuttuğunu doğruladı. Anlaşmaya göre, bin Ladin Suudi krallığını hedef almaktan ve istikrarsızlaştırmaktan uzak durması şartıyla, krallığı fonlarını ve destekçilerini alıp terkedebilir ve Suudi kraliyet ailesinden finansal destek almaya devam edebilirdi.

ABD ve Birleşik Krallık, bu gizli kapaklı anlaşmanın ilgisiz birer gözlemcisi olmanın ötesinde aktif katılımcılarıydı.

Suudi Arabistan’ın büyük montanlı petrol arzı küresel ekonominin büyümesinin ve dirliğinin temelini oluşturuyordu. Onun istikrarsızlaştırılmasını göze alamadılar. Krallığı korumanın, krallık dışında bin Ladin’in fonlanmasına müsaade etmenin karşılığında elde edilen şey de buydu.

İngiliz tarihçi Mark Curtis’in, sansasyonel kitabı Gizli İlişkiler: Britanya’nın Radikal İslam’la Gizli Anlaşması’nda titizlikle belgelediği üzere, ABD ve İngiltere hükümetleri, Soğuk Savaş sonrasında hemen hemen aynı sebeplerle (Rusya’ya ve şimdi Çin’e karşı koymak, küresel kapitalist ekonomide ABD hegemonyasının nüfuz alanını genişletmek) Orta Asya ve Balkanlardaki El Kaide bağlantılı çeteleri el altından desteklemeye devam etti. Dünyanın önde gelen petrol üssü Suudi Arabistan bu miyop Anglo-Amerikan stratejisinin kanalı olmayı sürdürdü.

BOSNA
Curtis’in bildirdiğine göre; Dünya Ticaret Merkezi’nin (WTC) 1993’te bombalanmasının bir yıl sonrasında Usame bin Ladin Londra’da, dünya genelindeki aşırılıkçı faaliyeti koordine ettiği, Danışma ve Reformasyon Komitesi adı altında bir ofis açtı.

Benzer zamanlarda, Hollanda’nın istihbarat dosyalarına göre, Pentagon binlerce El Kaide mücahidini BM’nin silah ambargosunu ihlal ederek Orta Asya’dan Bosna’ya hava yoluyla taşıyordu. ABD özel kuvvetleri de onlara eşlik ediyordu. WTC’nin bombalanmasından hüküm giyen Kör Şeyh, El Kaide militanlarının toplanması ve Bosna’ya sevkedilmesi işine derinlemesine karışmıştı.

AFGANİSTAN
1994’den 11 Eylül’e kadar, ABD askeri istihbaratı İngiltere, Suudi Arabistan ve Pakistanla birlikte El Kaide’yi barından Taliban’a gizlice silah ve para sağladı.

1997’de Uluslararası Af Örgütü, yakın zamanda Kabil’i ele geçiren Taliban milisleriyle ABD arasındaki “yakın siyasi bağlar”dan şikayetçi oldu. İnsan hakları örgütü, ”Taliban hareketinin başından beri bu bağların kurulu olduğunu” gösteren “Pakistan’da Taliban tarafından idare edilen medreselerle ilgili raporlar”a atıfta bulundu.

Uluslararası Af Örgütü, bu raporlardan birinin – o zamanların Pakistan Başbakanı - Benazir Bhutto’dan geldiğini bildiriyordu, Bhutto, “medreselerin İngiltere, ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından cihat sırasında, Sovyetlerin Afganistan işgaline karşı İslami direniş sırasında kurulduğunu kabul ediyordu”. ABD’nin rehberliği altında Suudi Arabistan hala bu medreseleri finanse ediyordu.

ABD hükümeti tarafından çıkartılan ders kitapları, Afgan çocukları Soğuk Savaş sırasında şiddetli cihada yöneltmişti, şimdi Taliban tarafından onaylanan kitaplar Afgan eğitim sisteminin çekirdek müfredatı haline geldi ve Pakistan’daki askeri medreseler tarafından yaygın olarak kullanılmaktalar, bu medreseler de ABD’nin desteğiyle Suudi Arabistan ve Pakistan Servislerarası İstihbaratı tarafından kullanılıyor.

Hem Clinton hem de Bush yönetimi Taliban’ı Suudi Arabistan benzeri vekaleten yöneten kukla bir rejim olarak kullanmayı umuyordu. Akılsızca olduğu aşikar olan bu boş umutla, Taliban hükümetinin Trans-Afgan boru hattını (TAPI) inşa etmek için gereken istikrarı sağlayacağı bekleniyordu, bu boru hattıyla Orta Asya gazı Güney Asya’ya taşınacaktı, böylece Rusya, Çin ve İran dışarıda tutulacaktı.

Bu umutlar 11 Eylül’den üç ay önce Taliban ABD’nin önerilerini reddettiğinde boşa düştü. TAPI projesi bunun ardından Taliban’ın Kandahar ve Ketta üzerindeki kontrolü nedeniyle durduruldu, ancak sonrasında Obama yönetimi tarafından sürdürüldü ve sonunda tamamlanabildi.

KOSOVA
NATO Kosova’daki El Kaide bağlantılı ağları 1990’ların sonuna kadar desteklemeyi sürdürdü; bunu bildiren Mark Curtis, ABD ve İngiltere özel kuvvetlerinin Kosova Kurtuluş Ordusu’na (KLA) silah ve eğitim sağladığını söylüyor, KLA da mücahit üyeleri içeriyordu. Bunlar arasında Muhammed el-Zevahiri tarafından yönetilen bir hücre de vardı, Zevahiri, Bin Ladin’in yardımcısı Ayman’ın kardeşiydi, Ayman ise şimdi El Kaide’yi yönetiyor.

Aynı dönemde Usame ve Ayman 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki ABD elçiliği bombalamasını Bin Ladin’in Londra’daki ofisinden düzenlemişti.

Ancak kimi iyi haberler de vard: NATO’nun Balkanlar'daki müdahaleleri, sosyalist Yugoslavya’nın dağılmasıyla da birlikte bölgeyi Batı Avrupa’ya entegre etmek, piyasaları özelleştirmek ve Orta Asya’dan batıya petrol ve doğalgaz taşıyacak Trans-Balkan boru hattını destekleyecek yeni rejimler inşa etmek için yolu açmıştı.

ORTADOĞU'NUN YENİDEN YÖNLENDİRİLMESİ
11 Eylül ve 7 Temmuz Londra saldırılarından sonra bile, ABD ve İngiltere’nin küresel kapitalist genişlemeyi sürdürebilmek için ucuz fosil yakıtlara bağımlılığı bizi aşırı uçlarla ittifakımızı derinleştirmeye itti.

Geçtiğimiz on yılın ortalarında Anglo-Amerikan askeri istihbaratı Körfez ülkelerinin maliyesini denetlemeye başladı, bir kez daha Suudi Arabistan önderliğinde Ortadoğu ve Orta Asya’da Şii İran’ın bölgedeki etkisini kırmak için aşırı İslamcı ağlar finanse ediliyordu. Bu girişimden yararlananlara El Kaide bağlantılı militanlar ve aşırı gruplar da dahildi, Irak’tan Suriye’ye ve Lübnan’a kadar geniş bir İslami terör yayı oluşturuluyordu.

Bir kez daha İslamcı militanlar artan jeopolitik düşmanlıklarla birlikte akılsızca ABD hegemonyasının ajanları olarak görülüyordu.

Seymour Hersh’in 2007’de New Yorker’da ortaya çıkarttığı gibi bu “yeniden yönlendirme” politikası yalnızca İran’ı değil Suriye’yi de zayıflatmayı amaçlıyordu – burada ABD ve Suudi bağışları Suriye Müslüman Kardeşleri’nin de dahil olduğu muhalif grupları desteklemeye gidiyordu. Hem İran hem de Suriye tabii ki Rusya ve Çin ile yakından ilişki içerisindeydi.

LİBYA
2011’de NATO’nun Kaddafi rejimini yıkmak için yaptığı askeri müdahale Libyalı paralı askerlerin aldığı büyük desteğin ardından gerçekleşti, bu paralı askerler aslında El Kaide’nin Libya’daki resmi kolunun üyeleriydi. Fransa’nın Libya’nın petrolünün %35’inin denetimi karşılığında isyancılara Fransa’nın desteğini önerdiği bildirildi.

Müdahalenin ardından Avrupalı, İngiliz ve ABD’li petrol devleri, Oxford Üniversitesi’nden Profesör David Andersen’e göre “ticari fırsatları”, “kullanmak için mükemmel durumdaydılar”. NATO üyelerinin yapacağı çekici anlaşmalar “Batı Avrupa’yı şu anda doğal gaz arzına hakim olan ve yüksek fiyat veren Rus üreticilerin bağından kurtarabilirdi”.

Gizli istihbarat raporları NATO destekli isyancıların El Kaide ile güçlü bağları olduğunu gösteriyordu. CIA de aynı şekilde Libya’daki İslamcı militanları Suriye’deki isyancılara ağır silahlar taşımak için kullanmıştı.

2009 yılından bir Kanada istihbarat raporu doğu Libya’daki isyancı kalesini “İslamcı aşırılığın odağı” diye tanımlıyordu, buradan “aşırı uç hücreler” bölgede operasyonlarını sürdürüyordu – aynı bölge Ottawa Citizen’dan David Pugliese’e göre aynı rejim “Kanada önderliğindeki NATO koalisyonu tarafından savunuluyordu”. Pugliese, istihbarat raporlarının “pek çok İslami isyan grubunun” doğu Libya merkezli olduğunu doğruladığını bildiriyordu, bunların çoğu “takipçilerini Irak’ta savaşmaya çağırıyordu”. Hatta Kanadalı pilotlar kendi aralarında El Kaide’nin hava kuvvetlerinin parçası olduklarına dair şakalar yapıyorlardı, çünkü “onların bombardımanları terörist grupla bağlantılı isyancılar için yolu açıyordu”.

Pugliese’ye göre Kanada istihbaratından uzmanlar 15 Mart 2011 tarihli öngörüsü yüksek bir raporu müdahale başlamadan günler önce NATO’nun üst düzey yetkililerine göndermişlerdi. “Libya’daki durumun uzun süreli bir kabile savaşına/iç savaşa dönüşmesi ihtimalinin giderek artıyor” diye bildiriyorlardı. “Bu özellikle muhalif güçlerin yabancı ordulardan askeri destek alması durumunda muhtemel.”

Bildiğimiz gibi, müdahale yine de gerçekleştirildi.

SURİYE
Neredeyse 5 yıldır, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye esas olarak El Kaide bağlantılı İslamcı militan ağlarına kapsamlı finansal ve askeri destek sağladılar, bu gruplar sonrasında bugünün “İslam Devleti”ni (IŞİD) oluşturdu. Bu destek ABD tarafından yürütülen Esad karşıtı stratejiyi hızlandırma bağlamında verildi.

Olası bölgesel boru hattı yollarına hakim olmak için yapılan rekabet, bu yollara Suriye’nin de dahil olması, Suriye ve doğu Akdeniz’deki kullanılmayan fosil yakıt kaynaklarının da dahil olmasıyla birlikte – Rusya ve Çin’e rağmen – bu stratejinin gerçekleştirilmesinde merkezi rol oynadı.

Eski Fransa dışişleri bakanı Roland Dumas, 2009’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin kendisine İngiltere kuvvetlerinin çoktan Suriye’de isyan çıkartmak için çalışmakta olduklarını söylediğini bildirdi.

Süren operasyonlar ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail askeri istihbaratının işbirliğiyle denetime alınarak gizli bir programla gerçekleştiriliyordu. Kamuya açık kayıtlardaki kanıtlar ABD’nin Esad karşıtı savaşçılara verdiği desteğin bile tek başına 2 milyar doları bulduğunu gösteriyordu.

Sağduyu İslamcı aşırı uçları desteklemenin yanlış olduğunu gösterse bile, gerçekler ortada. Gizli CIA değerlendirmeleri ABD istihbaratının ABD önderliğinde Ortadoğu’daki müttefikler aracılığıyla Esad karşıtı isyancıların desteklenmesinin en tehlikeli aşırı uçları güçlendireceğini bildiğini gösteriyor. Ancak yine de bu destek devam etti.

Pentagon yetkilileri aynı zamanda IŞİD’in Irak’taki fetih seferini başlatmasından bir yıl önce “ılımlı” Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) çoğunluğunun aslında İslamcı militanlardan oluştuğunun farkındaydı. Yetkililer kabul ediyordu ki “ılımlı” isyancılar ve El Kaide ya da IŞİD ile bağlantılı aşırı uçlar arasında geçişkenlikler vardı ve aralarında kesin çizgiler çekmek giderek imkansız hale geliyordu.

Giderek hayal kırıklığına uğrayan ÖSO savaşçıları Suriye’de İslamcı militanların saflarına katıldılar, ideolojik sebeplerle değil, bu gruplar daha büyük askeri beceriye sahip olduğu için. Şimdiye kadar ABD tarafından eğitilen ve silahlandırılan “ılımlı” isyancı grupların neredeyse tümü dağılıyor ve sürekli olarak El Kaide ve IŞİD’e katılarak Esad’la savaşıyor.

TÜRKİYE
ABD şimdi IŞİD’le savaşmak için “ılımlı” isyancılara desteği sürdürmek için Türkiye ile yeni işbirliği anlaşmaları yapıyor. Yine de Türkiye’nin tüm bu süre boyunca doğrudan El Kaide ve IŞİD’i jeopolitik bir kumarla Kürt muhalif grupları yıkmak ve Esad’ı devirmek için desteklediği bilinen bir "sır". 

Türkiye’nin yabancı savaşçıların kendi toprakları üzerinden Suriye’de IŞİD’e katılmalarını engellemek için gösterdiği “gevşek” çabalarla ilgili pek çok şey yapıldı. Türkiye yakın zamanda binlerce kişiyi durdurduğunu söyleyerek yanıt verdi.

İki iddia da gerçek dışıdır: Türkiye kasıtlı olarak Suriye’deki IŞİD ve El Kaide’ye kucak açtı ve destek sağladı.

Geçtiğimiz yaz Türk gazeteci Deniz Kahraman, Türkiye’de tıbbi tedavi gören bir IŞİD savaşçısıyla röportaj yaptı, bu kişi şunu söyledi: “Türkiye bizim için yolu açtı. Türkiye bize bu kadar anlayış göstermeseydi, İslam Devleti şimdi olduğu yerde olmazdı. Türkiye bize ilgi gösterdi. Mücahitlerimizin büyük kısmı Türkiye’de tedavi oldu.”

Bu yılın başlarında Türkiye ordusunun (Jandarma Genel Komutanlığı’nın) gerçek resmi belgeleri internete sızdırıldı, bu belgeler Türkiye’nin istihbarat servisinin (MİT) Adana’da askeri yetkililer tarafından Suriye’deki “El Kaide terör örgütüne” kamyonla füze, havan ve uçaksavar mermisi taşırken yakalandığını gösteriyor.

“Ilımlı” ÖSO isyancıları da MİT destekli Türk-İslam destek ağına dahildi. Bunlardan birisi the Telegraph’a “Türkiye’de El Nusra Cephesi ve IŞİD’e katılmak isteyen yabancı savaşçılar için güvenli evler bulunduğunu” söyledi.

Kimi yetkililer bununla ilgili seslerini yükselttiler, ancak sonuç alamadılar. Geçtiğimiz yıl Claudia Roth, Alman parlamentosunun yardımcı sözcüsü, NATO’nun Türkiye’nin İstanbul’da bir IŞİD kampı bulundurmasına izin vermesine dair şok içinde olduğunu söyledi, bu kampla İslamcı militanlara sınırdan silah geçişi yürütülüyordu ve IŞİD’in petrol satışları destekleniyordu. Hiçbir şey olmadı.

ABD'NİN IŞİD KARŞITI KOALİSYONU IŞİD'İ DESTEKLİYOR
ABD ve İngiltere yalnızca koalisyon ortaklarının düşmanlarını desteklemesine dair tuhaf bir sessizlik içerisinde olmadılar. Onlar aynı zamanda Türkiye ile ortaklıklarını da sıkılaştırdılar ve Türkiye’yle IŞİD’le savaşacak “ılımlı” isyancılar yetiştirmek için yakından çalışıyorlar.

Bu yalnızca Türkiye de değil. Geçtiğimiz yıl ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Beyaz Saray’daki basın konferansında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu ülkelerin “yüz milyonlarca dolar parayı, binlerce ton silahı”, “El Nusra ve El Kaide ve cihatçı aşırı uç unsurlara” akıttığını söyledi, bunun sebebiyse “Sünni-Şii vekalet savaşıydı”. Biden ekledi, ne olursa olsun, Suriye’de “ılımlı” isyancılar olduğunu doğrulamak mümkün değildi.

Finansmanın geri çekildiğine dair hiçbir belirti yok. Eylül 2014’te bile ABD IŞİD’e karşı hava saldırıları koordine ederken, Pentagon yetkilileri kendi koalisyon müttefiklerinin hala IŞİD’i desteklediklerini bildiklerini açıkladı.

O ay, Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey’e Senatör Lindsay Graham tarafından Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi sırasında “IŞİD’i kucaklayan büyük bir Arap müttefikten” haberi olup olmadığını sordu. Dempsey “Onları finanse eden önemli Arap müttefikler biliyorum” diyerek cevap verdi.

Bu bilgiye rağmen, ABD hükümeti yalnızca bu müttefiklere yaptırım yapılmasına karşı çıkmakla kalmadı, onları koalisyona dahil ederek ödüllendirdi, bu koalisyonun onların finanse ettikleri aşırı İslamcı grupla mücadele etmesi gerekiyordu. Daha da kötüsü, aynı müttefiklere eğitim alacak savaşçıları seçmeleri için izin veriliyor.

IŞİD karşıtı koalisyonumuzun anahtar üyeleri, IŞİD’i havadan bombalarken, sahne arkasından ona destek veriyor – ve bu Pentagon’un bilgisi dahilinde yapılıyor.

MÜSLÜMAN DEVLET KUŞAĞI BAŞARISIZLIĞI
Irak ve Suriye’de, IŞİD’in doğduğu yerlerde, toplumun uzun süren savaştan dolayı yaşadığı yıkım küçümsenemez. Irak’ın Batı tarafından askeri işgali, işkence ve ayrımsız şiddetle doluydu, aşırı gerici siyasetin ortaya çıkmasında reddedilemez bir rol oynadı. Batı işgalinden önce El Kaide ülkede yoktu. Suriye’de Esad’ın halkına karşı acımasız savaşı IŞİD’i güçlendirmeye ve yabancı savaşçıları çekmeye devam ediyor.

İslamcı aşırı uçların şebekelerine akıtılan büyük miktardaki para, yüzlerce milyar dolarlık maddi kaynak, son yarım yüzyılda kimsenin ölçemeyeceği boyutlara ulaştı – bu yardım aynı Batılı ve Müslüman hükümetlerin işbirliğiyle yapılıyor ve derinden istikrarsızlaştırıcı bir etkisi var. IŞİD, bu iğrenç tarihin sürreal, post-modern zirvesidir.

Batı’nın Müslüman dünyasındaki IŞİD karşıtı koalisyonu yerel siyasetin eşitsizlikleri artırdığı, meşru muhalefeti ezdiği, barışçıl siyasi eylemcilere işkence yaptığı ve kökleri derinde hoşnutsuzluklar yarattığı Müslüman dünyasından baskıcı rejimleri içeriyor. Bu müttefikler, IŞİD’i desteklemiş ve desteklemeye devam eden devletler, bu destek Batılı istihbarat servislerinin bilgisi dahilinde gerçekleşiyor.

Yine de bunu son on yılda süregelen bölgesel koşullar altında yapıyorlar. Princeton’dan Profesör Bernard Haykel’in dediği gibi: “IŞİD’i Sünni Arap dünyasındaki çok daha derin yapısal bir dizi sorunun semptomu olarak görüyorum… bu siyasetle ilgili. Eğitimle ve eğitimsizlikle ilgili. Otoriterlikle ilgili. Yabancı müdahalelerle, petrolün lanetiyle ilgili… IŞİD yok olsa bile, IŞİD’i yaratan altta yatan sebepler kaybolmayacak. Bu sorunların on yıllarca sürecek politikalara, reformlarla ve değişimlerle desteklenmesi lazım – yalnızca Batı tarafından değil, Arap toplumları tarafından da.”

Yine de Arap Baharı’nda gördüğümüz gibi, bu yapısal sorunlar birbirleriyle ilişkili siyasi, iktisadi, enerji ve çevre krizleriyle artırıldı, bunların hepsi küresel kapitalizmin derinleşen krizinin kuluçka aşamaları.

Bölgenin artan susuzluklarla, kötüleşen tarımla, düşen petrol gelirleriyle, iktisadi yolsuzlukla ve neoliberal kemer sıkmanın eşlik ettiği kötü idareyle ve benzerleriyle birlikte acı çekmeye devam etmesiyle, yerel devletler çökmeye başlayacak. Irak’tan Suriye’ye, Mısır’dan Yemen’e, aynı iklim, enerji ve iktisadi krizler ilişkisi görevdeki hükümetleri çökertiyor.

BATI TARAFINDAN YABANCILAŞTIRILMA
Batı, birbiriyle bağıntılı küresel krizlere çok daha dayanıklı olsa da – ki bunların etkisi etnik azınlıklar, kadınlar ve çocuklar üzerinde orantısız şekilde daha fazla – ABD, İngiltere ve Batı Avrupa’daki mevcut eşitsizlikler daha da kötüleşiyor.

İngiltere’de, etnik olarak Güney Asyalı olan Müslümanların neredeyse %70’i ve onların çocuklarının üçte ikisi, yoksulluk içinde yaşıyor. 16-24 yaşlarındaki İngiliz Müslüman gençlerin %30’u işsiz. Uluslararası Azınlık Hakları Grubu’na göre, İngiliz Müslümanların “eğitime, işe ve barınmaya ulaşım” bakımından koşulları son yıllarda düzelmedi, daha da kötüye gitti. Buna Müslüman olmayan toplulukların Müslümanlara karşı “açık düşmanlıklarındaki endişe verici artış” ve terör karşıtı güçleriyle polisin ve emniyet güçlerinin Müslümanları orantısız bir şekilde hedef alma eğilimleri de eşlik etti. Medyanın Müslümanlara dair sürekli yaptığı olumsuz haberler, Müslüman dünyasının saldırgan ve yanıltıcı dış politikasının yarattığı açıklanabilir algıların kaygılarıyla da birlikte, İngiliz Müslümanlarda toplumsal dışlanma hissiyatı yaratılmasına sebep oldu.

Bu faktörlerin kimlik oluşumundaki ortak zehirli etkisi esas meseledir – bu faktörlerin tek başlarına etkileri değil. Tek başına yoksulluk, tek başına dışlanma ya da tek başına Müslüman karşıtı haberler ve benzerleri bir kişiyi radikalleşmeye açık hale getirmez. Ancak bunlar birleştiğinde, kendisini yabancı, huzursuz ve başarısızlık döngüsüne kapılmış gören bir kimlik yaratılır.

Bu sorunların sürmesi ve etkileri İngiltere’deki Müslümanların farklı hayat biçimleri içerisindeyken kendilerini bir bütün olarak görmelerine yol açıyor. Kimi durumlarda bu toplumun geniş kesimleriyle ayrılma ve onlara yabancılaşma hissiyatını güçlendirebiliyor. Bu ayrıksı kimlik ve bunun insanı götürdüğü yer, o kişinin özgül çevresine, deneyimlerine ve seçimlerine bağlı olacaktır.

Süregelen toplumsal krizler, zehirli, yabancı düşmanı ideolojilerin temelini oluşturabilir. Böylesine krizler kimlik ve aidiyet nosyonlarına bağlı kesinliğin ve istikrarın geleneksel rollerini zayıflatır.

Zayıf Müslümanlar çete kültürüne ya da daha kötüsü İslamcı aşırılığa kayarken, Müslüman olmayan savunmasız kişiler ayrıksı kimliklerini İngiliz Savunma Ligi ya da diğer aşırı sağ şebekelerle kuruyor.

Daha güçlü elit gruplar için, onların kriz algısı askeri neo-konservatif ideolojileri ateşleyebiliyor, bu ideolojiler mevcut iktidar yapılarını temize çıkarıyor, statükoyu meşrulaştırıyor, onların iktidarını sürdüren bozuk sistemi temizliyor ve azınlık hareketleriyle ilerici hareketleri şeytanlaştırıyor.

Bu fırtına içerisinde, aşırı İslamcı şebekelere sağlanan sayısız milyar dolar, daha önce yerel desteği olmayan grupları güçlendiriyor.

Birden çok kriz bir araya gelir ve yoğunlaşır, devletlerin istikrarını zayıflatır ve kini körüklerken, bu kaynakların İslamcı ideologlara verilmesi öfkeli, yabancılaştırılmış, savunmasız bireyleri yabancı düşmanlığı girdabına itebilir. Bunun son noktasıysa canavarların yaratılmasıdır.

İNSANLIKDIŞILAŞTIRMA
Bölgesel kırılganlıkları artıran bu faktörler kriz seviyesine varsa da, ABD ve İngiltere’nin 11 Eylül sonrasında Körfez ülkelerini aşırı İslamcı militanları desteklemek üzere koordine etmesi yangını daha da büyüttü.

Bu İslamcı şebekelerin Batı’daki bağlantıları, yerel istihbarat servislerinin sürekli olarak onların takipçilerine ve sızdırdıkları kişilere gözlerini kapatması anlamına geliyordu, onların toplanmasına, üye kazanmasına ve bu savaşçıları yurtdışına göndermesine göz yumuluyordu.

Bu sebeple IŞİD’in Batı’daki unsurları, komşu ülkelerden gelen savaşçılara oranla sayıca çok daha az olsalar da, anlamlı teolojik tartışmalara çok daha kayıtsız kalıyorlar. Onlar teoloji tarafından güdülmüyorlar, onları oraya götüren şey parçalanmış kimlikleri ve psikolojik sebeplerle duydukları güvensizlik.

Burada, IŞİD’in ve Batı’daki destekçi şebekelerinin titizlikle ayarlanmış üye kazanmak için kullandığı psikolojik ikna yöntemlerinin Batılı istihbarat servislerinden alınan yıllarca eğitimle mükemmelleştirildiğini görebiliriz. Bu kurumlar şiddetli İslami beyin yıkama araçlarının yaratılmasına her zaman dahil oldular.

Bu durumların çoğunda, IŞİD’e katılım, özenle hazırlanmış, ileri prodüksiyon yöntemleri kullanarak geliştirilmiş propaganda videolarına maruz kalarak gerçekleşiyor, bunların en etkilileriyse Irak, Afganistan ve Filistin’de Batılı güçler tarafından ya da Suriye’de Esad tarafından öldürülen sivillerin gerçek kanlı görüntüleriyle dolu videolar.

Batı ve Suriye’nin katliamlarından sahnelere sürekli maruz kalmak, sıklıkla bu sahneler doğrudan deneyimlenmiş etkisi yaratabilir: yani, post-travmatik strese bile yol açabilecek bir tür psikolojik travma yaşanabilir.

Böylesi kült benzeri propaganda teknikleri, şok ve öfke duyguları yaratabiliyor, bu duygular da mantığı durdurup “Öteki”yi insanlıkdışı görmeye yol açabiliyor. İnsanlıkdışı görme sürecinin meyvesi çarpık İslami teoloji kullanılarak alınıyor. Bu teoloji için önemli olan doğruluk değil basitlik. Bu yöntem kitlesel ölümlere şahit olarak travmatize olmuş bir psikoloji üzerinde mükemmel biçimde işleyebiliyor, bu kişilerin mantıklı düşünme becerileri öfkeleri tarafından bastırılıyor. 

Bu sebeple kelimesi kelimesine kabul etme ve tamamen bağlamından kopuk algılama, aşırı İslamcı öğretilerin ortak bir özelliğidir: çünkü öyle görülüyor ki, İslami eğitimden habersiz ve aşina olmayan birisi için, bunlar ilk bakışta gerçek görünüyor.

İslami metinlerin militan ideologlar tarafından onlarca yıldır seçilerek yanlış yorumlanması üzerine inşa edilen, kaynakların özenle tarandığı ve hareketin siyasi ajandasını meşrulaştırmak için seçildiği: tiran yönetim, keyfi kitlesel katliamlar, kadınların tabi kılınması ve köleleştirilmesi ve benzeri şeyler, bunların tümü “devletin” var olması ve genişlemesi için gerekli hale geliyor.

Aşırı İslamcı teolojik akıl yürütmenin ana işlevi, şiddeti meşrulaştırarak savaş yürütmek, buna savunmasız üyelerin yaşayamadığı şeyleri vadeden propaganda videoları da eşlik ediyor: şan, kardeşlik, onur ve sonsuz kurtuluş vaadi – geçmişte hangi suçları ya da kötülükleri işlemiş olursanız olun.

Bunu güç vadiyle de birleştirin – düşmanlarınıza karşı güçlü olma, Müslüman kardeşlerinizi bilerek baskılayan Batılı kurumlara karşı güçlü olma, kadınlara karşı güçlü olma – ve sonunda IŞİD’in çekiciliği, dini kılığı ve ilahilik iddiası yeterince ikna edici hale gelebilir, buna dayanamayabilirsiniz.

Bunun anlamı IŞİD’in ideolojisinin, anlaşılması ve çürütülmesi önemli olsa da, kökeninde, varlığında, genişlemesinde onu güdüleyen şey olmadığıdır. Bu ideoloji yalnızca halkı ve olası takipçileri besleyen afyondur.

Nihai olarak, IŞİD, modern endüstriyel kapitalizmin eriyişinin yarattığı kanser, bizim siyah altına sarsılmaz bağlılığımızın bir yan ürünü, hem İslam dünyasında hem de Batı dünyasında artan medeniyet krizlerinin parazitsel bir semptomu. Bu krizlerin kökeni çözülmeden, IŞİD ve benzerleri var olmaya devam edecektir.