Şeker konusunda kime inanacağız?

Şeker konusunda kime inanacağız?

Akif Akalın
29/12/2015 Salı

Bir süredir ekranlarda Türk Böbrek Vakfı imzasıyla bir kamu spotu dönüyor. Spotta bir bardak çaya toz şeker dökülürken, davudi bir ses “günde 50 gramdan fazla şekerin öldürebileceğini” söylüyor. Bu sırada çaya dökülen şeker bir kuru kafa şeklini alıyor. Oldukça korkutucu bir kampanya. Geçtiğimiz günlerde Canan Karatay da kendi üslubuyla şekere karşı farklı bir kulvardan savaş açtı ve şekerin “en tatlı zehir” olduğunu söyledi. Çocuklara kesinlikle şeker yedirilmemesi gerektiğini savunan Karatay daha önce de hamile kadınlara glikoz tolerans testi yaptırılmaması gerektiğini savunmuştu. Önümüzdeki günlerde bu konu daha da popülerleşecek ve her kafadan bir ses çıkmaya başlayacak. Peki, emekçiler kime inanmalı?

BİLİM İNSANLARI ESKİ BİLİM İNSANLARI DEĞİL
Yirminci yüzyılda bir bilim insanı sağlık konusundaki bir kaygısını kamuoyu ile paylaştığında hiçbirimizin aklından bunun “kişisel çıkar” amacıyla yapılmış olabileceğine ilişkin bir kuşku geçmezdi. Hele bir uzmanlık derneği veya sağlık amaçlı bir vakıftan bir açıklama geldiğinde, hiçbir sorgulamaya gereksinim duyulmaz, öneriler olduğu gibi kabullenilirdi. Bilim insanlarının ve başta üniversiteler olmak üzere bilimsel kurumların ve kuruluşların toplumun ve emekçilerin gözünde bir saygınlığı vardı. Yirmi birinci yüzyılda ise bunlar “tarih” oldu. Artık her bilim insanının söylediğine kolayca inanamıyoruz. Daha da kötüsü artık kime ve neye inanacağımızı bilmiyoruz.

Yirmi birinci yüzyılın ayırt edici özelliği yerel, ulusal ve uluslararası ölçeklerde sermayenin “katıksız” egemenliğidir. Yirminci yüzyıl sonunda işçi sınıfı hareketinin gerilemeye başlaması ve sosyalizmin çözülmesiyle “dizginsiz” kalan sermaye, geçmiş dönemlerde göreli özerkliğini koruyabilmiş bütün yapılara saldırmaya başlamış, egemenliğini hayatın bütün alanlarına yaygınlaştırmıştır. Bilim dünyası da bu saldırıdan nasibini almış, yirminci yüzyılda göreli özerkliklerini koruyabilen bilim insanları ve bilimsel kuruluşlar ya sermayenin hizmetine girmek zorunda kalmış ya da kenara itilmişlerdir.

Bu ortamda hemen her gün medyada kendi kişisel çıkarları için bilimsel gerçekleri çarpıtan bilim insanlarının öykülerini okuyoruz. Daha geçen haftalarda Coca Cola’nın milyonlarca dolar harcayarak Küresel Enerji Denge Ağı adıyla bir “sivil toplum örgütü” kurdurduğunu, burada “istihdam” ettiği Amerikalı saygın tıp profesörlerine sağlık için asıl tehlikenin “şekerden değil”, egzersiz yapmamaktan geldiğini açıklattırdığını okuduk. “Tesadüfen” ortaya çıkan bu skandalın, henüz ortaya çıkmamış onlarca skandaldan biri, diğer bir deyişle buzdağının tepesi olduğunu biliyoruz. Çünkü artık bilim insanlarının, bizim eskiden bildiğimiz bilim insanları olmadığının farkındayız.

HANGİ ŞEKER, NE KADAR ŞEKER ZARARLI?
Artık şekerin sağlık için “zararlı” olduğunu biliyoruz. Bu konuda en küçük bir kuşku yok. Fakat merak edilen hangi şekerin ve ne kadar şekerin sağlığa zararlı olduğu. Öncelikle şunu belirtelim, burada tartışılan konu gıdaların (örneğin meyvelerin) içinde “doğal” olarak bulunan şeker değil. Tartışma konusu “işlenmiş” şeker.

Bu noktada insanların en çok kafasını karıştıran şey “doğal” kavramı. Kimi şirketler ürünlerinin içinde bulunan şekerin “doğal” olduğunu savunarak toplumu kandırmaya çalışıyorlar. Örneğin şeker pancarından elde edilen şekerin “doğal” şeker olduğunu, sağlığa zararlı olmadığını söylüyorlar. “Doğal” sözcüğünden kasıt şekerin “elde edildiği” tarım ürününün “doğal” olması değildir. Elbette şeker pancarı içindeki şeker “doğal” olarak bulunur, fakat siz bu şekeri sanayi işlemlerle rafine ettiğinizde (“işlediğinizde”) artık bu doğal olmaktan çıkar ve “işlenmiş” şeker haline gelir. İşlenmiş gıdalar içinde bulunan şekerlerin hemen hepsi bu kategoridedir.

İkinci olarak tartışmalardaki şeker “miktarı”, doğal olarak gıdalarda bulunan şeker üzerine alınan “ilave” işlenmiş şeker miktarıdır. Dünya Sağlık Örgütü bu miktarın günde 25 gramı aşmaması gerektiğini ifade etmektedir. Yani Türk Böbrek Vakfı’nın “kamu spotundaki” bilgi “yanıltıcıdır”. Günde 50 gram değil, 25 gramdan fazla “ilave” şeker alınmamalıdır. Yine aynı kamu spotunda çaya dökülen “toz şeker” görülmekte ve 50 gram tanımlanırken “13 küp şeker” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifadeler “yalnızca” bu tür şekerlerin sağlığa zararlı olduğu yanılsamasına neden olabilir. Hangi tür ve formda olursa olsun, “işlenmiş” bütün şekerlerin günde 25 gram üzerinde alınması sağlığa zararlıdır.

25 GRAM NEREDEN GELİYOR?
Günlük alınabilecek azami “ilave” şeker miktarı, insanın günlük toplam “enerji” gereksinimi üzerinden hesaplanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü günlük toplam enerji gereksiniminin yüzde 5’inden azının şekerlerden karşılanması gerektiğini söylemektedir. Günlük toplam enerji gereksiniminin yüzde 5’i yaklaşık olarak 25 grama veya 6 çay kaşığına (yaklaşık 6 küp şeker) karşılık gelmektedir. Elbette bu rakam beden kitle indeksi “normal” sınırlarda olan erişkinler için geçerlidir. Çocukların “ilave” şeker tüketimi çok daha az olmalıdır.

Bu anlamda Türk Böbrek Vakfı’nın kamuoyunu gerçekten uyarmak istiyorsa piyasadaki ürünler içindeki şeker miktarına vurgu yapan görsellere yer vermesi daha doğru olurdu. Bu sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Şekerin sağlığa zararlı olduğu kanıtlandığından beri birçok kapitalist şirket ürünleri içinde bulunan şeker miktarını “gizlemeye” başlamıştır. Ürün etiketlerinde şeker farklı isimler altında gizlenmekte, özellikle net “ilave” şeker miktarı belirtmekten kaçınılmaktadır. Türk Böbrek Vakfı’nın hangi ürün içinde ne kadar ilave şeker bulunduğunu araştırması ve bu konuda kamuoyunu bilgilendirmesi çok yararlı olacaktır.

PEKİ, ÇOCUKLAR ŞEKER YEMESİN Mİ?
Bu konuda Canan Karatay’ın çocukları şekerden uzak tutma önerisi ilkesel olarak doğru olmakla birlikte, Karatay “doğal” şeker ve “işlenmiş” şeker arasındaki farka yeterli vurgu yapmadığından eksiktir. Çocuklarımızın taze sebze ve meyveler gibi doğal şeker kaynaklarından yine aşırıya kaçmamak şartıyla (örneğin bir oturuşta 1 kilo yemek gibi) şeker almasında, eğer diyetinde şeker kısıtlamasını gerektiren bir rahatsızlığı yoksa hiçbir sakınca yoktur. Yineleyelim, burada tartıştığımız şeker besinler içinde “doğal” olarak bulunan şeker değil, “işlenmiş” şeker. Yine bütün şekerlemelerdeki ve işlenmiş gıdalardaki şekerin “işlenmiş” şeker olduğunu anımsatalım. 

Dikkat edilirse işlenmiş şeker konusunda da kesin bir yasaktan söz etmiyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisi doğrultusunda günde 25 grama kadar şeker sağlık için zararlı değildir. Bu noktada yapılması gereken, işlenmiş gıdalar üzerindeki etiketlere bakarak, işlenmiş ürünün ne kadar şeker içerdiğini kontrol etmektir. Örneğin 1 kutu Coca Cola 40 gram kadar şeker içermektedir. Bu durumda bir gün içinde içilen yarım kutu kadar Coca Cola içindeki şeker, başkaca ilave şeker alınmadığı takdirde sağlığa zararlı olmayacaktır. Ancak bu çok uygulanabilir değildir ve bu nedenle Karatay’ın önerisini “ilkesel” olarak doğru buluyor ve en iyisinin çocukları “ilave” şeker kaynaklarından uzak tutmak olduğunu savunuyoruz.

EMEKÇİLER KİME GÜVENMELİ?
Sınıfın Sağlığı olarak emekçilere sağlık konusunda yalnızca “emekten” yana olan medya organlarında sunulan bilgilere itibar etmelerini öneriyoruz. Bu noktada “bilgi kaynağının” dünyanın alanındaki en büyük uzmanı olması, Nobel ödülü almış olması, her gün TV ekranlarında görünüyor olması bilginin “doğruluğuna” ilişkin bir “güvence” değildir. Yirmi birinci yüzyılda doğru bilginin gerçek güvencesi, bilgi kaynağının “sermayenin” güdümünde olmamasıdır.

Ancak bu noktada da emekten yana bazı yayın organlarının “eski alışkanlıkla” bilim haberlerini sorgulamaksızın yayınladığını görmekteyiz. Yukarıda sayılan gerçekler ışığında emekten yana yayın organlarının bu tür haberleri emekçi okurlarına duyururken kılı kırk yarmaları ve bilgi kaynağının “güvenilirliğini” sorgulamaları gerekmektedir. Tekrar ifade etmek gerekirse günümüzde bir bilginin dünyanın en saygın bilimsel dergilerinde yayınlanmış olması veya tıp fakültelerinde okutulan ders kitaplarında yer alması dahi bilginin doğruluğunun güvencesi değildir.

Sınıfın Sağlığı’nın belgisi bu bağlamda daha da anlamlıdır: “İşçilerin sağlığı, işçilerin elinde olmalıdır”.