Ölüm hep bize mi düşüyor?

Ölüm hep bize mi düşüyor?

Akif Akalın
03/02/2020 Pazartesi

Refik Durbaş’ın “Çırak Aranıyor” başlıklı bir şiiri vardır. Şair çırağın ağzından “ölüm hep bana, bana mı düşer usta?” diye sorar.

Dünya ve Türkiye 2020 yılına felaketlerle girdi. Yeni korona virüs salgını yüzlerce can alırken, Elazığ depreminde şimdiye kadar 41 yurttaşımızı yitirdik.

Elimde veri yok. Daha da üzücüsü istediğim verilere ulaşma şansım da yok. Fakat yine de bu felaketlerde yaşamlarını yitirenlerin “sınıfsal” konumları incelense, “ezici” çoğunluğunun (hepsi değilse) emekçi sınıflardan olduklarının anlaşılacağından eminim.

Elimde veri yok dedim, fakat o kadar da verisiz değilim. Eğer bugüne kadar virüs salgınında veya Elazığ depreminde yaşamını yitirenlerden “biri” dahi sermaye sınıfından olsaydı, emin olun, medya hepimize adını ve yaşam öyküsünü ezberletmiş olurdu.

Peki, bu nasıl oluyor? Neden Durbaş’ın çırağının yakındığı gibi ölüm hep bize düşüyor?

Yeni korona virüs neden sermaye sınıfından birine değil de, emekçilere bulaşıyor? Belki bu sorunun yanıtını tahmin etmek daha kolay. Parababalarının virüsün ortaya çıktığı iddia edilen mahalle pazarında ne işi olur diyebilirsiniz. Yine virüsün solunum yoluyla, yakın temasla bulaştığı tahmin ediliyor. Parababaları hiç yoksullarla virüslerini kapacak kadar yakınlaşır mı?

Haydi virüs böyle diyelim, ya deprem? Deprem nasıl sermayedar – emekçi ayrımı yapıyor? Nasıl oluyor da bir tane parababasının burnu kanamazken, emekçiler enkaz altında kalıyor?

Ülkemiz deprem ülkesi. Hemen her yerinde depremler oluyor ve bazen çok sayıda insanımız ölüyor. Peki, bugüne kadar ülkemizde sermaye sınıfının tanınmış isimlerinden bir depremde yaşamını yitirmiş birini duydunuz mu?

Biliyorum anlaması, kabul edilmesi zor fakat durum böyle. Yıllardır yazıyoruz. Bu durum bütün hastalıklar ve ölümler için de geçerli. Parababaları emekçilerden çok daha az hastalanıyor ve ortalamada çok daha uzun yaşıyorlar. “Vakitsiz” ölmüyorlar. Vakitsiz ölümler hep bize düşüyor.

Bu durum Türkiye’ye özgü değil, küresel bir olgu. Epidemiyologlar buna “sosyal gradyan” diyor. Türkçesi, hastalıklar ve ölüm “sınıf ayrımcılığı” yapıyor, sermayeyi kayırıyor, emekçinin yakasından düşmüyor.

Hafta sonu yeni korona virüs salgını üzerine bir makale kaleme alan İlker Belek, son yıllarda Çin’de patlak veren salgınlarla, Çin hükumetinin izlediği ekonomi politikalarını arasındaki “nedensel” ilişkiyi tartışıyordu. Belek’i okurken, günümüzden 170 yıl kadar önce Virchow tarafından kaleme alınan bir rapor aklıma düştü. Raporu yeniden anımsamanın zamanıdır.   

1847 / 1848 kışında Prusya işgali altındaki Polonya’nın Yukarı Silezya maden ocaklarında patlak veren tifüs salgınının 16 bin can alması bölgede büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştı. O dönemin Çin’i diyebileceğimiz Prusya, bölgeye patolog Rudolf Virchow başkanlığında bir soruşturma komisyonu görevlendirdi. Komisyon bölge halkının durumunu yerinde inceleyecek ve böyle bir felaketin bir daha yaşanmaması için alınması gereken tedbirleri belirleyecekti.

20 Şubat – 10 Mart arasında bölgede incelemeler yapan Virchow, ileride halk sağlığının klasikleri arasına girecek olan bir rapor kaleme aldı: Mittheilungen über die in Oberschlesien herrschenden Typhus-Epidemie (Yukarı Silezya Tifüs Salgını Üzerine Rapor).

Virchow raporunu salgının “biyolojik” nedenleriyle sınırlamadı ve sosyal – politik nedenlerine de “indi”. Salgının binlerce can alarak yoksul Polonyalıları perişan etmesinin nedenleri, salgından önceki yıl yaşanan “kıtlığa” dayanıyordu. Açlık, yoksul, eğitimsiz, işgalcilerin ve işbirlikçi yerel derebeylerinin bakısı altındaki Polonyalı madencileri hastalık karşısında tamamen “savunmasız” bırakmıştı. O halde böyle bir felaketin ileride yinelenmesi istenmiyorsa, bu sorunlara hitap eden tedbirler alınmalıydı.

Belek’in yeni korona virüs salgınını tartıştığı makalesini okursanız, soruna Virchow’un yöntemiyle, yani tarihsel ve diyalektik maddeci yöntemle yaklaştığını görürsünüz. Bu yöntem hayatı anlamak ve anlamlandırmakta bugüne kadar geliştirilmiş en iyi bilimsel yöntemdir.

Aslında 1848 öncesinde yalnız Yukarı Silezya’da değil Avrupa’nın birçok bölgesinde kıtlıklar yaşanmış ve yoksullar hastalıklar karşısında savunmasız kalınca salgınlar patlak vermişti. Aç ve hasta insanların “kendiliklerinden” başkaldırdıklarını gören Karl Marx, Ocak 1848’de Komünist Manifesto’da Avrupa’da genel bir ayaklanma beklediğini yazıyordu.

Gelişmeler Marx’ı yanıltmadı ve Parisli emekçiler, Virchow Yukarı Silezya madenlerinde incelemeler yaparken, 23 Şubat’ta ayaklandılar. Virchow Berlin’e döndükten 3 gün sonra 13 Mart’ta Avusturya’da ve 8 gün sonra 18 Mart’ya Prusya’da ayaklanmalar patlak verdi. 19 Mart gecesi Virchow, Berlin’de Friedrichstrasse ve Traubenstrasse’nin köşesinde, elinde bir meslekdaşından aldığı tabancayla Prusya ordusuna karşı kurulan bir barikatın arkasındaydı.

Burada “doğal” ile “toplumsal” arasındaki ayrımı çok iyi yapmak ve karşılaşılan sorunları doğru bağlam içine yerleştirmek önemli. Örneğin deprem hiç kuşkusuz bir “doğa” olayı, fakat deprem riski olan bölgelerde binaların depreme dayanksız inşa edilmesi tamamen “toplumsal”. Elbette depremi “önlemek” mümkün değil, fakat binalarınızı depremi dikkate alarak inşa ederseniz, insanların depremlerde yaşamlarını yitirmelerini “önleyebilirsiniz”.

Virchow salgınları da benzer bir mantıkla toplumun “kusurları” olarak görüyordu. Elbette salgınların ortaya çıkmasını önlemek mümkün değil, fakat salgınlarda insanların yaşamlarını yitirmelerini önlemek mümkün diyordu. Bugün Dünya Sağlık Örgütü de, hala Virchow’un adını ağzına almasa, toplumcu tıbba kredi vermese bile, bu gerçekleri kabul etmek zorunda kaldı ve yine nedenlerine değinmese bile insanları “eşitsizliklerin” öldürdüğünü ilan etti.

Depremler ve salgın hastalıklar yaşamın acı gerçekleri. Bunlardan kaçınmak mümkün değil. Fakat felaketlerde ölümlerin hep emekçilere düşmesi tamamen eşitliksizlikçi toplumsal düzenle ilgili ve kesinlikle kaçınılabilir.