Kendini hakir gören bir insan olarak sanatçının portresi

Kendini hakir gören bir insan olarak sanatçının portresi

Metin Tülü
01/07/2016 Cuma

Şehrin merkezinde sanat işliklerinin yoğunlaştığı bir iş hanının koridorlarında bir sergi duyurusu. Serginin başlığı “Artizliğin Kime?” Basit bir A4’e basılmış duyuru bir yerleştirme ile birlikte duruyor koridorda.

Kuru dallar yanında ahşap bir sandalye ve gösterişsiz, küçük bir vazo ile birlikte. Şehrin merkezinde ama şehir imgesinden bir o kadar uzak kır hayatını çağrıştıran, doğal hayat vurguları içeren bir yerleştirme. Hayatın doğal akışının karşısında senin tutkularının, isteklerin, çabaların ne ki demeye getiriyor gibi. Biraz sakinleş, mütevazı ol. Hatta biraz da zorlarsak, “baksana şu kuru dallara, ey fani, bu telaş, bu artizlik neden” dediğini bile düşünebiliriz.

Sergi için seçilen başlığın “halk” jargonuna ya da açık açık söyleyelim mahalle ağzına yakın olması da cabası. Gündeme damgasını vurmuş bir örnek değil ama günümüz sanatçılarında hakim olan bir yaklaşımı göstermesi açısından tipik ve bu anlamıyla da popüler bir örnek.  

İkinci görselimiz bir üniversite kampüsünden. İlk bakışta birincisiyle oldukça ilgisiz görünüyor. Ege Üniversitesinedeki kafelerin birinin camına dışarıdan görünecek şekilde asılmış. “Bu kafede toplum ahlakına aykırı davranmak yasaktır” yazılmış büyük puntolarla. 

Üniversite kampüsünde hangi toplumun ahlakı diye sormak bir yana “sıradan gericilik” diye nitelendirebileceğimiz bir görsel. Ayrıca bu görselin en altındaki “kendinizi şımartın” mottolu reklamı da ironik bir not olarak kayda düşebiliriz.

İlk bakışta birbiriyle ilgisiz görünen iki görsel.

Ağırlıklarından kurtularak kanatlanan sanat

90’lı yıllarda sanat ve misyon ikilisi bu işlerle uğraşmak isteyen herkesin köşe bucak kaçtığı ve bu ikilinin kulaklara küfür gibi geldiği zamanlardı. Sanatçı misyon sahibi, ya da kaba haliyle “mesaj” kaygısına sahip bir insan olamazdı. Sanat her türden angajmandan uzak olması gereken özerk bir alandı çünkü.

Anlam mafyasına [1] karşı özgün ve bir o kadar da özgür sanatçılar bir bütün halinde adeta bir Çin Seddi oluşturuyordu. Sanatçı adayı anlam arayışından ne kadar uzaklaşırsa o denli özgün ve yaratıcı olacak, adeta sanatı kanatlanacaktı.  

İtiraf etmek gerekir ki, özgün ve özgür sanatçıların oluşturdukları Çin Seddi başarılı oldu ve sanatta anlam mafyasının kökü neredeyse kazındı.

Sanat camiasında genel eğilimler bu yönde olunca ‘küfür’ içinde olmak istemeyen sanatçı adayı, misyon, toplumsal sorumluluk ve sanatçının topluma öncülük etmesi vb kavramlardan vampirlerin günışığından kaçtığı gibi kaçarken, kendini merkeze aldığı dünyasının loş dehlizlerinde özgünlüğün ve yaratıcılığın sınırlarını bulmaya çalışıyordu.

Tabi anlam mafyasına karşı girişilen bu özgürleşme harekatında ilk üstü çizilenlerin sosyalist sanatçılar ve kuramcılar olduğunu söylemeye gerek bile yok: Nazım aslında bireyci bir aşk şairi idi, Lukacs estetik kuramcısı değil macar köylüsüydü, Brecht bir yandan hırsız bir yanda da postmodern yorumlanabilecek bir avangarttı. Üstelik büyük anlatıların devri de çoktan kapanmıştı. 

Anlam mafyası büyük oranda çökertilmişti ama gelinen noktada başka sorunlar baş gösterdi.

Sanatçının tuhaflığı sorunu. Anlam ve toplumsal sorumluluk bağlarından kurtulan sanatçı  özgünleşip, özgürleştikçe içinde bulunduğu toplumla ilişki kurma becerisini günden güne yitiriyordu.

Anlam yüklerinden kurtulan sanatçı kanatlanmış, yükselmiş, yükselmiş, yükselmiş ve atmosferin içinde gaz bulutu halinde dağılmaya başlamıştı...

 


Bedri Baykam’ın Ülker grubu sahibi Murat Ülker tarafından 125 bin dolara satın alınan “boş çerçeve”si.

Lafı çok uzatmaya gerek yok, öyle bir noktaya gelindi ki, İbrahim Tatlıses has sanatçı sayılırken karşısına Bedri Baykam karikatürlüğünde “entel” sanatçı konuldu. Arabesk dahi halkçılık olarak - sol çevrelerin içinde bile - tartışılır olmuştu. 

İlginçtir, halka yabancı olma ya da tuhaf görülme baskısı sanatçılarda büyük oranda karşılık buldu. Her türden politik angajmandan uzak durmaya çalışan özgür sanatçı, ironik ama hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde halktan uzak olduğu için kendi kendini hakir görmeye başladı. O kadar entel olmanın bir gereği yoktu, biraz mütevazi ve doğal olunmalıydı. Sanatçı kişisi bunu yapmadığı oranda kendini tuhaf, hatta daha da kötüsü alil [2] hissetmeliydi. 

Sanatçı ve sanatçının üretiminde anlam ilişkisi ortadan kalkınca halkla ilişki kurmak da biçimsel bir ilişkilenmeden ibaret kaldı. İçinde bulunduğu toplumsallıkla dinamik bir değişme-değiştirme ilişkisi kuramayan sanatçı giderek halka yakın olmak adına vasatlıkla uzlaşıyordu. Lafı eveleyip gevelemeden, uzun uzun teori kasmadan halk ağzıyla konuşmak lazımdı, artizlik kötü bir şeydi.  

Sanat eseri topluma değer katan, onu ileri taşıyan bir ürün olmaktan çıkarak toplum tarafından değer katılan bir nesneye dönüşmüştü. Kelimenin gerçek anlamıyla artist olamayan sanatçı artizliğe gerek yok noktasına kadar gerilemiş oldu.

Sıradan liberalizmden [3] sıradan gericiliğe

En nihayetinde yazının başında sözünü ettiğimiz iki görsele kadar geldik.

Peki gerçekten de, bu iki görsel birbiriyle ilişkisiz mi?

90’lı yıllarda sanatçının içinde bulunduğu toplumsallığa yabancılaşarak artizleşmesine karşı olmak belki anlamlı bir fikir olabilirdi. Ancak 90’lı yıllarda yaşamıyoruz. AKP iktidarında, cehalet övgüsü ile birlikte derinlemesine düşünmenin düşman ilan edildiği 2000’li yıllardayız. Artık memlekette artizlik kotasının yüzde doksanını hatta daha fazlasını dolduran biri var zaten. Bunun için sanatçılara ihtiyaç yok.

Durum böyleyken toplumsal misyonlarından uzaklaşarak kendini sanatına adayan ve bu eğilimin doğal sonucu olarak tuhaflaşan sanatçının popülist hezeyanlara kapılması ile toplum ahlakına uygun olmayan davranışların yasaklanması eşdeğerdir.

Birisi toplum ahlakına zorlarken diğeri toplum diline zorlamaktadır. Birisi sıradan gericiliktir, diğeri sıradan liberalizm. Aralarındaki nüans bundan ibarettir ve sıradan gericilik nasıl milletin değerlerine saygı adı altında baskı ve zoru kuruyorsa sıradan liberalizm de toplumun verili bilinç düzeyini kutsadığı için, onunla kavga etmediği için bu baskı ve zorun önünü açmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinde sıradan liberalizmin varacağı nokta sıradan gericiliktir.  

Bundan kaçınmak isteyen sanatçı adayının önünde ise tek bir yol var. Bugün memlekette süregelen ve artık hiçbir liberal dezenformasyonun üstünü örtüp bulanıklaştıramadığı ilericilik gericilik kavgasına ürünleriyle taraf olmak.

Sanatı sadece sanat olduğu için savunmak değil aydınlanmadan ve eşitlikten yana bir misyon ve iddia ile donanmış sanat eserleri üretmek.

En başa dönersek bu ülkede sanatın kayda değer bir yeri olacaksa artizliğe değilse bile artistliğe ihtiyacımız var. 


[1] Anlam mafyası özgün bir tabir değil, bizzat katıdığım bir oyunculuk atölyesinde atölye liderinin bedenlerimizi özgür bırakmamız için yaptığı telkinler içinde kullandığı bir betimleydi. 
[2] hastalıklı, sakat
[3] Sıradan Liberalizm kavramı, gündelik kültür içinde yaygın kabul gören, daha çok kendiliğinden kabul edilen, ortalama liberal motifleri anlatmak için kullanılmıştır.