Brezilya’nın Latin Amerika’ya dönüşü üzerine*

Brezilya’nın Latin Amerika’nın geriye kalanıyla olan tarihsel farkları ülkenin uzun yıllar bölge ülkelerinden uzak ABD’ye yakın bir politika izlemesine neden oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrası dış politikası daha bağımsız bir seyir izlerken hızlı bir kalkınma yaşadı. Askeri diktatörlüğü takip eden ‘neoliberal demokrasi’ yıllarında bölgede düşük profil sergilemeyi sürdürdü. Dünyanın en önemli rezervlerine ve en büyük ekonomilerinden birine sahip Brezilya’nın bölgeyle entegrasyonu için Lula iktidarını beklemek gerekecekti.
Pazar, 23 Aralık 2012 20:58

İmparatorluktan cumhuriyete
Brezilya uzun yıllar kendini Latin Amerika dünyasının bir parçası olarak görmedi. Farklı imparatorlukların sömürgesi olmaktan kaynaklanan önemli ayrımlar mevcuttu. En başta tarih, dil, kültür, ve siyasi gelenekler olmak üzere. Brezilya düşüşteki Portekiz imparatorluğu ile göbek bağını barışçıl yollarla kesebilmiş, kendisi bir monarşiye dönüşmüş ve burjuva devrimini yarım yüzyıldan fazla ötelemişti.

On dokuzuncu yüzyıl boyunca Latin Amerika’da bağımsızlık savaşları ve bağımsızlık sonrası kurulan cumhuriyetlerde siyasi mücadeleler sürerken Brezilya birleşik bir imparatorluk olarak uçsuz bucaksız topraklarında köleciliğe dayalı plantasyon tarımı yapan istikrarlı bir ülke görünümündeydi. Kendini zengin, medeni ve istikrarlı, Latin Amerika ülkelerini barbar ve kaotik buluyordu. Yüzyıl sonunda bir askeri darbeyle kurulacak ilk cumhuriyete de kendini Latin Amerika’dan uzak, Amerika Birleşik Devletleri’ne yakın ve onun eşiti görme alışkanlığını devretti. Öte yandan bölgede kuzey komşunun saldırgan girişimleri karşısında Latin Amerikalılık bilinci güç kazanıyordu.

Yüzyıl dönümünde ABD müdahaleciliği önce Küba ve Porto Riko’da daha sonra Meksika, Panama, Nikaragua, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti işgallerinde kendini tüm çıplaklığıyla gösterdi. ABD’nin bu dönemde imal ettiği Pan-Amerikancılık Latin Amerikalılar tarafından şüpheyle karşılandı. Özgürlükçülük, demokrasi gibi değerlerin Amerika’yı Avrupa’dan ayırdığı ve ortak bir Amerikan kimliği oluşturduğu söyleniyordu. Aslında Avrupalıları bölgeden uzak tutarak kendi nüfuz alanını genişletme, serbest ticaret ve yatırım olanakları ile uyumlu politik yapılar yaratma stratejisinin ürünü olan bu ideolojiye dört elle sarılan yalnızca Brezilya oldu.

Savaş sonrası yıllar
1951’de Brezilya Kore’ye asker göndermeyi reddetti. Bu Brezilya dış politikasında önemli bir kırılma olduğunu gösteriyordu. 2. Dünya Savaşı sırasında zirveye ulaşmış olan Amerikancılık yerini daha bağımsız bir dış politikaya bırakmıştı. Bunun nedeni Brezilya’nın savaş sonrası konjonktüründe aradığını bulamamış olması, bunca zamandır Amerikan dostluğuna yaptığı yatırıma ve kendini ‘İspanyol kökenliler’den titizlikle ayırmasına karşın ABD’nin kendisine irice bir Latin Amerika ülkesi muamelesi yapıyor olmasıydı. Ne savaş sonrası bir yardım, ne de ortaya çıkan uluslararası kurumsallıklarda önemli bir pozisyon elde edebilmişti. Brezilya’nın Kore’ye asker göndermeyi reddetmekle başlayan ABD’yi rahatsız edici politikaları Sovyetler Birliği ile barışma, Küba ile iyi ilişkiler ve üçüncü dünya hareketi ile yakınlaşmayla devam etti. Bu yaklaşım belli oranda 1964’te ortaya çıkan askeri diktatörlük döneminde de sürdü. Öyle ki üst düzey bir Amerikalı bürokrat öfkeyle, askeri rejimle yönetilen Brezilya’nın muz cumhuriyeti kategorisinden çıkıp büyük ülkeler ligine atlamak için sabırsızlık gösterdiğini söyleyecekti.

1930’larda dünya tarım ürünleri piyasasındaki fiyat düşüşleri büyük toprak sahiplerinin ürettiği kahvenin ihracatına çok fazla yaslanan Brezilya ekonomisini olumsuz yönde etkiledi. Dönemin iktidarı dünyadaki pek çok ülke ile eşzamanlı kamu yatırımları ve ithal ikamesine dayalı bir sanayi planını devreye soktu. Takip eden yıllarda hızlı bir sanayileşme, kentleşme ve işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarında belirgin bir iyileşme yaşandı. Aynı dönem Arjantin’de Peron’un uyguladığına benzer bir ulusal burjuvazi, devlet, işçi sınıfı ittifakına dayanan korporatist yapı güç kazanan işçi ve köylü hareketine dar gelmeye başlamıştı. 1960’ların siyasi krizi 1964’te ordunun yönetime el koyması ile sonuçlandı. Tam 21 yıl sürecek olan askeri cunta rejimi korumacı politikalara son vererek ve yabancı yatırım ve ihracata dayalı bir büyüme modeline geçiş yaparak ülkenin kısa süreli ‘iktisadi mucizesini’ gerçekleştirdi ama Brezilya’yı uluslarası sermaye ve finans sisteminin etkilerine bütünüyle açık hale getirdi.

1940’lardan itibaren yılda ortalama yüzde 7 büyüyerek dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelen Brezilya 1970’li yılların kapitalist dünya krizine gelir adaletsizliğinin yeniden çarpıcı biçimde arttığı, reel ücretlerin düştüğü, dış borçlarının katlandığı bir tabloyla girdi. Sonrasında benzer durumdaki tüm ülkelere önerilen ve Brezilya’da da dozajı arttırarak uygulanan mali disiplin politikaları 2003’te Luiz Inácio Lula da Silva ve İşçi Partisi’nin iktidara gelmesine kadar sürdü. Ülke ekonomik gelişmişlik ve emekçilerin kazanımları bakımından neoliberal öncesi dönemin çok gerisine düşmüştü.

Askeri diktatörlük döneminin ‘iktisadi mucize’ yıllarında dahi Brezilya sermayesi bölgede yavaş yavaş boy gösterse de Brezilya bölge ülkeleriyle yakın ilişkiler geliştirme ve bölge liderliğine oynama girişiminde hiç bulunmadı.

Lula’lı yıllar
Buradan Lula dönemine ilişkin çıkarılabilecek sonuç şu oluyor: Yaygın olarak düşünüldüğünün aksine Brezilya için Latin Amerika entegrasyonu gündemi çok taze, Amerika Birleşik Devletleri’ne mesafeli duruş ise bir dış politika geleneğidir. Özellikle Lula’nın 2006’da başlayan ikinci döneminden itibaren ve halefi Dilma Rousseff tarafından da sürdürülen, her ikisinin de ülkedeki yüksek popülaritesinin sebebi olan politikalar üç sacayağına dayanıyor: Ekonomide neoliberalizmle harmanlanmış yeni kalkınmacılık, siyasette eski korporatist yapıları andırır biçimde sınıf ve toplumsal hareket temsilcilerinin belirli bir uzlaşı zemininde devletle organik olarak ilişkilendirilmeleri, ideolojik planda bölgedeki sol iktidarlardan beslenen toplumsal adaletçi, bölgesel entegrasyoncu ve anti-emperyalist söylem.

Lula’nın ekonomi politikaları neoliberal politikalardan keskin bir dönüşe tekabül etmedi. Bunun yerine enflasyon ve düşük mali açık hedefli, dalgalı kur sistemli mali disiplin politikalarıyla serbest ticaret politikasına, devletin altyapıya yönelik kamu yatırımları, Brezilyalı şirketlere kredi ve teşvikler, gelir dengesizliğini giderecek sosyal programlar ve ücret artışları eşlik etti. 2008 krizine kadar belli bir dengede götürülen bu ikili yapı kriz sonrası çatışmalı bir görünüm arz etmeye başladı. Son dönemde uluslararası platformlarda serbest ticaret, sermaye ve kur hareketleri savunulsa da bunlar kriz koşullarında ulusal ekonomiye zarar verdiği ölçüde belli korumacı tedbirler alınmakta.

2003 sonrası Brezilya ekonomisinin bu yazı çerçevesinde giremeyeceğimiz kadar çok çelişkisi var. Öte yandan Brezilya, ne kadar devam edeceği biraz da uluslararası koşullara ve ülke içi konsensüsün sürmesine bağlı olan ekonomik istikrarın sağlandığı bir dönemden geçiyor. Azımsanmayacak bir emekçi nüfusun yaşam standartlarındaki belirgin iyileşme İşçi Partisi iktidarına verilen desteğin en önemli nedenlerinden biri.

Lula ve İşçi Partisi iktidara emek düşmanı ve yıkıcı ekonomi politikalarına karşı baş kaldıran işçi konfederasyonlarının, kentsel ve kırsal kitle hareketlerinin ve diğer ilerici siyasetlerin desteği ile geldi. Konfederasyon, kitle hareketi ve ilerici siyasetlerin temsilcilerine doğrudan devlet yönetiminde görevler önerilerek kendilerini Lula politikalarıyla özdeşleştirmeleri sağlandı. Sermayenin önemli bir kesiminden ülkenin en yoksullarına kadar geniş bir uzlaşıya dayanan Lula siyaseti kendisine karşı etkin bir muhalefet yapılmasının böylece önüne geçti.

Brezilya Latin Amerika ile bütünleşiyor
Gelelim başladığımız yere. Brezilya, tarihinde ilk defa kendini Latin Amerika’nın bir parçası ve hatta lideri olarak konumlandırıyor. Unasur, Mercosur gibi şimdilik Güney Amerika ile sınırlı olan ve Brezilya-Arjantin-Venezuela ittifakının merkezinde durduğu entegrasyon süreci tüm Latin dünyasını kapsamaya dönük bir perspektifle ilerliyor. Brezilya ABD ile iyi ilişkileri elden bırakmadan, bölgesel krizlerde, bölgeye yönelik açık ve örtük ABD müdahalesi ihtimali doğduğunda, seçilmiş başkanlara karşı darbe girişimleri karşısında ortak bir tutum sergilenmesine öncülük ediyor. Herkesin hoşuna giden bu olumlu görüntünün ardında Brezilya sermayesinin devletin desteği ile bütün bölgeyi sarmakta olduğu, Brezilyalı şirketlerin yarattığı çevresel ve ekonomik sorunlar nedeniyle Brezilya’nın dost olduğu pek çok hükümetle çatışma yaşadığı gerçeği var.

Brezilya’nın siyasi öncülük çıkışlarına ve Brezilya sermayesinin bölgesel işgaline ülkenin giderek artan dev boyutlu askeri yatırımları eşlik ediyor. Brezilya hükümeti son yıllarda gündeminde bölgede NATO benzeri bir askeri birlik oluşturma projesi var.

Brezilya Latin Amerika’ya bir süper güç olarak döndü. Muhtemelen bölgede giderek artan ağırlığını neredeyse iki yüzyıldır hayalini kurduğu bir uluslararası konuma erişmede basamak olarak görüyor. Kısa vadede entegrasyon projeleri, Venezuela’nın ideolojik girdileri ve Çin’le gelişen iktisadi ilişkilerin açtığı kanal sayesinde ABD hegemonyasının belli oranda dışına çıkabilmiş gibi görünen Latin Amerika’nın Brezilya’nın yayılma hırsıyla nasıl baş edeceğini zaman gösterecek.

Gözde KÖK

* Bu yazı 8 Aralık 2012'de Sol gazetesinin 'Sol Bakış' adlı ekinde yayınlanmıştır.