Süleymancı yurdundaki 'talebeler' anlatıyor: Mavi takkenin altında ne saklı?

soL Haber Portalı, #sendeanlat etiketiyle dinci gericiliğe ve tarikatların saldırılarına maruz kalan yurttaşların yaşadıklarını, okurlarla paylaşıyor... Süleymancılar’ın yurtlarında kalan Oğuzhan Ü. bu tarikat yurtlarında olup bitenleri yazdı...
Oğuzhan Ü.
Çarşamba, 30 Ocak 2019 09:59

Süleymancılar... Ya da onların tabiri ile “Süleymanlılar” (haritaya bakmayın böyle bir yer yok) tarikatı. Özellikle son yıllarda yurtlarında gerçekleşen ölüm haberleri ile gündeme geliyorlar. Yurtta yanarak ölen kız çocukları, kolunu kıyma makinesine kaptıran 12 yaşındaki çocuk, hepsinin sahnesi bu cemaatin yurtları.

Yaşantımın yaklaşık 5-6 yıllık bir kısmını (11-16 yaş arasını) bu tarikatın yurtlarında geçirdim. Okuduğum haberler herkes gibi beni de öfkelendiriyor, fakat ne yazık ki şaşırtmıyor. Çünkü yaşanan olayların hiçbiri bir talihsizliğe ya da tesadüfe dayanmıyor. Orada okuyan ya da okumak zorunda bırakılan öğrencilerin ne şartlarda yaşadığını gördüm.

“Bizim yolumuz Kur’an’ın yolu. O yüzden fani şeylerden uzakta dururuz. Siyaset, politika bizim işimiz değil.” Süleymancılara üye herhangi bir insandan duyabileceğiniz bir cümle bu. Onlarla geçirdiğim zamanda neredeyse her gün duydum bu cümleleri. Ama elbette doğru değil bu.

Öncelikle cemaatin kurucusu olduğu söylenen Süleyman Hilmi Tunahan politik bir kişi. 1989 yılında Nazlı Ilıcak Kemal Kacar ile (Tunahan’ın damadı ve tarikatın bir sonraki lideri) bir röportaj yaptı. Röportajda Nazlı Ilıcak’ın “Süleyman Efendi Meşrutiyet’e karşı mıydı?” sorusuna şu şekilde cevap veriyor Kemal Kacar:

“Tabii. Çünkü Meşrutiyet demokratik bir hareketten ibaret değildi. Bunu anlamak lâzım. 1908'de Abdülhamid'i tahttan indirdiler. 1910'da Trablusgarp gitti. 1912' de Edirne'den yukarıya doğru bütün Rumeli gitti. 1914'te Birinci Cihan Harbi'ne girildi. 1918' de Misak-ı Milli hudutları içinde memleketi kurtarmak için harekete geçildi. Meşrutiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmaya yönelik bir hareket. Süleyman Efendi Meşrutiyet'in arkasından felaket geleceğine inanırdı. Nitekim bu, fiilen tahakkuk etti.”

Burada Tunahan’ın felaket diye adlandırdığı şey tam olarak 1923 Cumhuriyeti. Cumhuriyet düşmanı olduklarını, röportaj verirken kullanılan Osmanlıca kelimelerin fazlalığından bile anlayabiliriz. Kacar da saklamıyor zaten, Atatürk’ün dinsiz olduğunu, bu yüzden halifeliği kaldırdığını ve din eğitimini yasakladığını dile getiriyor. Yani bu tarikat da cumhuriyete karşı konumlanışın ürünü ve kendisini aydınlanmanın, laikliğin tam karşısında kodluyor.

Tunahan’ın ölümüyle beraber postuna Kacar oturuyor. Tam 3 dönem (65/69 MP,69/73 AP, 77/80 AP) milletvekilliği ve Avrupa Konseyi üyeliği yapıyor. Kacar’ın ölümünden sonra liderlik tahtına oturan Arif Ahmet Denizolgun (Tunahan’ın torunu) 20. dönem Refah Partisi Antalya milletvekili ve Ulaştırma Bakanı oluyor. Eş zamanlı NATO Komisyon Başkanlığını da yapıyor. 1999 DYP’den, 2002 ANAP’tan ve 2007 DYP’den aday. 2014 seçimlerinde CHP ile masaya oturuluyor fakat oradan da bir anlaşma çıkmıyor.

2002 yılında TSK’nin ANAP-DSP-MHP hükümetine sunduğu rapor şu şekilde: “Süleymancıların 1966 yılından beri dernekler aracılığıyla örgütlendiğini şu ifadelerle saptıyor: 1966 yılı Ocak ayında, İstanbul’da üç kurucu derneğin bir araya gelmesiyle Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri Federasyonu hayata geçirilmiştir. Kur’an kursu açma yetkisinin Diyanet’te olduğundan bahisle devamlı takibata uğrayan teşkilat mensupları, 1971 yılına kadar tartışmalı bir şekilde faaliyetlerine devam etmişlerse de bu tarihten itibaren faaliyetlerini ‘Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği’ adı altındaki dernekler vasıtasıyla sürdürmüşlerdir.”

Kuruluşun 1966 yılına denk gelmesi şaşırtıcı değil. Çünkü Kemal Kacar 1965 yılında Millet Parti’sinden Kütahya milletvekili seçiliyor ve derneğin ilk kurulduğu yerlerden birisi de Kütahya oluyor. Benzer bir rapor 1980 darbesinden sonra hazırlanıyor fakat dönemin Başbakan’ı tarafından sümen altı ediliyor. TSK’nin 2002 yılı raporuna göre Süleymancılar Holdingin gücü şöyle: 1200 yurt, 800 dernek, 100 bin üye.

ETİ DE KEMİĞİ DE BİZİM 

Arapça kökenli kelimelere olan ilgim Süleymancılarda kaldığım dönemde başladı. 13 yaşımda Arapça öğrenmeye başladım. Öyle Kur’an okumaktan ya da dua ezberlemekten bahsetmiyorum. Bir dil olarak Arapça okumayı, anlamayı ve yazmayı öğrenmeye başladım. O günden sonra da Arapça kökenli, Türkçe içerisinde yer edinmiş kelimelere olan ilgim hiç azalmadı. Bu ilgim sayesinde o yaşlarda çok fazla dikkatimi çekmeyen bir şeyi fark ettim şu sıralar. Süleymancılar kendi yurtlarına gelen öğrencilere “öğrenci” demezlerdi. Daha çok “talebe” demeyi tercih ederlerdi. Hatta kendilerine ait olan yurtların hepsinin tabelasında “… Talebe Yurdu” yazardı. Önemli gibi gözükmeyen ama bana kalırsa dikkate değer bir detay bu. Talebe kelimesi Arapçadır ve kökü itibariyle "talip" kelimesinin çoğuludur. Türkçe karşılığı ise talep edenler anlamına gelir. Talep eden olduğuna göre talep edilenin de olması gerekir. Bu ilişkide talep eden öğrenci, talep edilen ise Süleymancılardır.

Türkiye sağcısı-gericisi kendisini edilgen konuma düşürmeyi çok sever. Hep hırpalanmışlardır, ezilmişlerdir. Türbanlı bacılarına hep bir şeyler olmuştur. Mazlum edebiyatını hem kötü durumlarda hem de kendi işlerine yarayan durumlarda hep kullanırlar. Bu Talebe meselesi de tam olarak buraya oturuyor işte. Kendilerini edilgen konumuna çeken bir pozisyon var. Kendi özgür iradesi(!) ile gelmiş öğrenciler ve onların hocaları. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Herkes özgür, herkes kendi fikrine göre tercih yapıyor.

Fakat öğrenciler gerçekten kendi talepleri doğrultusunda mı buralara gidiyor? Bu soruya hayır, ailenin de önemli bir etkisi var diyebiliriz. Fakat eksiktir. Çünkü ailenin dinsel tercihi ne olursa olsun bugün dinci gericiliğin bu kadar arttığı bir toplumda var olan tercihlerin hiçbiri nesnel koşullardan ayrı okunamaz. Örneğin; Adana’da Süleymancıların kız yurdunda çıkan yangında orada kalan öğrencilerden birinin annesi devlet yurdu kapandı diye buraya göndermek zorunda kaldık demişti. Muhafazakâr bir aile yapısını temsil etse de devlet yurdunun kapanmış olması böyle bir zorunluluğu ortaya çıkarıyor. Emekçi ailelerin çocukları için bundan kaçış neredeyse imkânsız. Pahalı öğrenci yurtlarında kalabilecek ekonomik durum zaten yok. Devlet yurdu desen esamisi bile okunmuyor.

Çaresizliğin doğurduğu bir çare bu. Ama daha büyük çaresizlikleri, pişmanlıkları beraberinde getiriyor. Hem aile için hem de çocuk için. Çünkü küçücük çocuklar o yaşlarında cehennemin tam ortasına düşüyorlar. Ne olduğunu bilmedikleri, anne-babasından uzakta karanlık bir serüven onlar için bu. Karanlık çünkü medyaya yansıyan bu popüler cemaatlerin aksine Süleymancılar çok sıkı kurallara sahip. Disiplin hayatlarının önemli parçası fakat disiplinden anlaşılan şey düzenli bir hayat olmamalı burada. Baskıyla, döverek bir mümin haline getirmek öğrencileri. Bu yüzden o yurtlarda yapılması gereken ne varsa öğrenciler yapıyor. Koca koca tencereleri yıkamak, geceleri patates-soğan soymak ya da bunları yaparken yavaş olduğu için aşçıdan dayak yemek. Çalı süpürgesiyle koca odaları süpürmek, tuvaletleri temizlemek de öğrencilerin işi. Bunlardan dolayı hastalanırsan, örneğin ben astımım, onunla uğraşmak da senin işin. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de bitmek tükenmek bilmeyen dini eğitimler, sohbetler, namazlar silsilesi. Ezanı okumak da namazı kıldırmak da yine öğrenciye ait. Aynı anda 4 saat dini eğitim alırken, dünyevi (böyle derlerdi) derslerinde de başarılı olmak zorundasın. Yoksa hafta sonu izinlerin iptal olur. Evine gidemezsin. Ve bütün bu saydıklarımı uykuya en çok ihtiyaç duyduğun gelişme döneminde 5 saatlik uykuyla yapmak zorundasın. Gönüllü geldin (!) katlanacaksın. Kolunu kıyma makinesine kaptıran çocuk bütün o zorlu günün sonucu. Uykusuzluğun, korkunun, yorgunluğun sonucu.

Kaldığım yurdun müdürü babama şöyle bir şey söylemişti; “Bırakın bu çocuğun eti de kemiği de bizim olsun.” İstedikleri tam olarak bu işte. O küçük çocukların hayatları kendi ellerinde olsun istiyorlar. Yorgunluktan bayılsınlar, açlıktan geceleri kıvransınlar, hastalansınlar ama her şeyiyle bizim olsunlar. Fakat işte bırakılınca sonuç ortada. Küçücük bedenler birbirlerine sarılarak alevlerin içinde can veriyor. Veya yediğin sopa yüzünden moraran vücudunu ailen görmesin diye hafta sonu eve gitmiyorsun.  Ya da emekçi çocuğusun, aidatını iki gün geciktirdiğin için dayak yiyorsun. Oradaki çocuklar için ölüm de yaşam da bir.