"Deri değiştirmeden yaşamak"

Mustafa Kemal Erdemol ile son kitabı "Deri değiştirmeden yaşamak" üzerine konuştuk.
Cumartesi, 12 Kasım 2011 10:30

soL Haber Portalı’nın yazarlarından Mustafa Kemal Erdemol ile Yazılama Yayınları'ndan çıkan son kitabı "Deri Değiştirmeden yaşamak üzerine konuştuk. Daha önce "Aklını Yitiren Türkiye", "Lordlar Kamarası'nda Taranmak Yasak" ve "Bushçağı Yazıları" isimli kitapları yayımlanan Erdemol'un, bu dördüncü kitabı. — Öncelikle bu keyifli kitap için eline sağlık. Hep itiraz ettiğim eğlenceli kitap – derinlikli kitap ayırımının ne kadar yanlış bir sınıflandırma olduğunu bu kitabınla göstermiş oldun. “Deri değiştirmeden yaşamak” hem oldukça keyifli, hem de son derece derinlikli bir kitap olmuş. Peki, kitabın adı neden “Deri değiştirmeden yaşamak”? Mustafa Kemal Erdemol: Böyle bir ayrım her zaman yapılır ama ben de senin gibi düşünüyorum. Aslında böyle bir ayrım doğru değil. Bir de incelik kalınlık ayrımı vardır, tabii bu da yanlış, Komünist Manifesto örneğin, incecik bir kitaptır ancak dünyayı değiştirmiştir. Ben de anlatım kolaylığı açısından hiç üslup denemelerine girişmiş değilim, sade ve etkili yazılabileceğini düşünüyorum. Neden deri değiştirmeden yaşamak sorusuna gelirsek, Umberto Eco’ya sormuşlar “Kitabın adı neden Gülün Adı” diye, o da “Daha önce Pinokyo konmuştu” cevabını vermiş. Ben ise bu ismi neden koydum, bu bir öfkenin sonucunda konmuş bir isim oldu aslında. Çünkü dönme, vazgeçme gibi önemli kararlar artık bir erdem gibi sunulmaya başladı günümüzde. İnsanların fikir değiştirmeleri tabii ki normal, ancak, dönmekle kalmayıp bulundukları yere uyum sağlamak için bukalemun misali oranın rengini almaya çalışan, yılan gibi deri değiştiren, bunun da ötesinde insani temel ilkelerinden de sıyrılmaya çalışanlara yönelik bir öfke bu. Bu durum en iyi “deri değiştirmek” olarak tarif edilebilir diye düşündüm. Bunun çok örneği var. İnsanlar senin benim gibi düşünmeyebilir ancak bütünüyle insani değerlerinden soyunmuş tiplerle, figürlerle karşılaşıyoruz bugün. —Kitabın genelinde anlattıklarınız döneklik konusuyla sınırlandırılamayacak genişlikte. Birçok yerde de onurlu duruş sergilemiş, inancından vazgeçmemiş kişileri ele alıyorsunuz. Bugün döneklik popüler bir tartışma başlığı olduğu için belki de başlığı görünce aklımıza ilk önce “dönekleri mi kast etti acaba” sorusu geliyor. Ancak kitapta daha çok “insani duruş, onurlu duruş” a verilecek örnekler tartışılıyor. Yalnızca güncel bir tartışmanın ötesinde bir tartışma olduğunu gözlüyoruz kitapta. İyi özetledin aslında, gerçekten de öyle. Çünkü dönekler için, dönmeler için çok fazla şey söyleyebiliriz. Burada anlatmak istediğim aslında senin de sözünü ettiğin gibi bambaşka bir durum. —Kitabın giriş bölümünde de Sokrates örneğini vererek “Bu kitap karşı olduklarımı anlatmayı deniyor” diyorsun. Kitabın bazı bölümlerinde de, eskilerin deyişiyle, Lisan-ı münasiple, oldukça sertleştiğin de görülüyor. Bunun haklı bir öfke olduğu da ortada. Her türlü tuhaflığın kanıksandığı günümüzde “alışmak fikri” seni rahatsız ediyor diye düşünüyorum, ne dersin? Gerçekten rahatsız ediyor bu fikir. Alışmak beraberinde kanıksamayı ve bir süre sonra tamamıyla kabul etmeyi getiriyor. Bu şuna benzer sürekli yanında cinayet işleniyor, bir süre sonra da sıradanlaşıyor gözünde, normalleşiyor artık. Dolayısıyla alışmamak tavrının çok devrimci bir tavır olduğu kanısındayım. —Bugün, aslında bu kulağa kolay geliyor ama, bunun oldukça zor bir tutum olduğunu düşünüyorum. Enformasyon çağı diye kodlanan şey, sürekli bir bilgi bombardımanı da buna sebep oluyor herhalde. Bu yüzden belki de “alışmamak” tavrını devrimcilikte 1. sıraya yazmak lazım, ne dersin? Kesinlikle çok doğru, alışmamak, devrimciliğin ilk koşullarından biri olmalı. Alıştığımız zaman duraksıyoruz gerçekten, Bu çok kötü bir şey, bunu yapmamalıyız. İnsan zamma alışır, o başka bir şey. Belki alışmazsın ama mecbursundur yaşarsın, direnme noktaları çok kısıtlıdır. Ama işte, ötekileştirme oluyorsa yanı başında, örneğin Van depreminde ki gibi “onlar hak etmiyor yardımı” diyorsa birileri, buna alıştığında aslında sende bu suça ortak olmuş, katkı koymaya başlamışsın demektir. Tabii ki alışmayacağız. Uzatmak istemiyorum, bir örnek vereyim. Oral Çalışlar yıllar önce Cumhuriyet’teydi, biliyorsun. Ben de yıllarca Cumhuriyet’in İngiltere temsilciliğini yaptım. Ben orada iken, Serdar Turgut adlı zatın Pakistanlılara yönelik son derece ırkçı yazılarını okudum. Dayanamadım, çok kötü şeyler, Oral Çalışları aradım, durumu anlattım, bir şey yapalım diyerek. Bana ne dedi biliyor musun “sen yurt dışında fazla hassaslaşıyorsun, orda yaşayanlar daha hassas oluyor.” Olabilir, ancak burada bir insanlık durumundan bahsediyoruz. Türkiye’de hiç yurt dışına çıkmamış binlerce insan var benimle aynı hassasiyeti paylaşan. Ancak Oral Çalışlar gibi bu konularda hassas olduğunu iddia eden bir kişi “Alış bunlara, Türkiye’de bunlar olur” şeklinde bir konuşma yaptı benimle. Ama alışmayacağız. Serdar Turgut gibileri böyle şeyler yazdıklarında rahatsızlık duymalı, onları rahatsız etmeliyiz. Mesela, rahatsızlık duymak meselesinde bir başka örnek biliyorsun IMF toplantısı oldu İstanbul’da birkaç ay önce, orada yiğit-genç bir üniversite öğrencisi ayakkabı fırlatarak bir protesto gerçekleştirdi. Buna ben şu açıdan yaklaşıyorum IMF’ciler, Türkiye ve benzeri ülkelerin sokaklarında rahat dolaşamamalılar. Bu eylemin böyle bir anlamı var, kastettiğim şiddet değil ama tabi ki rahat dolaştırmayacağız. Örneğin Müge Anlı vakasını “popüler bir tv figürü” diyerek sıradan görmek, önemsememek doğru olur muydu? —Tabii ki hayır. Ben de soL’da yazmıştım, ayrıca kamuoyu oluşturan bir konumu var, tabii ki bu yüzden önemsiyorum Anlı vakasını. Bunu nasıl ciddiye almam! Benzetme için özür diliyorum ama Müge Anlı önemli değil derken şu duruma düşmeyelim Eşek kurdu gördüğü zaman gözlerini kapatırmış, sanırmış ki kurt da kendini görmeyecek. Bu eşek durumunda olmak istemem açıkçası. —Aslında Serdar Turgut gibi onlarcasından söz edebiliriz, siyasetten başlayarak çeşitli başka kurumların içinde böyle davranan. Başbakan Erdoğan’ın da akıl almaz söylemlerini hepimiz biliyoruz. Bu kişilerdeki rahatlık sanıyorum ne derlerse desinler rahatsız edilmeme, itiraz görmeme ile çokça ilgili ne dersin? Tabii tabii, alışmak beynimizi durdurur, kanıksatır. Yapmayacağız. —Tam bu noktada kitaba Brian Haw gibi bir “inat hikâyesi” ile başlamak tesadüf değil sanırım, zaten kitabını da ona ithaf ediyorsun? Kesinlikle. Biliyor musun o, milyoner bile olabilirdi. Önemli bir televizyonun yaptığı ankette örneğin, son yüzyılın en önemli figürü seçildi adam. Bunu rahatlıkla paraya dönüştürebilirdi. Kısa zaman önce öldü maalesef. Onunla görüştüm, tanıştım, Türkiye’ye davet ettim. Davetim sembolikti aslında, çünkü tedavisi için bile çadırını terk etmiyordu. İşte o inadın adı devrimciliktir. “Ne olacak tek başına?” falan denebilir, kaldı ki yalnız değildi, onlarca, yüzlerce yoldaşı vardı çadırını ziyaret eden, destek veren, bunlardan biri de benim, ben de bir gece kaldım yanında, onurla söylerim. Direniyor, çünkü inat dediğimiz şey dönüştürücü de bir şey gerçekten. Burjuva demokrasisinin beşiği sayılan bir ülkede, parlamentonun hemen karşısında, üstelik turistik de bir mekan burası o yüzden pek böyle şeyler görülsün istenmez, o, binlerce Londralının ve yabancının önünde yıllar süren protestosunu, onu ve çadırını çok uğraşmalarına rağmen uzun süre oradan söküp atamadılar. “E ne oldu sonunda?” diye de sorulabilir. Çok şey oldu! Bir kere savaşın anlamsızlığını binlerce insana anlattı. Parlamentoda da onun inatçılığı sayesinde hem iyi niyetli hem de “ben de şu kamuoyu tepkisinden yararlanayım” diyen popülist politikacılar, milletvekilleri hükümeti sıkıştırdılar. Düşünsene, adam tam parlamentonun karşısında, sen de milletvekilisin… Moralin bozulur her gün onu görmekten. Bu kitapta ona bir teşekkür hem kendi adıma hem de Türkiyeli devrimciler başta olmak üzere dünyanın bütün antifaşistleri, savaş karşıtları, antikapitalistleri adına. Onun inadından ders almalıyız hepimiz. Şimdi çatlak bir takım sesler duyuyorum bu Wall Street işgalcilerini küçümseyen. Hâlbuki Amerika’nın koşulları bambaşka, orada senin Türk’ünün Kürt’ünün yaptığı devrimciliği yapmayacaklar tabiî ki. Amerika gibi bir polis devletinde bugün çocuklar ciddi anlamda direniyorlar. Londra da keza öyle. Şimdi seninle söyleşiyi yaptığımız bugünün öncesinde on binlerce öğrenci yürüyüş yaptı Londra’da. Bunlar hep inattır. Sonra ben o Avrupa’daki G-8 zirvesinde yapılan protestoları da çok sempatik buluyorum. Şiddeti savunduğumdan değil ama McDonalds’ın camları kırıldı diye de üzülemem doğrusu. O camları kıran, bankalara saldıran gençleri de sempatik buluyorum, bunlar hep inat örnekleridir. Mesela bu protestoları gerçekleştire insanların hepsi aynı zamanda yabancı dostudur. Bunların yabancı düşmanı olabilmesine imkan yok. Aralarında birçoğu belki solcu, sosyalist bile değil ama antikapitalistler ve yabancı düşmanı değiller. “Hepsini mi biliyorsun” diyeceksin, evet hepsini tek tek biliyorum, 1 milyonunu da tek tek biliyorum. Çünkü mümkün değil, yoksa neden yabancı düşmanlığına karşı çıksınlar, yabancıları sevmiyorsan kapitalizm senin için çok uygun bir şey. Niye protesto edesin! Gerçek bir inat örneği olan Haw öldü. İşte şimdi onu takip eden, belki ondan haberi bile olmayan yeni yeni inatçılar geliyor. Kuşkusuz devrimci olmanın yerine inatçıyı koyuyor değilim ama şimdi inatçı da olmanın ve bunu sürdürmenin zamanı. —Kitapta oldukça geniş bir yelpazeden çeşitli konulara değinmişsin. Zaman zaman Uruguay’lı yazar Eduardo Galeano’nun Aynalar kitabını okurken aldığıma benzer bir keyif aldım. O, daha çok tarih ağırlıklı olmasına rağmen, çok çeşitli konuları emekçiler cephesinden ele alır ve ders niteliğinde bir tarih panaroması sunar okuyucuya. Senin kitabında da, özellikle “Batının hangi tarafı” bölümünde böyle bir durum var. Mesela İngiliz imparatorluğu’nun kendi çocuklarını işçi olarak sürgüne göndermesi, bugün vatandaşına verdiği değerle övünen ‘uygar’ Avrupa için oldukça dikkat çekici bir uygulama. Tarihte saklı kalmış bu gibi anekdotların, bugünü anlamlandırmada önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorum, ne dersin? Öncelikle sana Galeano tadı vermişim, bundan çok mutluluk duydum, çünkü benimde çok sevdiğim bir yazardır kendisi. Bu iltifatın için teşekkür ederim. Ben tarihe sürekli göndermeler yapıyor olmaktan çok memnun değilim açıkçası. Çünkü biraz da kolay bir yazım olur o. Ancak tarihin bir laboratuar olma özelliği de var. Tarihi göndermeler, bugünün birçok tartışmasının aslında önceden yapıldığını hatırlatmada önemli bir işlevselliğe sahip. Kişiler, kurumlar giderek ülkeler birçok şeyi kendisi ile başlatırlar. Oysa tarih çok çok eski bir zaman dilimini kapsar ve yine biz bu örnekleri görürüz. Yani hani şu, çoğu zaman kaderci olduğunu düşünerek itiraz ettiği “tarih tekrardan ibarettir” lafı, tırnak içinde söylüyorum, bir anlamda doğru sanki. Çünkü insanlık hep aynı yanlışlara düşüyor, insanlar da aynı şekilde, insanlıktan kastım ortak bilinçtir. Mesela, günümüzdeki sorunları tartışırken, bunun aslında bir geçmişi olduğunu hatırlatma imkânını sağlıyor tarihi göndermeler. Bu göndermelerin faydalarından biri de insanlara, insanlık olarak mücadele pratiği boyunca alınan mesafeyi göstermesi. “Bunca yıl mücadele verildi, bin yıl önceki sorunlar hala mı yaşanıyor” duygusunu hissettirir çoğu zaman bu, belki bu bizi biraz dürtükler. 200 yıl önceki tartışmanın aynen devam ettiğini gösterebilmek belki yeni, farklı bir yöntem geliştirmesine sebep olabilir kişinin. —Tarih demişken, Dünya’da da pek farklı olduğunu sanmıyorum ama özellikle bizim ülkemizde ciddi bir toplumsal hafıza sorunu olduğunu düşünüyorum. Bu da halkın, edilgen, kendi sınıf tecrübelerini unutmuş, biat eden insanlar yığını haline gelmesinde bir etken oluyor herhalde. Senin de kitabında hatırlattığın, yaratıcı bazı protestoların ve inatçı devrimci kişiliklerin belki bu “hatırlama” konusunda bir faydası da olacaktır? Kendi sınıf tecrübelerini unutmuş diyorsun ya bu işte. Türkiye halkı da Türkiye emekçisi de geçmişte neler yapmış, bunları bir unutmaya başlarsa… Bizim 15-16 haziranımız unutuluyor neredeyse. Hatta burjuva içerikli bile olsa Büyük Zonguldak Yürüyüşü var mesela yakın tarihte yapılmış, onu bile insanlar unutuyor. Evet toplumsal hafıza sorunumuz var ama bir de ideolojik aygıtlar var kamuoyu oluşturan. Basın mesela, zaten hafızayı büyük oranda onlar belirliyor. Günümüz literatürü ile konuşursak insanların kafasına yeni yeni çipler yerleştiriyorlar. Kendi sınıf tecrübesini unutmuş koca bir kitle ile karşı karşıyayız. Halklar açısından da öyle. Halklaşmış bir takım tutumlar vardı geçmişte, onları bugün göremiyoruz. Bu anlamda katılıyorum ben de sana. Bu anlamda inatçılığa, tarihteki protesto biçimlerine vurgu yapmanın böyle de bir yanı var. —Uzun yıllardır gazetecilik yapıyorsun. Birazda medyadan bahsedelim istiyorum. Kitapta da “Hara medyası” diye bir bölüm var zaten. AKP döneminde medyanın da ciddi şekilde elden geçirildiği görüldü. Tutuklamalar gibi fiziksel baskılar değil sadece kastettiğim. Neredeyse iktidara mesafeli ortalama bir yayıncılık sürdürmek dahi imkânsız hale geldi. “Ya yandaşsın ya yok olursun” noktasında AKP. Sen nasıl görüyorsun bu süreci? Tek kelime ile korkunç. Bu iktidar bambaşka bir tarz takip ediyor. Sosyalist basını hiç konuşmayalım, onun üzerindeki Baskılar işin doğası gereği var. Bu iktidar kendisine biat edenlerinde üzerine çarpı atabiliyor. Doğan medyası’nın, Emin Çölaşan, Oktay Ekşi, Tufan Türenç gibi isimlere bakarak iktidar karşıtı olduğu varsayılır. Oysa böyle bir şey yok, hiçbir zaman olmadı da zaten. Ama üstü çizilebildi… Tam anlamıyla karşısında olmayıp çok da yandaşlaşamayanlara bile tahammülü yok bu iktidarın. Bunu neden yapıyor çünkü kendisinin oluşturmak istediği daha yeşil daha İslamcı bir ton taşıyan sermaye düzenine uygun bir medya istiyor. Gerçi ben sermayeyi yekpare görürüm, kızılı siyahı yeşili olmaz ama onu demek de istemiyorum zaten. Bunun yanında Tayyip Erdoğan’ın bu tür şeyleri sevdiğini de biliyoruz. O biçimsel ritüellere de uyan bir sermaye ve ona göre bir medya istiyor. Yandaş basında da itiraz ettiği yayınlar var örneğin. Yeni şafak gibi mesela ki AKP ve Erdoğan’ı bugünlere getiren kuruluşlardan biridir. Şimdi Ona da mesafeli. Tek tip basın istiyor suçlamasını geçmişte tüm iktidarlar için yapıldı, doğruydu da nitekim. Fakat tek tip basın bile Erdoğan’a yetmiyor. -Bu noktada ben AKP’nin gazeteciliği bir meslek olarak ortadan kaldırmaya başladığını düşünüyorum. Şundan dolayı “ya bendensin ya yoksun” noktası aslında ondan olanları da gazeteci olmaktan çıkarıp bir tür “sekreter” haline getirirken, ondan olmayanların da zeminini kaybettirerek geride bir şey bırakmıyor. Çok doğru, aynen katılıyorum bu söylediklerine. Ben sana biat ettim demek de yetmiyor. SoL’da bunu çağrıştıran başka bir yazı yazmıştım, Mehmet Metiner ile ilgili. Yani “Makbul Kürt olmak yetmez” demiştim, “Biat da edeceksin” Yandaş medya olman yetmiyor, biat edeceksin. Örnek Fehmi Koru, şöyle bir parça itiraz edeyim dediği için, Erdoğan’ın gözünden düşmüş oldu. Sen bırak bize gelene kadar neler olduğunu, kendi içlerinde bile adamın böyle bir tavrı var. Dolayısıyla medya korkunç bir halde tabi ki. Medya demişken güncel bir tartışma da var biliyorsun, otosansür. Bunu uyguladı mı medya bugüne kadar geçmişte, yok. Reyting yapabilecek her haltı yedi medya. En yakın örneği Habertürk gazetesinin bıçaklanarak öldürülen kadını manşetten verdiği sayısı. Kapalı da bir kadıncağız, muhtemelen sağlığında vücudunun tek bir tarafını kimseye göstermemiş birisi. Kadıncağızı sen ölmüş yaralı halde çırılçıplak gösteriyorsun, ölüm pornosudur bu, otosansür yapılsaydı bu utanmazlığı sansürlerlerdi, sen de ben de bu otosansürü desteklerdik. Şimdi ilk kez otosansüre başladırlar. Ne oldu, Erdoğan, medya mensuplarını Dolmabahçe’ye çağırarak “ya terör meselesini fazla abartıyorsunuz” dedi. Onları hizaya çekti, medya şimdi otosansürü gündeme getirdi. Bizim “iç savaşı derinleştiren haberler yapmayın, barış dilini kullanın” diye neredeyse yalvardığımız medya o zaman otosansürü hiç aklına getirmedi, ama şimdi otosansürün iyi bir şey olduğunu keşfettiler. —Aslında sansür çok “oto” da değil, doğrudan Başbakan’ın talimatı doğrultusunda gibi geliyor bana… Evet, evet, onu lütfen belirt tırnak içinde olduğunu, iyi hatırlattın. Oto değil, doğrudan doğruya uzaktan kumanda ile uygulanan bir sansür var aslında. —Bu noktada, işsiz kalan Uğur Dündar’ın “varsa babayiğit patron ekrana geri dönerim” sözü aklıma geldi. Ne dersiniz, bir gazeteci, işini yüreklice yapabilmek için “Babayiğit” bir patrona ihtiyaç duymak zorunda mı? Tabi ki gerekmiyor. Ancak Uğur Dündar da eleştirilerimizden muaf tutulacak bir gazeteci değil. Bugünkü medya tablosunda onun da kötü fırça darbeleri vardır. İçinde bulunduğu mağduriyet durumunun beni çok ilgilendirdiğini söyleyemem. 5000-6000’e yakın gazeteci arkadaşımın işsiz olduğu bir dönemde Uğur Dündar’ın işsiz kalıyor oluşunu çok da vahim bir durum olarak görmem, onu iktidarın hışmına uğramış gazeteci olarak da değerlendirmem. Söylediğin “Babayiğit patron varsa geri dönerim” demiş olması, bugünkü medya düzenini kabul ettiğini gösterir aslında. Oysa şunu demeli “gazetecilik yapılmaz bu ülkede” demeli. Hala “babayiğit patron” araması tuhaftır. Şimdi bu Fadime Şahin vardı, biliyorsun. Aczmendi lideri ile basıldı falan, epey skandal oldu, onu da hatırlarsın. Bu genç kadın bir süre sonra “kendime yeni bir şeyh arıyorum” deyip çıktı işin içinden. Dündar da o misal… Babayiğit patronun nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum, o iktidara kafa tutacak biri olarak söylüyor herhalde. Birincisi, Aydın Doğan bugüne kadar iktidara kafa tutan bir patron muydu? İkincisi, çalıştığı TV Doğuş Grubuna satıldı galiba. Dündar’ın kendisi gitmedi Doğuş Grubuna, Aydın Doğan’ın yanında kalmayı seçti, Aydın Doğan da iş vermedi ona. Oysa kendi alanın da başarılı ve reytingleri yükselten bir isim, Doğuş onu reddetmezdi ki… Ama Yılmaz Özdil ile beraber Doğan’ın yanında kalmayı kendisi seçti. Ama Aydın Doğan kapitalist bir adam ve karının peşinde. Şimdi işsizler ordusunun bir parçası olarak, ancak bu kadar sempatimi toplayabilir. Onun dışında fazlası olmaz. Ama hemen sorunun başsına döneyim, bir gazetecinin mesleğini yapması için “babayiğit bir patron arıyorum” demiş olması utan vericidir, hem Uğur Dündar açısından hem de tüm gazeteciler açısından utanç vericidir. -Bu, kendi mağduriyetine sebep olan çarkın da yeniden üretilmesi ve yaşadıklarından bir ders çıkarmadığının da göstergesi aslında değil mi? Aynen öyle, demek ki medyadan bir şikâyeti yok. Sorsan “var” diyecek ama demek ki yok, “gel seninle bu işi yapalım” diyecek birisi yetiyor demek ki, yarın çıkabilir bakarsın. —Kitapta dönmüş ve vazgeçmiş şeklinde bir ayırıma gidiyorsun. Buna da değinir misin? Bu senin de dikkatini çekmiş demek ki. Bir hayli konuşuldu ve başka yerde de soruldu açıkçası. Böyle kategorilendirmeleri çok seven biri değilim ben, genelde itiraz da ederim. Çünkü sürekli alt kategorilere bölmek, bazı meseleleri gayri ciddi hale getirir. Ama burada bunu yapmak zorunda kaldım, neden? Diyelim ki bir adam var ve şiddet yapıyor ama kimseyi öldürmüyor, kulak kesiyor. Bir anda bu adamın yerini, sorgusuz sualsiz birilerini öldüren tipler alıyor. Sen o adama gidiyorsun ve “aman kardeşim ben senden razıyım, sen sadece kulak kesiyordun hiç olmazsa” diyorsun. Görüyor musun hayat kişiyi nasıl bir tercih noktasına getiriyor. Ben vazgeçenlerin, dönenlerden çok daha dürüst olduğuna inanıyorum artık. Adam vazgeçmiş, bu yüzden de dönüp sana küfür etmiyor iki de bir. Ama dönenler böyle değil. Dönmüşler ama varlıklarını döndükleri yere küfrederek sürdürüyorlar. Komünistte yapılan röportajda böyle bir cümle kullandım, burada da tekrarlayayım “Biz olmasak onlar bir anlam ifade etmezler. Hala bize ihtiyaçları var.” Hadi Uluengin, dönmüş bir adam, önce kendi geçmişine, giderek bütün sola çatan yazılar yazıyor, hala bize muhtaç. Ha vazgeçmişse adam yapacak bir şey yok, zaten vazgeçmiştir o. Böyleleri de var sonuçta. Döndüysen döndüğün yere küfür etme bari. Mesela Hasan Cemal aklıma geliyor burada. Ne zaman Deniz Gezmiş ile ilgili iyi bir şey olsa, hemen oturur yazı yazar: “Deniz Gezmiş askerciydi” Ya 24 yaşında öldü Deniz Gezmiş. Üstelik o askerciliği hiç savunmadı ama sen (Hasan Cemal) devrim askerle olur diyen bir akımın içindeydin. 78 de biz senin esamini bile bilmezdik. Doğan Avcıoğlu’nu bilirdik ama senin çalıştığın Devrim dergisinden 78 kuşağının haberi bile yoktur, çünkü ciddiye almazdık. Şimdi “ben o dönemleri yaşamış solcuyum” diye kitapları çıkar. Bu ayrımı ben yapmadım açıkçası, sadece hatırlattım. —Bugün bu dönek tartışması geçmişe oranla daha fazla yapılıyor. Bunun da, AKP’nin 2. Cumhuriyeti kurma sürecinde döneklere, solu da sürece katmak gibi, tarihlerinde hiç olmadığı kadar önemli görevler vermesi ile ilgili diye düşünüyorum. Ne dersin? Bence de bundan ötürü. Döneği pek kullanmazdım ama kullanılıyor, ben de kullanıyorum. Döneği artık “küfür” yerine kullanmayalım diyorum ben. —Vaka olarak alalım. Evet evet, aynen. Küfür, küfürden rahatsızlık duyacak onurlu insanlara edilir. -Nabi Yağcı bir ara buna benzer bir şey söylemiş, “fikrimi değiştirdim” diye açık açık yazmıştı diye hatırlıyorum. Çok doğru söylemiş, ilk defa. Biz kendi seviyemizi koruyacağız. Artık dönek küfür falan değil, vaka. İlla birini tanımlamak istiyorsak kullanacağız, onun dışında “ya bırak şu döneği” gibi laflardan kaçınıyorum. O bize küfür ettiği zaman ağzının payını almak zorunda o ayrı. Bizim gücümüz nitel olarak daha fazla, belki nicel olarak geri düştük biraz ama, tarihin eğrisi bizden yana, çünkü böyle gitmez bu sistem. —Ben nicel açıdan da daha güçlü olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü “dönekler” solu esir alma ve AKP’ye yedekleme operasyonunu büyük oranda başaramadılar ve sadece birer figüran olarak varlıklarını sürdürüyorlar gibi geliyor. İdeolojik olarak bozucu bir etkileri olduğu bir gerçek tabi. Sen ne dersin? Bunlar figüranlardır evet, ve figüranların ömrü de uzun olmuyor. Ama biz asıl aktörleriz, mesele bu. Bizim rolümüz her zaman olacak. (soL)