Lenin’in edebiyat sevgisi Rus Devrimi’ni nasıl şekillendirdi?

Lenin’in hayatında derin köklere sahip klasisizm, onu devrimden önceki dönemde ve devrim sürecinde sanatta ve edebiyatta yaşanan heyecan verici yeni gelişmelerden uzak tutan bir siper işlevi gördü. Lenin, Rusya’da ve başka herhangi bir yerde modernizmle uzlaşmak istemedi. Avangart sanat, Mayakovski ve yapısalcılar, onun zevkine uygun değildi.
Çeviri: Merve Arkan
Çarşamba, 29 Mart 2017 14:46

soL'un notu: 25 Mart günü The Guardian'da Tarık Ali tarafından yazılan bu yazı, Ekim Devrimi'nin ve Bolşeviklerin öncüsü Lenin'in edebiyata bakış açısına dair özet bir fikir veriyor. Lenin'in beğendiği ve etkilendiği edebiyat, aynı zamanda Rus devrimci hareketinin ve Rus devrim tarihinin de nasıl şekillendiğini gösteriyor. Bir not olarak, Lenin ve çağdaşı politik önderlerin, belki Trotskiy hariç, edebiyatta "klasikçi" oldukları ve hatta yer yer yeniliğe karşı mesafeli oldukları yazılmalıdır. Tarık Ali'nin sosyalist gerçekçiliğin "pisliğe benzediği" yönündeki pisliğe benzeyen (excremental) iddiası ise, yazının ve yazarın bilindik ve artık gına getiren "defosu" olarak görülmelidir.


Edebiyat, Vladimir İlyiç Lenin’in içinde yetiştiği siyasi kültürü şekillendirmişti. Şurası açık ki siyasi metinleri çarlık rejiminde yayınlamak zordu. Daha gözü pek olan deneme yazarları “kurtarılıncaya”, diğer bir deyişle görüşlerini terk edinceye dek saklanmak zorunda kalmıştı. Romanlar ve şiirler ise her durumda olmasa da daha fazla hoşgörüyle karşılanıyordu.

Baş sansürcü elbette ki çardı. Puşkin örneğinde, “halkın babası” I. Nikolay matbaaya gitmeden önce Puşkin’in birçok yazısını okumakta ısrar etmişti. Sonuçta bazıları yasaklandı, bazılarının basımı ertelendi, en huzur bozucu olanlar da evinin basılma ihtimalinden korkuya kapılan yazarın kendisi tarafından yok edildi. Yevgeni Onegin’in yakılan bölümlerinde ne olduğunu asla bilemeyeceğiz.

Buna karşın siyaset, farklı şekillerde ve çeşitli yollarla Rus hikâyelerini, başka hiçbir Avrupa ülkesinde olmadığı kadar etkiledi. Politik edebiyat ve edebiyat eleştirisi geliştikçe, Rus entelektüeller en kaliteli eserleri okuma fırsatı buldu. Güçlü eleştirmen Vissarion Belinski ile 1842 tarihli hiciv eseri Ölü Canlar tüm ülkede sahnelenen ve okuma-yazma bilmeyenlere okunan oyun ve roman yazarı Nikolay Gogol arasındaki sert kavgayı tüm entelektüeller her yönüyle bilirdi.

Ancak başarı Gogol’ün felaketi oldu. Bir sonraki eserinde geri adım atıp kötü kokan köylüleri yazdı ve cehaleti övdü. Ölü Canlar’ın ikinci baskısına yazdığı önsözde, “Bu kitapta yazılanların önemli bir bölümü yanlıştır. Rus topraklarında gerçekten böyle şeyler olmuyor. Sevgili okur, senden beni düzeltmeni istiyorum. Bu konuyu görmezden gelme, senden bunu rica ediyorum” diye yazmıştır.

Öfkeli Belinski 1847’de Gogol’ü herkesin önünde sertçe eleştirmiştir. Belinski’nin geniş kitlelere ulaşan “Gogol’e Mektup” yazısı, muhatabına uzun ve uykusuz bir gece yaşatmıştır:

“Rus toplumunu biraz tanırım. Kitabınız toplum üzerindeki değil ama hükümet ve sansür konusundaki olası olumsuz etkisi nedeniyle beni endişelendirdi. St. Petersburg’da hükümetin kitabınızı (Dostlara Mektuplardan Seçkiler) binlerce kopya basmak ve inanılmaz ucuza satmak istediğine dair söylentiler dolaşmaya başladığında, arkadaşlarımın morali bozuldu. Ama ben onlara kitabın her şeye rağmen başarısız olacağını ve kısa zamanda unutulacağını söyledim. Aslında bugün kitapla ilgili yazılanlar, kitabın kendisinden daha fazla hatırlanıyor. Doğrusu Rusların henüz gelişmemiş olsa da derin bir doğruyu görme içgüdüsü var.”

Sonraki yıllarda eleştirmenler daha da acımasızlaştı, yeterince güçlü olmadığı düşünülen roman ve oyun yazarlarını yerin dibine soktu.

Lenin’in içinde büyüdüğü entelektüel atmosfer böyleydi. Oldukça kültürlü bir muhafazakâr olan babası, bulundukları bölgedeki okulların başmüfettişiydi ve çok saygı duyulan bir eğitimciydi. Evde pazar akşamüstleri Shakespeare, Goethe ve Puşkin gibi yazarların eserleri sesli olarak okunurdu. Ulyanov ailesi için (Lenin gizli çarlık polisini atlatmak üzere kullanılan bir takma isimdi) yüksek kültürden kaçmak imkansızdı.

Lenin okulda Latinceye aşık oldu. Başöğretmeni onun bir dilbilimci ve Latince öğretmeni olabileceğini umuyordu. Tarih farklı şekilde ilerledi ama Lenin’in Latince sevgisi ve klasiklere olan tutkusu peşini asla bırakmadı.

Virgilius, Ovid, Horatius ve Juvenalis’in eserlerinin orijinalleri ile Roma meclis belgelerini okudu. Sürgünde olduğu 20 yılda Goethe’nin eserlerini yalayıp yuttu, Faust’u tekrar tekrar okudu.

Lenin 1917’deki Ekim Devrimi’ne önderlik ederken klasiklerle ilgili bilgisini iyi kullanmıştır. 1917’nin nisan ayında ortodoks Rus sosyal demokratlarla köprüleri atarak bir dizi radikal tez doğrultusunda Rusya’da sosyalist devrim çağrısı yapmıştır. Bazı yakın dostları onu kınamıştır. Onlara verdiği sert cevapta Lenin, Goethe’nin başyapıtındaki Mefistofeles’ten alıntı yaparak “Teori, dostum, gridir. Ama yaşamın ölümsüz ağacı yeşildir” demiştir.

Lenin klasik Rus edebiyatının her zaman siyasetle iç içe olduğunu birçok kişiden daha iyi biliyordu. En “apolitik” yazarlar bile ülkenin içinde bulunduğu durumu küçümsediklerini gizleyemiyorlardı. İvan Gonçarov’un Oblomov romanı buna örnekti. Lenin bu kitabı çok severdi. Roman toprak sahibi seçkinlerin tembelliğini, uyuşukluğunu ve ne kadar boş olduklarını anlatıyordu. Kitabın başarısı, Rus sözlüğüne yeni bir kelimenin girmesiyle de kendini gösterdi. Oblomovculuk, otokrasinin bu kadar uzun sürmesine yardım eden sınıfın işlediği suç için kullanılan bir kelimeye dönüştü. Lenin daha sonra bu hastalığın sadece üst sınıflarla sınırlı olmadığını, çarlık yanlısı bürokratların büyük bölümünü etkilediğini ve aşağıya doğru yayıldığını belirtti. Bolşevik aparatçiklerin bile bu hastalığa karşı bağışıklığı yoktu. Gonçarov’un elinde tuttuğu ayna, toplumun büyük bölümünü yansıtıyordu. Lenin karşıtlarıyla polemiklerinde sık sık, onları Rus edebiyatında hoş olmayan ya da dikkat çekmeyen karakterlerle karşılaştırarak saldırırdı.

Ülkedeki yazarların ayrıldığı konu, rejimi devirmek için gerekli yöntemin ne olduğuydu (bu konuda elbette yalnız değillerdi). Puşkin 1825’te I. Nikolay’ın tahta geçmesine karşı başlayan Aralık ayaklanmasını desteklemişti. Gogol kölelere yönelik baskıları hicvetmiş, sonra hemen geri adım atmıştı. Turgenyev çarlığı eleştiriyordu ama terörü öven nihilistlerden de nefret ediyordu. Dostoyevski’nin anarko-terörle flörtü, St. Petersburg’da yaşanan korkunç bir cinayetin ardından tümüyle aksi bir yöne evrilmişti. Tolstoy’un Rus mutlakiyetçiliğine olan saldırısı Lenin’i memnun etmişti, ama mistik Hristiyanlık inancı ve pasifizmi hoşuna gitmiyordu. Lenin bu kadar yetenekli bir yazarın nasıl aynı anda devrimci ve gerici olabileceğini soruyordu. Yarım düzine kadar yazısında Lenin, Tolstoy’un eserlerindeki derin çelişkileri bulup çıkarmıştı. Lenin’in Tolstoy’u berrak saptamalar yapabilen bir yazardı, romanları köylülerin ekonomik olarak sömürülmesini ve toplu öfkesini anlatıyor ama bir çözüm önermiyordu. Tolstoy, devrimci bir gelecek hayali kurmak yerine daha basit olanın ütopyacı görüntüsünde, yani Hristiyanlığın geçmişinde bir avuntu arıyordu. “Rus Devrimi’nin Aynası olarak Leo Tolstoy” başlıklı yazısında Lenin, Tolstoy’un düşünceleri ve doktrinlerindeki çelişkilerin tesadüf olmadığını, bu çelişkilerin 19’uncu yüzyıl sonunda Rusların yaşamındaki çelişkili koşulların bir yansıması olduğunu yazmıştı. Yani Tolstoy’un çelişkileri, Lenin’in siyasi analizleri için yararlı bir rehber oldu.

Lenin, Dostoyevski’nin “acıya tapınma” fikrinden hiç hazzetmemiştir ama yazdıklarının gücü reddedilemezdi. Yine de Lenin’in edebiyatla ilgili düşünceleri devlet politikası olmadı. Devrimden sonra sadece bir yıl içinde, 2 Ağustos 1918’de, İzvestiya gazetesi okurlar tarafından anıtı yapılmaya aday gösterilen kişilerin bir listesini yayınladı. Dostoyevski Tolstoy’dan sonra ikinci sıradaydı. Anıt aynı yılın kasım ayında, sembolist şair Viyaçeslav İvanov’un katılımıyla Moskova Sovyeti temsilcisi tarafından Moskova’da açıldı.

Lenin’in ve hatta tüm radikaller ve devrimciler kuşağının üzerinde muhtemelen en güçlü etkiyi bırakan yazar ise, Nikolay Çernişevski’ydi. Bir rahibin oğlu olan Çernişevski, materyalist bir filozof ve bir sosyalistti. Ütopyacı romanı “Nasıl Yapmalı?”, siyasi düşünceleri nedeniyle hapsedildiği St. Petersburg’daki Peter ve Paul Kalesi’nde yazıldı. Hapishaneden kaçak yollarla dışarıya çıkartılmış olması, kitaba ayrı bir ruh katmıştır. Bu kitap, (Çernişevski’nin mektuplaştığı) Marx’la tanışmasından uzun süre önce Lenin’i radikalleştirmiştir. Lenin de eski radikal halkçı yazara saygı niteliğinde bir hareketle 1902’de yazılan ve yayımlanan ilk büyük eserine “Ne Yapmalı?” adını vermiştir.

Çernişevski’nin romanının kazandığı büyük başarı dönemin ünlü romancılarını, özellikle de kitaba acımasızca saldıran Turgenyev’i çok rahatsız etmiştir. Bu düşmanlık, radikal eleştirmenler Dobrolyubov (öğrenciler tarafından “bizim Diderot’umuz” olarak görülüyordu) ve Pisarev için dalga konusu olmuştur. Ama çok öfkeli olan Turgenyev, bir etkinlikte karşılaştığı Çernişevski’ye “Sen bir yılansın,  Dobrolyubov da çıngıraklı yılan” diye bağırmıştır.

Söz konusu roman neden bu kadar büyük gürültü kopardı? 50 yılı aşkın süredir kitabın her bir sayfasını okumak için üç ayrı girişimde bulundum, üçü de başarısız oldu. Kitap Rus edebiyatında bir klasik değil. Kendi zamanına ait ve Rus entelektüellerinin terör sonrası döneminde önemli rol oynamış bir eser. Kuşkusuz her yönüyle, özellikle de cinsiyet eşitliği ve kadın erkek ilişkileri açısından çok radikal bir kitap. Ayrıca nasıl mücadele edileceği, düşmanın nasıl betimleneceği ve belirli kurallara göre nasıl yaşanacağı konusunda da radikal.

Vladimir Nabokov, Çernişevski’den nefret ediyordu ama onu görmezden gelmek imkansızdı. Son Rusça romanı “The Gift”in 50 sayfasını yazarla ve çevresiyle dalga geçmeye harcadı. Yine de soylu yazarların ayak takımından gelen Çernişevski’ye yönelik tavırlarında kesinlikle bir sınıf kibri olduğunu, Tolstoy ve Turgenyev’in de özel görüşmelerinde onu “tahtakurusu gibi kokan bey” olarak niteleyip onunla her şekilde dalga geçtiklerini kabul etmişti.  

Dalga geçmeleri kısmen kıskançlıktan kaynaklanıyordu çünkü dalga geçtikleri kişi gençler arasında oldukça popülerdi. Turgenyev ise kıskançlığının yanı sıra, toprak sahipliğini yok edecek ve toprakların köylülere dağıtılmasını sağlayacak bir devrim isteyen yazara derin bir siyasi düşmanlık besliyordu.

Lenin, 1905 ve 1917’deki iki devrim arasında kendisini sürgünde ziyaret eden ve Çernişevski’nin kitabının okunamaz olduğunu söyleyerek kendisine takılan genç Bolşeviklerle tartışırdı. Kitabın derinliğini ve bakış açısını anlayamayacak kadar genç olduklarını söyleyerek onlara çok sert tepki gösterirdi. 40 yaşına kadar beklemeleri gerekiyordu, o zaman Çernişevski’nin felsefesinin basit gerçeklere dayandığını anlayacaklardı. Bu basit gerçekler şöyleydi: Biz Adem ve Havva’dan değil maymunlardan geldik, yaşam kısa süreli bir biyolojik süreç, bu nedenle her birey mutluluğu yaşamalı. Açgözlülüğün, nefretin, savaşın, egoistliğin ve sınıfın egemen olduğu bir dünyada bu mümkün değil. Bu nedenle bir toplumsal devrim gerekli. Lenin’le İsviçre dağlarına tırmanan genç Bolşevikler 40’larına yaklaştığında ise devrim çoktan başlamıştı. Çernişevski artık daha çok Lenin’in düşüncesinin evrimi üzerine çalışan tarihçiler tarafından okunacaktı. Partideki bilge ilericiler güle oynaya Mayakovski’ye geçiş yaptılar, ama Lenin değil.

Lenin’in hayatında derin köklere sahip klasisizm, onu devrimden önceki dönemde ve devrim sürecinde sanatta ve edebiyatta yaşanan heyecan verici yeni gelişmelerden uzak tutan bir siper işlevi gördü. Lenin Rusya’da ve başka herhangi bir yerde modernizmle uzlaşmak istemedi. Avangart sanat, Mayakovski ve yapısalcılar, onun zevkine uygun değildi.

Şairler ve sanatçılar nafile çabalarla kendilerinin de Puşkin ve Lermontov’u sevdiklerini, ancak aynı zamanda devrimci olduklarını ve eski sanat biçimlerine meydan okuyarak Bolşevizme ve devrim çağına daha uygun çok farklı ve yeni eserler ürettiklerini Lenin’e anlattılar. Ama Lenin bundan pek de etkilenmedi. Onlar istedikleri yazıyı ya da tabloyu üretebilirlerdi ama Lenin bunları beğenmek zorunda değildi. Lenin’in birçok siyasetçi arkadaşı yeni gelişmelere daha fazla sempatiyle yaklaşıyordu. Buharin, Lunaçarski, Krupskaya, Kollontay ve kısmen de Trotskiy, devrim ateşinin yeni bakış açılarına kapı açtığını anlıyordu. Avangartlar arasında da çelişkiler, tereddütler ve karşıtlıklar vardı. Hükümet içindeki destekçisi, Lenin’in eşi Nadya Krupskaya’nın da çalıştığı Eğitim Halk Komiserliği üyesi Anatoli Lunaçarski’ydi. İç savaş zamanında yaşanan kağıt kıtlığı sert tartışmalara yol açmıştı. Propaganda bildirisi mi basmalıydılar, yoksa Mayakovski’nin yeni şiirini mi? Lenin ilk seçenekte ısrarcıydı. Lunaçarski ise Mayakovski’nin şiirinin çok daha etkili olacağından emindi ve kazanan o oldu.

Lenin “proletarya edebiyatına ve sanatına” da karşıydı, kültür seviyesinin en kapsamlı haliyle çok düşük olduğu ülkede, burjuva kültürünün zirvesinin (ve daha eski örneklerinin) mekanik ve ölü formüllerle aşılamayacağı konusunda ısrar ediyordu. Bu alanda kestirme yollar asla işe yaramazdı, zaten Lenin’in ölümünü takip eden kötü yıllarda ortaya çıkan ve pisliğe benzeyen “sosyalist gerçekçilik” de bu düşüncenin doğruluğunu kanıtladı. Yaratıcılık eksikti. Gereklilikler aleminden herkesin hayatının akılla şekillendiği özgürlükler alemine geçiş, Sovyetler Birliği’nde ve dolayısıyla da başka hiçbir yerde gerçekleşmedi.