Gezi eylemleri açısından anaakım medyanın ekonomi politiği (Hakan Alp)

Cuma, 13 Aralık 2013 13:44

Medya tanımlamalarının ortak noktası, medyanın, kamuoyunu yaptığı haberler aracılığıyla bilgilendiren bir sistem olmasıdır. Öyle ki son yıllarda medya, dördüncü kuvvet olarak adlandırılmakta, demokratik sistemlerde, yasama, yürütme ve yargı güçlerinden sonra gelen hatta bu güçleri ciddi anlamda denetleme gücüne haiz bir mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yaygın olarak yapılan medya eleştirileri, medyanın “gündem oluşturma” gücüne de önem atfeder. Medyatik güç bir yandan kamuoyunu istediği gibi şekillendirirken diğer yandan kendi istediği haberleri öne çıkarıp büyütmekte, yine kendi istediği haberleri küçülterek değersizleştirmektedir. Böylece medya aracılığı ile toplumda “istenilen kanaatler” rahatça şekillendirilir. Yani kanaat oluşturma sürecinde de medyanın rolü yadsınamayacak ölçüde etkilidir.

Toplumların siyasal iktidarların uygulamalarına karşı çıkışları, siyaset bilimi açısından değerlendirildiğinde, iktidarlar açısından ön açıcı-yol gösterici bir nitelik taşır. Demokratik rejimlerde, bu karşı duruşlar, iktidarlara her şeyin parlamenter çoğunluğu sağlamak olmadığını hatırlatacak, toplumsal yaşama yapılan pervasızca müdahalelerle ilgili olarak yeniden düşünmelerini ve hareket etmelerini sağlayacak bir mekanizmayı da işletebilecek olması açısından ciddi önem taşır.

Gezi Parkı Eylemleri
Gezi süreci medyanın değişen ve gelişen sahiplik yapısının daha iyi irdelenmesi gerçeğini ortaya çıkaran bir süreçti. Türk medya yapısındaki tekelleşmenin, tek tipleşmenin ve sermaye yoğunlaşması sürecinin demokratik işleyişi ne denli olumsuz etkilediğini bu sürecin sonunda açıkça gördük. Bunu çok basit bir matematikle ifade edecek olursak, medya alanında faaliyet göstermek, birden çok sektörde faaliyet gösteren büyük holdinglere çeşitli avantajlar sağlar. Çünkü bu holdinglerin yapıları incelendiğinde, hemen hemen hepsinin bankacılık, finans, otomotiv, enerji vb. sektörlerde sahipliklerinin olduğunu görürüz. Ve bu basit matematik gereği, siyasal iktidarlarla iyi geçinmek, holdinglere yatırımlarının ve sermayelerinin güvence altına alınması açısından bir dizi avantajlar sağlar. Kamu ihalelerinden ya da özelleştirmelerden elde edilen payla, siyasal iktidarla olan samimi ilişkiler paralel gider.

Gezi eylemleri boyunca haberler hep belli süzgeçlerden geçirilerek ortaya çıktı. Bu süzgeçlerden geçen haberler elbette doğrulukları ve yansızlıkları tartışmalı haberlerdi. Yukarıda bahsettiğimiz çıkar ilişkilerinin devamlılığı için medya, siyasal iktidarın “statükocu ideoleoji’sinin yeniden ve yeniden üretimini sağlamak zorundaydı.

Medyanın Hali
Anaakım medyada bilginin sunuluş biçimi, kamuoyunu belli noktalarda ikna etme amacına hizmet eder. Ana gündem konusuyla ilgili haber başlıklarının seçimi, kimi noktalarda yapılan ısrarlı vurgulamalar yanında, kimi gerçekliklere bilinçli olarak yer verilmemesi, ya da manipüle edilmiş bilgi kirliği iklimi, toplumsal muhalefeti kendi istediği biçimde şekillendiren bir mekanizma halini alır. Denetim stratejisi olarak tanımlayabileceğimiz bir süzgeçten geçen bilgiler bir taraftan da gelişen toplumsal reflekslere tek yanlı bakmayı ya da onları görmezlikten gelmeyi beraberinde getirir.

En Bilindik Örnekler
Gezi Parkı eylemleriyle ilgili olarak Başbakanın “Demokratik taleplere can feda” cümlesi 7 Haziran 2013 tarihinde Bugün, HaberTürk, Sabah, Star, Türkiye, Yeni Şafak ve Zaman gazetelerinin hepsi tarafından aynı manşetle verildi. Yine 10 Haziran tarihli Habertürk, Yeni Asya, Zaman gazeteleri İstanbul Valisi’nin “Bir gönül için bin özür dilerim” cümlesini aynı şekilde manşetten geçtiler. Bir başka örnekte, Gezi eylemlerini yeterince yansıtmamakla eleştirilen NTV Yönetiminin, NTV Tarih Dergisi’ni Gezi Parkı eylemlerini konu alan sayısı nedeniyle kapattığına tanık olduk. Medyanın bir başka ikna biçimi de görmemezlik demiştik. Yani Gezi Parkı’yla ilgili eylemlerin ve polis müdahalesinin en yoğun olduğu akşam CNN Türk’ün penguen belgeseli yayınlaması bilinçli bir tercihin pratiğiydi. Yani yüzbinlerce insan İstanbul’un göbeğinde siyasal iktidarın uygulamalarına karşı protesto gösterileri yaparken anaakım medya adeta bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Medya aynı sessizliği “milletin huzuru kaçmasın” diye, Roboski’de 35 tane gencin savaş uçaklarının bombardımanı sonucu öldürülürken yaşamıştı. Anaakım medya olayı saatler boyu haberleştirmeyerek denetim mekanizmasını işletmişti. Ta ki olay boyut itibariyle gizlenemeyecek hale gelene kadar.

Sonuç
Serbest piyasa koşullarında medyada sayıca ne kadar çok firma olursa, düşünce üretimi ve özgürlüğü de o derecede fazla olur görüşü geçersizdir çünkü aynı sahiplik yapısına sahip medya kuruluşlarının niceliksel çokluğu, niteliksel farklılıkları da beraberinde getirmez. Gezi süreci bir kez daha gösterdi ki, siyaset-medya ortaklaşması, bir ortaklaşma değil medyanın siyasete yamanmasını beraberinde getirir.

*Hakan Alp - İstanbul Üniversitesi, Gazetecilik Doktora