Cenk Saraçoğlu yazdı - Haziran'dan Aralık'a: Kime halk diyeceğiz?

'Haziran sürecinde solla buluşan bir muhalefet potansiyelini bir kurucu özneye dönüştürme işi daha fazla siyaseti ve daha hızlı örgütlenmeyi zorunlu kılıyor. Bu da, kolları sıvamayı, bunu şimdiden yapmaya başlayanlara omuz vermeyi gerektiriyor.'
Pazar, 05 Ocak 2014 12:58

Cenk Saraçoğlu - soL
Haziran’da Türkiye’nin en büyük direnişlerinden birine imza atan ya da katılmasa bile bu ayaklanmada bir umut gören insanlar şu anda ne yapıyorlar? Türkiye tarihinde yaşanılmakta olan en büyük siyasi krizi sadece çekirdek çitleyerek mi izliyorlar? Haziran’ın sahipleri ile krizin aktörleri gerçekten birbirine bu kadar uzak ve ilgisizler mi? Ülkede, artık geriye dönüşü imkansız ve gittikçe de derinleşeceğe benzer bir düzen krizi yaşanıyor. Haziran’da coşkuyla ayağa kalkan halkı, bu kez meydanları doldurmadıkları için, bu süreçten hiç etkilenmeyen ve evlerinde öylece oturan insanlar olarak düşünmek hem gerçeklikle bağdaşmaz, hem de diyalektik olmayan bir aklın izlerini taşır. Zira, en basitinden, “bütün” dönüşürken parçaların aynı kalması mümkün değil. Haziran’da sokağa çıkan “halk”, Haziran’dan beri büyük bir kitle eylemi ortaya koymamış olsa bile hızlı bir şekilde dönüşüyor özellikle de 17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonlarından beri artık “tanınmaz bir hale” gelecek noktaya doğru hızla sürüklenen bir dönüşüm yaşıyor. (Burada halk derken, hem direnişin içinde olan veya taleplerinin direniş tarafından seslendirildiğini düşünen gerçek insanları, hem de direnişin yarattığı deneyim ve bıraktığı izle ortaya çıkan potansiyel sosyal dinamiği kastediyorum).

Bu dönüşüm “Haziran” direnişinin parçası veya destekçisi olanların kendi içlerinde yarattıkları bir dinamizmle ortaya çıkmıyor dönüşüm daha ziyade şimdilik “halkın” kendi öznel/iradi faaliyetlerinin dışındaki iki dinamiğin etkisi altında. Birincisi düzenin bir bütün olarak yaşadığı kriz durumunun nesnelliği içinde Haziran’ın ve onun içerdiği potansiyelin anlamının değişmesi ile ilgili. İkincisi ise tam da bu kriz nesnelliğinde düzen içerisindeki siyasi aktörlerin Haziran’da ortaya çıkan potansiyele iradi ve bilinçli olarak bir yön çizme, biçim verme ve maniple etme çabasıyla ilgili.

Bu yazıda birincisine odaklanacağım. Haziran direnişi ortaya çıktığı dönemde AKP hem iç hem dış politikada krizler yaşıyor ama buna rağmen parçası olduğu egemen blok, bütünleşik bir görüntü çiziyordu. Bugün geldiğimiz noktada, Haziran’da ayağa kalkanların karşısında yekpare bir blok yok siyasetin gündemini ve düzenin krizinin “güncesini” direniş değil daha çok iktidar bloğundaki itişmeler belirliyor düzenin kendisini nasıl idame ettirebileceği konusunda egemen bloktaki unsurların uzun vadeli bir stratejisinden ziyade çok kısa vadeli hamle ve taktikleri var.

Haziran’dan Aralık’a AKP
Aralık’ta cemaatin, hükümetle köprüleri atması AKP’nin bugüne kadar bir meşruiyet kaynağı olarak yaslandığı seçmen kitlesi ile olan bağını da etkiledi. Bugüne kadar AKP’nin dinselliğin temsili, hizmet ve istikrar söylemi üzerinden “milletle” kurduğu bağların hemen hepsi Aralık operasyonu ile işlevsizleşmeye başladı. Dinsellik, artık AKP’nin sadece dışında değil onun karşısında konumlanmış olan cemaat tarafından sadece kendi iç bütünlüğünü korumada ve toplumsal alana yayılmada değil, artık Recep Tayip Erdoğan ve etrafındaki kliği dağıtmada, meşruiyetini sarsmada bir siyasi silah olarak kullanılıyor. Cemaatin AKP yönetimine meydan okurken kullandığı dinsel retorik bugüne kadar Sünniliğin tek başına temsilini siyasi hegemonyasının asli öğelerinden biri haline getiren Tayip Erdoğan ekibini bir varoluş sancısı içerisine sokma potansiyeline sahip. Aynı şey “hizmet” ve “istikrar” için de geçerli zira ismiyle müsemma cemaat (kendilerine “hizmet” diyorlar) yolsuzluklar ve ardından ortaya çıkan siyasi çalkantılarla AKP’nin bunları temsil eden imajını sarsmayı başarmış gözüküyor.

AKP’nin zaten etkisizleşmiş olan mağduriyet, demokrasi ve özgürlük iddiasının da Gezi süreci ile elinden tamamen alındığı düşünüldüğünde geriye “milletle” bağ kuracak iki şey kalıyor: Birincisi, sürekli sallantıda olan müzakere süreci ikincisi de Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisi. İkincisiyle,Tayip Erdoğan’ın siyasette, medyada, ekonomide ve toplumdaki “uzantılarını” kastediyorum. Uzantıların bir kısmı siyasette bir yer tutmuşluğunu, medyada da son yıllardaki parlamışlığını, öne çıkan bir sermaye grubu olmayı Tayyip Erdoğan’ın gücüne borçlu olan ve Erdoğan’ın krizini halka tercüme etmek için hummalı bir çaba sarf eden dar ama ideolojik maniplasyon anlamında son derece fonksiyonel bir ekibi oluşturuyor. Elbette bu dar kadro dışındaki toplumsal uzantı çok daha geniş ve kritik: Tayyip Erdoğan’lı bir AKP ile kendi geleceğini ve çıkarlarını özdeşleştiren bir çıkar ağı ve bunun dışında hala Tayip Erdoğan kültünü siyasi kimlik ve tercihinin başat öğesi olarak benimseyen geniş kesimler. Yani Tayyip Erdoğan’ın toplumsal alanın çeşitli düzeylerindeki “gölgeleri”, siyasi iktidara Erdoğan şahsı üzerinden bağlanan, onunla özdeşleşen “aynı yağmurda beraber ıslananlar” (Tayyip Erdoğan’ın Aralık operasyonundan sonra meydanlarda yeniden okumaya başladığı bu şiirin bu kez gerçek bir karşılığa sahip olduğunu söyleyebiliriz!).

Bir siyasi iktidarın elinde milletle bağ kurmada işe yarayacak tek öğe olarak Tayyip Erdoğan’ın şahsı kaldıysa onun bir burjuva iktidarın meşruiyetini ve işlevselliğini sergileyecek en temel öğeden mahrum kaldığı söylenebilir: “Egemen sınıfın çıkarlarını toplumun genel çıkarları olarak sunma” kapasitesi. Varlığını, toplum içindeki konumunu AKP liderliğine borçlu olan kesimlerden dışında kimseye seslenemeyen ve her türlü çöküş görüntüsüne rağmen kendi seçmenine partiyle kayıtsız şartsız bir işbirliği yapmalarını teklif eden bir iktidara meşru bir “burjuva hükümeti” denilemeyeceği gibi, böyle bir iktidarın arkasında dizilen toplama da “halk” veya “yurttaş” denemez. Burjuva iktidarının olağan biçimlerinde siyasi iktidar “yurttaş”, halk ya da (ve hatta) milletle bir özdeşlik ilişkisi içerisine girmekten ziyade onu “temsil” etme ya da bir proje çerçevesinde arkasına alma hedefine kilitlenir bu da siyasi iktidar ile destekçisi kesimler arasında asgari bir mesafeyi gerektirir.

Bu mesafe, Gezi sürecinde AKP’nin, %50 olduğu söylenen kendi destekçi tabanına ihbarcılık ve gerekirse sokak dövüşçüsü misyonunu ihale etmeye kalkışmasıyla iyice daralmıştı. 17 Aralık sonrasında ise Tayyip Erdoğan’ın aynı kitleyi bu kez kendisine uzanabilecek bir yargı sürecine karşı bir denge unsuru olarak kullanmaya çalışmasıyla iyice yok oldu. Bu noktadan sonra AKP’nin arkasından giden ve onu destekleyen bir halk veya yurttaş toplamından değil Tayyip Erdoğan’la kaderini birleştirmiş ve ona bitişmiş, onunla özdeşleşmiş bir toplamdan bahsedebiliriz ancak. Marx’ın 18 Brumaire’de, bambaşka bir bağlamda küçük tarla sahibi köylüler için söylediği şu sözler Aralık sonrasında AKP’nin tüm bu yaşananlara rağmen hala var olan “tezahüratçılarının” durumunu özetliyor:

“Temsilcileri, aynı zamanda, onların efendisi, onların üzerindeki bir otorite, onları diğer sınıflardan koruyan ve onlara yukarıdan yağmur ve güneş ışığı gönderen sınırsız bir iktidar gücü olarak görünmek zorundadır. Dolayısıyla, [onların] siyasal etkisi, nihai ifadesini, yürütme gücünün toplumu kendisine bağımlı kılmasında bulur”. (Marx, 18 Brumaire, Çev. Erkin Özalp, İstanbul: Yazılama, s. 118).

Haziran’dan Aralık’a Halk
Peki artık nesnel olarak halk, toplum ve yurttaş kategorilerini AKP’ye bağımlı kesimler değilse kim temsil ediyor? Eğer Haziran direnişi ile AKP’yi karşısına alanlar sadece homurdayan bireyler olmaktan çıkıp ülkelerinin gidişatında söz sahibi bir halkın ve yurttaşlık bilincinin parçası olma iddiasını ortaya koydularsa, Aralık operasyonlarıyla birlikte bu kavramların neredeyse tek temsilcisi haline geldiler. Egemen bloğun bütün bileşenlerinin siyaseti açık açık kendi hesaplarını gördükleri bir meydana, destekçilerini de bu dar çıkarların ve kavganın tezahüratçısına dönüştürdükleri bir nesnellikte geriye “halk” olarak, egemen bloğun ve onun siyasi ve ekonomik çıkar ağlarının dışındaki insanlar kaldı. Bunlar, Haziran’da neyi istediklerini, neyi reddettiklerini göstermişlerdi Aralık’ta artık bunları “halk” ve “ülke” adına talep etme meşruiyetine tam anlamıyla sahip oldular. Yani bu son süreçte, ne kadar Aralık boyunca evlerinde oturursa otursunlar Haziran’da kendisini gösteren “halk” faktörü nesnellik tarafından böylesine “ileri” bir noktaya sürüklendi.

Özne Olmak, Kolları Sıvamak
Tasvir etmeye çalıştığım tablodan yola çıkarak Haziran ile Aralık arasında “halkın” konumunun nasıl değiştiğine dair şöyle sonuçlar çıkarabiliriz. Birincisi ülke nesnelliğinin bu 6 ay içerisinde çok hızlı değişmesi Haziran’daki direnişin ortaya çıkardığı potansiyelin bugünkü anlamını daha ileri bir noktaya çekmiş bulunuyor. Haziran’da kendisini, görece bütünleşik bir egemen bloğa karşı bir varoluş iddiasıyla ortaya koyan halk, bugün yekpare görüntüsünden eser kalmayan gerçek bir yönetememe krizi içerisindeki egemen blok karşısında bir devrimci/kurucu özne olma potansiyeli taşıyor. Diğer yandan, bu potansiyelin, bir özne olarak sürece müdahale etmeyi mümkün kılacak düzeyde ve güçte bir örgütlülüğe henüz ulaşamamış olması, egemen bloğun farklı unsurlarının bir şekilde bu potansiyeli düzen-içi yeni bir siyasi tasarım içerisinde soğurmaya yönelik hamleler yapmasını mümkün kılıyor. Sonuçta bugün içerdiği potansiyelin doğurabileceği sonuçlar açısından, nesnellik tarafından ileri itilen “halk” dinamiği, egemen blok içi unsurların iradi müdahaleleri ile Haziran’dakinden daha geri bir noktaya doğru çekilmeye çalışılıyor. Kozların bu kadar erkenden paylaşıldığı, sistemin büyük bir süratle yere çakıldığı bir durumda nesnellik bundan daha da elverişli bir hale gelmeyebilir ama düzen içi aktörlerin iradi müdahaleleri mutlaka devam edecektir. Hal böyleyken bu çürümüşlük içinden eşit ve özgür bir ülke çıkarmak isteyenler zamanla yarışmak durumundalar. Haziran sürecinde solla buluşan bir muhalefet potansiyelini bir kurucu özneye dönüştürme işi daha fazla siyaseti ve daha hızlı örgütlenmeyi zorunlu kılıyor. Bu da, kolları sıvamayı, bunu şimdiden yapmaya başlayanlara omuz vermeyi gerektiriyor.