Paris’ten Kocaeli’ye

Paris’ten Kocaeli’ye

Necati Çıtak
25/09/2016 Pazar

"Bu yılın Şubat ayında sosyal belaların çaresine sadece sosyal demokratik eylemleri bastırarak değil, ayrıca işçilerin refahının olumlu yönde geliştirilmesiyle ulaşılabileceğini düşünmekteyim. Böylelikle ikinci bir Paris yaşanmasının önüne geçebiliriz."

Dayanılmaz çalışma ve yaşam koşullarına tepkilerini 1848 ayaklanmalarıyla ortaya koyan Avrupalı işçiler 1871 Paris Komünü ile sermaye egemenliğini tehdit etmeye başlayınca 22 Eylül 1862 tarihinde yani 154 yıl önce bugün göreve gelen Alman Şansölye Otto von Bismarck, Almanya’da da etkili olmaya başlayan işçi sınıfının iktidarı ele geçirebileceğini düşünerek, yukarıda bir bölümünü belirttiğim satırların olduğu mektubu dönemin imparatoru I.Wilhelm’e 1882 yılında yazar.

Aslında göreve geldiğinin ilk günü mecliste yaptığı konuşmada her sorunun ‘’kan ve kılıçla’’ çözüleceğini belirten Şansölye’nin göreve geldikten 20 yıl sonra bu fikrini değiştirmesindeki asıl sebep mektuptan da anlaşılacağı üzere ‘’sosyal belalar’’ ve ‘’Paris’’dir. Sizin de anladığınız üzere Bismarck’ın belirttiği sosyal belalar Avrupa’da dolaşan bir hayaleti yani komünizm hayaletini, belirttiği Paris ise 1871 Paris Komünü’nü içermektedir.

John Hopkins Üniversitesi Sağlık Politikaları bölümünden Dr. Vicente Navarro’ya göre de Paris Komünü’nün Bismarck ve komüne tanık olan sosyal politika danışmanı Hermann Wagener üzerinde büyük etkisi olmuştur. Navarro, Bismarck’ın Alman işçi sınıfının mücadelesini söndürebilmek için bir yandan Sosyal Demokrat Parti’ye yönelik baskıcı tedbirler alırken (ki mektubunda belirtiyor), diğer yandan işçileri sosyalist düşüncelerden uzaklaştırmak için bir sağlık sigortası programı kurduğunu belirtmektedir.

18. yüzyılın ortalarında Alman işçiler dayanışma için sandıklar kurmuş, bu sandıklar sendikaların ve partilerin gelişmesine katkı sağlamıştır. Bu öncülerin ertesinde, Avrupa’da işçi sınıfının iktidar için en ciddi tehdit oluşturduğu Almanya’da, 1875’de Alman Sosyal Demokrat Parti (ASDP) kurulmuştur. Parti hem Marks hem de Engels tarafından çok ağır eleştiriler almasına ve de Komünist Manifesto’da belirlenen programdan uzak olsa da Alman egemen sınıfları için bir tehlike olmuştur.

ASDP tarafından tehdit edilen burjuvazi Paris komününün Berlin’de yinelenmesini engellemek amacıyla bir yandan 1878 yılında sosyalist örgütlenme ve toplantılar ile sosyalist yayınların yasaklanmasına ilişkin bir yasa (anti-sosyalist yasa olarak bilinmekte) ile ASDP’ye acımasızca saldırırken bir yandan da bu parti etrafında birleşen emekçileri bölmek amacıyla bir sosyal güvenlik reformu hazırlamıştır.

1883’de kabul edilen İşçi Sağlık Sigorta Yasası ile yıllık geliri 2 bin marka kadar olan sanayi emekçileri zorunlu ulusal sigorta kapsamına alınmıştır. 1884’de tehlikeli işlerde çalışanlar için kaza sigortası, 1887’de denizcilik sektörü, inşaat ve tarım için ayrı bir yasa ve 1889’da yaşlılık ve malullük sigortası yürürlüğe girmiştir. Sağlık sigortası sonraki yıllarda genişleyerek bir sosyal güvenlik sistemine evrilecektir (Bismarck modeli finansman modeline dayalı sosyal güvenlik sistemi).

Sosyal güvenlik reformu ile bir yandan emekçilere taleplerini karşılayacak tek partinin ASDP olmadığı mesajı verilirken diğer yandan da sağlık ve sosyal güvenlik korporatist bir anlayışla sunularak emekçiler gelirlerine ve mesleklerine (niteliklerine) göre farklı sigorta şemsiyeleri altına alınarak bölünmüştür. Doçentlik derecesini sosyal politika alanında alan Doç. Dr. Aziz Çelik’in belirttiği gibi aslında Bismarck tipi sosyal politikalar özünde paternalist sosyal politikaların ilk uygulaması olarak kabul edilmektedir. Paternalizm devletin çeşitli sınıflar üstünde ‘’babalık’’ ederek bu sınıflar arasında dengeyi kurmaya çalışması ya da aralarında hakemlik etmesi yanında koruyuculuk perdesi altında diktatörlük olarak da tanımlanmaktadır.

Bismarck’ın bu sosyal politika önlemleri nedeniyle işçilerin kendisine ve hükümetine müteşekkir kalacağını ve sonuçta sosyalist fikirlerden uzaklaşacaklarını ümit ettiği belirtilmektedir. Ancak bu gelişmelere rağmen SDP 1887’de %10 civarında olan oylarını 1893’de %23’ün üzerine çıkarmıştır.

Engels’e göre tam olarak gücünün farkında olmayan ASDP 14-21 Ekim 1891’de Erfurt Kongresi’ni toplar. İşçi sınıfının korunması için etkili bir ulusal ve uluslararası İşçi Koruma Yasası talebini de içeren 10 ana başlık altındaki talepleri ortaya atar (tarihte Erfurt Programı olarak geçmektedir). Dokuzuncu talep ebelik hizmetleri ve ilaçlar dahil parasız sağlık hizmetlerini içermektedir. Ayrıca işçi sınıfının korunması için acil şu talepler istenmiştir; en fazla 8 saatlik normal iş gününün belirlenmesi, 14 yaşından küçüklere çalışma yasağı, kamu yararı ya da teknik nedenlerle kaçınılmaz olan sanayi kolları dışında gece mesaisinin yasaklanması, her işçi için haftada en az 36 saatlik kesintisiz dinlenme süresi, işyerlerinin ve iş koşullarının denetlenmesi, örgütlenme hakkının sağlanması ve işçilerin etkili bir biçimde yönetime katılımlarıyla işçi sigortasının tümünün devlete devri.

Bu isteklere karşılık Bismarck yeniden anti-sosyalist yasaların sürelerinin uzatılmasını ister ancak meclis bu konuda tıkanınca seçimlere gidilir. Seçimler, Bismarck’ı destekleyenlerin (başta Liberal Parti olmak üzere) yenilgisiyle sonuçlanır. Bismarck’ın politikalarına karşı olan Sosyal Demokrat, İlerici ve Katolik Merkez Partileri ise seçimlerden güçlenerek çıkmışlardır. Bismarck, dönemin imparatoru II. Wilhelm’e, bir askeri darbeyle parlamenter sistemin ortadan kaldırılması ardından parlamentonun yetkilerini kısıtlayan bir anayasa yapılmasını, bundan sonra parlamenter rejime dönülmesi için baskı yapar. II. Wilhelm bu baskıya karşı çıkınca Bismarck bakanları topluca istifaya çağırır. Ancak, Dışişleri Bakanı yaptığı kendi oğlu dışında hiçbir bakan buna taraftar olmaz. Tüm desteğini yitiren Bismarck görevinden ayrılmak zorunda kalır ve sonrasında 30 Temmuz 1898’de ölür.

Sağlık sigortası ilk defa yürürlüğe girdiği 1885 yılında nüfusun %10’nu kapsarken bu oran 1910’da %21.5’a çıkmıştır. Almanya’nın öncülük ettiği bu gelişmeler kısa sürede kapitalist dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır. Sonrasındaki yıllarda hastalık, yaşlılık, işsizlik ve kaza sigortaları dünya çapında emekçilerin kazanımı olmuş ve birçok ülkede kamu emeklilik planları yürürlüğe girmiştir. Dr. Vicente Navarro bu süreçlerdeki başat rolün ülke içindeki işçi sınıfının örgütlülüğüne ait olduğunu belirtmektedir. İşçi sınıfının örgütlenmesi egemen sınıfların sosyal güvenlik sistemlerini geliştirmeye zorlamıştır.

Bu kazanımlar emek için tarihsel bir sendikal kazanım olmakla birlikte emeğin politik gücünü geriletmekte oldukça başarılı olmuştur. Emekçilerin bir kısmı emeğin taleplerinin yerine getirilmesi için mutlaka ‘’devrime’’ gereksinim olmadığı bu taleplerin düzen içinde de karşılanabileceği şeklindeki düşünceleri desteklemeye başlamıştır. Hatta günümüzde yapılan bazı düzenlemelere verilen adlar gibi bu gelişmeler ‘’devrim niteliğinde’’ değişimler olarak lanse edilmiştir. Ama unutulan bir şey vardır; Marks’ın da dediği gibi burjuvazi de kendisinden önceki yapıya göre kıyaslandığında ‘’devrimci’’ dir. Çünkü burjuvazi üretim aletleri ve ilişkilerinde (=sosyal ilişkilerde) yaptığı sürekli devrimler nedeniyle devrimci adını alabilir. Ancak tabi ki de sadece ‘’devrimci’’ adını alabilir.

Yani Almanya ve Bismarck daha uygar olduklarından veya insan yaşamına değer verdiklerinden ya da ‘’devrimci’’ olduklarından değil devrimden korktuklarından emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarında önemli iyileştirmeler yapmak zorunda kalmışlardır. Safaei bu kapsamda gerçekleştirilen refah devleti veya sosyal güvenlik ağı uygulamalarının bir anlamda kapitalist sanayi toplumlarında komünizm tehdidine karşı bir tür sosyopolitik aşı olarak hizmet ettiğini ifade etmektedir.

Her ne kadar emekçiler daha fazlasını alabilecek ve iktidara yerleşebilecekken belirli kazanımlarla yetinmiş olsa da bu kazanımların öneminin olduğu kesindir. Ancak bu kazanımlar 1970’lerin sonlarına doğru başlayan neoliberal saldırı karşısında sınıf bilincini kaybetmiş emekçilerin elinden tek tek alınmaya başlanmıştır. Günümüzde sosyal güvenlik haklarının bir nevi kuşa çevrildiği aşikardır. OECD verilerine göre 1960-2013 döneminde emekçilerin sendikalaşma oranları incelendiğinde neredeyse tüm üye ülkelerde 1960-75 arası emekçilerin sendikalaşma oranları artış gösterirken Reagan-Teacher öncülüğünde başlatılan saldırılarla birlikte hızlı bir düşüş yaşanmıştır. Örneğin 1975 yılında sendikalaşma oranı OECD ortalaması %34.7 iken bu oran 2013 yılında %16.9’a düşmüştür. Aynı yıl için ülkemizde sendikalaşma oranı ise sadece %4.5’dur. Sınıf bilincini kaybeden emekçilerin bu bilinci tekrardan elde edememesi durumunda önümüzde daha zor günlerin olacağı kesindir.

Yaklaşık 15 yıl önce tıp fakültesinde bizlere, işçileri ‘’devrim’’ fikrinden vazgeçirmek için kurgulanmış sosyal güvenlik sistemini ve o sistemin babası olan Bismarck’ı ilk defa tanıtan ve aslında gerçek ve toplumcu sağlık sisteminin nasıl olması gerektiğini anlatan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve Prof. Dr. Nilay Etiler 28 Eylül’de Kocaeli’de Alternatif Açılış dersine katılacaklar. Sınıf dayanışmasından bahsedecekleri kesin, belki Bismarck’tan da bahsederler. Orada olup sınıf dayanışmasını göstermek isteyenlere duyurulur.

Bizim de dahil olduğumuz tüm emekçilerin yeniden kendisi ve geleceği için sınıf haline geldiği günleri görebilmek umuduyla…

(NOT: Bu yazıdaki bilgilerin çoğunluğu 2016 yılında Yazılama Yayınevi tarafından yayınlanan Akif Akalın’ın son kitabı ‘’Sağlığa ve Hastalığa Toplumcu Yaklaşım’’dan alınmıştır.)