Bir gecekondu romanı: Toprak kovgunları

Bir gecekondu romanı: Toprak kovgunları

Ekin Koç
15/02/2016 Pazartesi

Yalçın Küçük'ün deyimiyle "ağaçların bile sola eğildiği", "Şahane altmışlı yıllar"dı. Öğrenci ve işçi hareketlerinin tüm dünyayı kasıp kavurduğu yıllardı. Sosyalizmin milyonlarca insanın umudu olduğu ve bu umudun yakalanma ihtimalinin yüksek olduğu yıllardı. Türkiye de elbette bu gelişmelerden azade kalamazdı. Sovyetler Birliği'nin varlığının getirdiği korku ve etkiyle Türkiye'de görece özgürlüklerin genişlediği bir dönemdi. İthal ikameci sermaye birikimi modeliyle Türkiye kapitalizminin hızlı bir gelişmeye uğradığı dönemdi. Herkesin okullarda öğrendiği gibi köyden kente göçler yoğunlaşıyordu. 19. yüzyıl İngilteresi'ndeki gibi çitleme yasalarıyla değil ama Türkiye kapitalizminin geriden gelmesinin getirdiği koşulların dayatmasıyla ve hızıyla doğdukları topraklardan göç ediyor bir nevi sürülüyordu yoksul halk. Kapitalizm için en önemli unsurlardan biri olan yedek işsizlik ordusu, ucuz işgücü çoğalıp, sermayenin serpilmesine yardımcı oluyordu.

Üretim ilişkileri değişirken onun meydana getirdiği üstyapı alanları aynı hızla değişmez Marx'a göre. Feodal üretim ilişkilerinden kopup, her ne kadar 1858 arazi kanunnamesinden beri oluşan belirli bir tarımsal kapitalizm mevcut olsa da, kapitalist üretim ilişkilerine giren insanlar için de geçerliydi bu önerme. Köylerinden büyük kentlere giden yoksul halk  da köy kültürünü kurdukları gecekondu semtlerinde devam ettiriyorlardı. Bİr arazi için birbiriyle kavga eden, birbirlerini ihbar eden yoksul insanlar, köyden gelip Ankara`da üniversitede okuyan çekingen,  mahallelerindeki karşı cinsleriyle iletişim kuramayan ürkek delikanlılar, mahalle sakinlerinin zararlı fikirlerle bezeli olduğunu düşündüğü ancak bisiklet alamayışının sebebini önceden babasında ararken suçu artık yoksulluğa atmayı öğrenmiş bakkalın oğlu Münir, fabrikalarda üç kuruşa ev geçindirme telaşı, iş kaybetme korkusu... 

Ankara DTCF`den emekli  Profesör olan Kemal Ateş'in romanı. Dingin ve kasvetli bir havası olan ama aynı zamanda sakin ve düzenli yaşamlarında biriktirdikleri öfkeyi her an kusacakmış, her an patlayacakmış gibi duran emekçi semtleriyle bezeli Ankara'nın bir gecekondu semtinde geçen bir roman bu. Mistisizm propagandası yapan Elif Şafak'ın; Türkiye toplumunu tanımayan, Türkçe bilmeyen Orhan Pamuk'un kitaplarının güzellemeleriyle dolu sayfalarda yer almayan bir edebiyatçı Kemal Ateş. Çünkü bu sayfaların sahiplerinin hoşuna gitmeyecek bir konuya parmak basıyor Kemal Ateş: Yoksulluk. 

Yazar, Türkçe`yi de çok iyi kullanıyor. Elbette ki bunda Türk Dili ve Edebiyatı mezunu olmasının ve bir dönem Ankara Üniversitesi DTCF'de profesör titriyle hocalık yapmasının elbette bir payı vardır. Postmodern edebiyatın geçer akçe olduğu günümüzde toplumcu  edebiyatı hatırlatan, yoksulluğa bir kez daha lanet ettirip,  Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfının Durumu kitabında alıntıladığı George Büchner'in "Hessen Halk Bildirisi"nde dile getirdiği " Kulübelere barış, saraylara savaş" sözünün yakıcılığını tüm gerçekliğiyle hissettiriyor.