Kabile'nin radikalliğini nerede aramalı?

Kabile'nin radikalliğini nerede aramalı?

Onur Keşaplı
25/06/2015 Perşembe

2014 Cannes Film Festivali’nde büyük beğeni ve ödüller toplayan, ülkemizde ilk kez Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde izleyiciyle buluşan ve fısıltı gazetesi ile adeta kültleşmeye başlayan Ukrayna yapımı Kabile, geçtiğimiz hafta yalnızca üç salonda olmak kaydıyla gösterime girdi. 2006’dan bugüne çektiği kısa filmlerle hatırı sayılır festivallerde yer alan 1974 doğumlu yönetmen Miroslav Slaboşpitskiy’in ilk uzun metrajı olan Kabile, alt yazıya başvurmaksızın baştan sona işaret diliyle ilerleyen ve sarsıcı olmayı amaçlayan bir yapıt. Bu amacına hangi düzeyde ulaştığı ise tartışılmalı.

Kabile, yatılı okula geçiş yapan bir öğrencinin yeni çevresine uyumlanma sürecini, zorbalık, cinsellik ve şiddet dolu bir öyküyle ele alıyor. Ortam sesleri dışında tek bir konuşmaya veya müzik kullanımına yönelmeden sağır ve dilsizlerin dünyasına bir yatılı okul ölçeği ile eğilen yönetmen, 2010 yılında Sağırlık adlı kısa filmiyle hazırlığını yaptığı bu denemenin altından biçimsel olarak başarıyla kalkıyor. Yönetimden öte seyir tecrübesi açısından zorlayıcı olabilecek bu yöntem yetkin bir kamera kullanımıyla ritim kazanıyor. Plan sekans odaklı tercih, sabit kadrajlardan çok hareketli takip sahneleri içerdiği için merak unsurunu canlı tutuyor. Filmin en önemli artısı ise şiddet ve cinsellik sahnelerinde yakın planlara başvurmayarak porno estetiğinin sömürüsünden uzak durması. Bu sayede izleyiciyi, hali hazırda adını ve geçmişini bile bilmediği karakterlerin başlarına gelenlerle etkileşim kurmak yerine seyirci olarak mesafesini koruyabiliyor. Peki, filmin biçimsel olarak dikkat çekici olumlu yanları içerik tarafından ne kadar karşılanıyor?

Filme dair soru işaretleri de bu noktada başlıyor ve ne yazık ki doyurucu bir yanıt alınamıyor. Sinema Bir Şenliktir’deki önceki eleştirimizde Rus yapımı Islah Sınıfı’na dair yazdığımız tüm eleştiriler Kabile için de geçerli. Rus filminde belli oranda engelli öğrencilerin nasıl birer zorba olduklarını acımasızca ve amaçsızca izliyorduk. Burada ise sağır ve dilsizlerin dünyasının da tıpkı diğer herkes gibi acımasız bir şiddetle dolu olduğunu hatta “kabile” gibi ilkel olduklarını haraç, fuhuş, saldırı üçgeninde tekrarlanan aynılıklarla izliyoruz. Eğer ortalıkla “bakın insanlık ne kadar harika” temasıyla ilerleyen onlarca film olsaydı “insanlık kötüdür” önermeli filmler bu denli bıkkınlık getirmezdi. Ancak insanın fiziki durumu her ne olursa olsun ne denli aşağılık olduğunu tekrar tekrar izlemenin varacağı noktanın yapıcı olmadığı ortada. Kabile ile ilgili bir yıldır süregelen övgüler, filmin şiddeti ve cinselliği çok cesurca ve doğal kullandığı yönündeydi. Ülkemizdeki eleştirmenlerin de büyük ölçüde yinelediği bu cümleler ister istemez akla bu kişilerin ya yeterince film izlemediklerini ya da izledikleri filmleri unuttuklarını getiriyor. Trier’in İtiraf’ı, Philip Koch’un Çocuk’u başta olmak üzere sadece son on yılda cinselliği, şiddeti veya her ikisini birden Kabile’ye nazaran çok daha sarsıcı ve açık bir şekilde gösteren o kadar çok film çekildi ki burada listelemek yersiz. Bir filmin cinselliği ve şiddeti ne denli yoğun verdiği üzerinden övülmesi veya yerilmesi ise başlı başına sorunlu bir eğilimi çağrıştırıyor.

On yılı aşkın süredir AB öncülüğünde kapitalizmin renkli devrimlerden faşizme uzanan bir menzilde hırpaladığı Ukrayna’nın kısa tarihinde ilk kez sinemasal bir çıkış olması elbette dikkat çekici ve önemli ancak bu çıkışın radikalliğini buram buram apolitik tavır kokan ham bir şiddet şöleninden alması gözden kaçamaz.  2014 yılında dikkat çeken filmlere baktığımızda Linklater’ın “12 yılda çekilen” Çocukluk’unu, Inarritu’nun “tek bir planmışçasına kurgulanan” Atmaca‘sını ve “tamamı sessiz çekilen” Kabile’yi görüyoruz. Adeta etiketlerin allayıp pulladığı yapıtların dönemindeyiz ancak ne yazık ki içerik olarak söz konusu filmler yenilik içermiyor. Biçimsel olaraksa önemli olduklarını kabul etmek kaydıyla hiç de öyle yazılıp çizildikleri gibi “çığır açıcı” filmler olmadıklarını belirtmek durumundayız. Belki de sinemanın küresel olarak yaşamakta olduğu tıkanmayı açmanın yolu yönetmen ve sanatçılara odaklanmak kadar izleyici ve eleştirmenleri dönüştürmekten geçiyordur.