Biz hayatı savunuyoruz bayım

Biz hayatı savunuyoruz bayım

Metin Tülü
11/11/2014 Salı

Yaklaşık 2 hafta önce. 29 Ekim sabahı Üsküdar’dan Koşuyolu’na giden bir dolmuş. 70 - 75 yaşlarında bir çift el kaldırıp dolmuşa biniyorlar. Amca şoföre parayı uzatmaya hazırlanırken teyze araya giriyor:
- Evladım, biz direnişin olduğu yere gidiyoruz. Validebağ’a

Şoför belli belirsiz gülümseyerek tamam diyorken, dolmuşun içinden 50 yaşlarında bir başka yolcudan ses geliyor:
- Ben de oraya gidiyorum, birlikte ineriz.
Ardından bir ses daha, şoförün yanında oturan yine 50 yaşlarındaki kadında dönüyor arkasını “Ben de!”

Direnişçiler aralarında konuşmaya başlıyorlar, orada olmamız lazım sözleri belirgin. Teyze dönüp şoförü yokluyor, sen katılmıyor musun direnişe?

Şoför: “Biz gündüz çalıştığımız için, geceleri gidiyoruz”

Genç insanlar değil hiçbiri, ikinci kuşaktan cumhuriyet çocukları belki. 29 Ekim günü Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak yerine koruyu savunmaya gitmeyi tercih etmişler. Ya da belki de cumhuriyeti kutlamanın koruyu savunmak olduğunu düşünüyorlar.

Bu aralar pek çoğumuz, adı konmamış bir direniş hareketinin gizli üyeleri gibiyiz. Zorbalığa ve diktatörlüğe karşı sıradan bir iş doğallığında, kendiliğinden üyesi olduğumuz bir direniş hareketi bu. Neredeyse günübirlik denebilecek bir sıklıkla umutsuzlukla kararlılığın yer değiştirdiği bir hareket. Üyeleri bir örümcek ağına benzer bir iletişim ağıyla birarada duruyor. Örümceğin ağındaki titreşimleri hissedip o tarafa yönelmesi gibi zaman zaman bir araya geliyor ve zaman zaman dağılıyor. Ama hep orada durmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz Cumartesi, bu iletişim ağında bir titreşim, hareketlenme yarattı yine. Bu seferki bir haber kanalından röportaj görüntüleriydi. Zeytin ağaçlarının kesilmesini engellemek isteyen Yırca köyü muhtarının canı yayında konuşurken, bir anda sesinin titreyip ağlamaya başlamasının görüntüleri.

Zeytini dile getiren sesi, titreyivermişti, muhtarın. Ölü bir zeytinin ağzından, kendisini katledenlere sesleniyordu muhtar. Kısacık bir anda kendi benliği zeytininkiyle yer değiştirmişti. Tıpkı eski inanışlardaki totemcilik gibi zeytine inanıyordu muhtar.  

Zeytinden söz ederken büyüyen sesi, yasalar karşısında  boynumuz kıldan ince derken ve spikere bütün köylüler adına teşekkür ederken yine küçülüyor, küçücük oluyordu.  


Görünüşte her şey çok modern, uydu aracılığıyla yapılan, çağımızın en geçerli kitle iletişim aygıtlarından biri olan televizyondan bir canlı yayın söz konusuydu. Ama muhtarın sesi çok eskilerden, içinde yaşadığı coğrafyanın kadim zamanlarından beri süzülmüş geleneklerinden geliyordu.

“SİZİN UMUDUNUZ TÜRKİYE’NİN UMUDU…”

Akdeniz havzasında yaşayan tüm insanlar gibi Yırca köylüleri için de zeytin sadece ekmek kapısı anlamına gelmiyor. Taa Antik Yunan’dan beri kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültür var. Zeytin onlar için emek ve ekmek olduğu kadar aynı zamanda kültür ve tarih demek. Kısaca zeytin hayat demek.

Adı Athena’nın şehri anlamına gelen; Antik çağın gözde kenti Atina’nın kutsalıdır zeytin. Efsaneye göre Zeus Atina’nın koruyucu tanrısını seçmek için bir yarışma düzenlemiştir. Deniz Tanrısı Poseidon denizden bir at çıkartır hediye eder şehre. At güçlü ve hızlıdır. 

Aklı ve bilgeliği temsil eden Athena ise zeytin ağacını hediye eder. Atinalılar için zor bir karardır aslında. Çünkü Posedion tıpkı deniz gibi sağı solu belli olmayan bir tanrıdır ve arayı bozmak pek de iyi fikir değildir.

Ancak buna rağmen Atinalılar zeytinin daha faydalı olduğuna karar verirler ve Athena yarışmayı kazanarak şehrin koruyucusu seçilir.  Ağaç kentin refahının ve dirliğinin simgesi olarak şehrin merkezine yani Akropolise dikilir.

Efsanenin devamı da vardır. Poseidon’un Atina’ya hakim olamamasını hınçla karşılayan oğlu Halirrothios, hediye edilen zeytin ağacını kesmek için elindeki baltayı sallar fakat entresan bir şekilde balta ters döner ve Halirrothios’un kafasını keser. Oldukça manidar bir son.

Zeytinin Antik dünyada önemi sadece efsanelerde kalmıyor. Eski Atina’ya en görkemli zamanlarını yaşatmış olan Solon'un koyduğu kanunlar arasında zeytin ağacı kesenlere ağır cezalar var. Hipokrat zeytinyağının sağaltıcı, iyileştirici özelliklerinden söz eder.

Sadece Antik Yunan için de değil, Akdeniz havzasında gelişen tüm kadim uygarlıklar için pek çok efsaneye konu olmuş özel bir ağaçtır zeytin. Kültürün önemli bir parçasıdır.  

Cumartesi gecesi Yırca köyünün muhtarının ağzından işte bu gelenek ve kültür konuşuyordu. Muhtarın ağlaması karşısında ise şakınlık ve çaresizlikle bir an dağılan haber spikeri iş tanımı gereği değil daha çok kendisi olarak söyledikleriyle hislerini anlatıyordu:

Sizin umudunuz Türkiye’nin umudu, lütfen güçlü olun

Peki nasıl oluyor da kendisini yasalar önünde bu denli küçük gören Yırca köylülerinin mücadelesi Türkiye’nin mücadelesi haline geliyor?

ÖLÜM KÜLTÜRÜNE KARŞI HAYATI SAVUNMAK

Gizli bir direniş hareketi demiştik, diktatörlüğe ve zorbalığa karşı, ama en çok da bir ölüm kültürüne karşı mücadele ediyor bu direniş hareketi.

Hayat dair olan, dünyevi olan ne varsa karşı olan, flörtü, aşkı, gülmeyi, rüzgarı, ağacı parayla ve öte dünya referanslarıyla baskılamaya çalışan bir ölüm kültürü üstümüze çöreklendi.

İnsanların akıl almaz bir sıklıkla birer ikişer bile değil onar onar öldüğü bir ülkede, iş kazaları yüzünden ölmeyi fıtrat olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar bize. Evrensel insan ideallerinin yerine biat etmeyi ve çürümeyi yerleştirmeye uğraşıyorlar.

Bugün zamanın bizi getirdiği yerde, ölüm kültürüne karşı, doğayı, kültürü savunmak, vurdumduymazca değil ama sorumlulukla ve üretkenlikle hakkını verdiğimiz bir neşeyle yaşamaya çalışmanın kendisi başlı başına bir direniş.

Tıpkı - bu blogun da adını esinleyen-, Charlie Chaplin’in ünlü filmi “Modern Zamanlar”ın en çarpıcı sahnelerinden biri olan bayrak sahnesinde olduğu gibi. Şarlo caddede yürürken önünden geçen bir kamyondan düşen bayrağı yerden alır ve tamamen iyi niyetinden sahibine geri vermek için hamle yapar. O sırada Şarlo’nun hemen ardında ki köşeden yürüyüş halindeki işçilerin korteji çıkar. Şarlo farkında bile olmadan elinde sahibine ulaştırmayı çalıştığı bayrak ile yürüyüşün en önünde kalmıştır. Hemen ardından karşıdan polis kuvvetleri gelir ve işçilere müdahale başlar. Ortalık bir anda karmakarışık olur. Bu karmaşaya rağmen halen elindeki bayrağı sahibine teslim etmek isteyen Şarlo komünist önder olarak tutuklanacaktır. Sadece iyi bir insan olduğu için komünist bir önder sayılmıştır Şarlo. 

Bugün de verdiğimiz mücadele öyle bir hal aldı ki, sadece iyi insanlar olarak yaşamakta ısrar etmek bile direnişin kendisi.

İşte tam da bu yüzden “Modern Zamanlar”ın en sonunda Şarlo’nun dediği gibi “Gülümse, umudunu kaybetme, mutlaka başaracağız

Çünkü biz ölüm kültürüne karşı yaşamı örgütlüyoruz ve yaşam yenilmezdir.