Ferhat Özgür’le çağdaş sanatın bugünü üzerine

Ferhat Özgür’le çağdaş sanatın bugünü üzerine

Çerçeve
19/04/2016 Salı

1965 yılında Ankara’da doğan Ferhat Özgür uzun yıllar Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra İstanbul Kültür Üniversitesi’nde akademik kariyerine devam etti. Şu an Yeditepe Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölüm Başkanı olan Ferhat Özgür, özellikle 2000’lerden bu yana dünyanın birçok yerinde ve önemli merkezlerde sergiler açtı. MoMA'da ya da Berlin Bienali'nde olduğu gibi bir çok solo ve grup sergi projelerinde yer alan Özgür video, fotoğraf, kağıt işler dahil birçok farklı mecrada işler üretiyor. Ferhat Özgür’le Çağdaş Sanat’ın politik, sosyal ve ekonomik cepheleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Çerçeve: Ferhat Özgür’ün genelde sanata bakışı nasıl özetlenebilir? Hem özelde bakışını hem de genelde var olan panoramayı nasıl gördüğünü merak etmekteyiz?

Ferhat Özgür: Özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana yaşamakta olduğumuz terör saldırıları, süre giden korku, tedirginlik ve ümitsizlik ortamında hala sanata ve onun bir şeyleri değiştirebileceğine ilişkin inancımı korumak istiyorum. Son 10 yıldır hissedilebilir bir paranoya çöktü üzerimize. İlkini 2010 yılında yaşadığımız Tophane saldırılarından sonra uygarlık değerlerinin tutucu mahalle baskıları çerçevesine sıkıştırıldığı, sanat ve kültürel dinamiklerin ‘ahlak’ ile ilişkilendirildiği bir sürece girdik. Kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarının her geçen gün artması ve en son tanık olduğumuz çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarının örtbas edilmesi, Reza Zarrab’ın tutuklanması gibi gerçekler, söz konusu ‘ahlak’ tanımından da kimlerin neler anladığını kanıtlamış oldu. Sanatsal yaklaşımım siyasal ve toplumsal gerçekler doğrultusunda şekilleniyor haliyle. Geriye dönüp baktığımda kadınların ve kadın sorunsalının başrolde olduğu işlerin öne çıktığını görüyorum. Bu çocukluğumuzu geçirdiğimiz Ankara’nın Altındağ bölgesinde, ezilen ama sonunda direnerek kazanan kadınlara fazlasıyla şahit olmamızdan gelen otobiyografik deneyimlerle de ilişkilendirilebilecek bir durumdan kaynaklanıyor olmalı.

Çerçeve: Erken dönem çalışmalarından bu yana izleyici seni, dolaylı ya da bazen direkt olarak “politik” içerimli işlerinle tanıyor. Tarihin ışığında, bugün çağdaş sanat ve siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsun?  

Ferhat Özgür: Çağdaş sanat dediğimizde koca bir olguyla karşı karşıyayız. Tarihsel çerçevede sanatın siyasi olarak angaje olduğu sayısız durumlar buraya sığmayacak kadar geniş bir konu. Paris Komünü’ne katıldığı için 1871’de 6 ay hapis yatan Realizm’in kurucusu Courbet, özellikle Arupa’daki 1848 devriminden sonra sanatı resmen politik bir silah olarak gören Honore Daumier, Bürger’ci perspektiften bakıldığında tarihsel avangardın tümü hemen akla gelenler. Bugün çağdaş sanat ile siyaset arasındaki ilişkinin önünde kendisinin de karşı koyamadığı büyük bir engel var, o da eğlence kültürü ve neredeyse hiçbirinin temiz bir geçmişinin olmadığı sermaye sektörü. Aykırı seslerin bu iki olgu tarafından serimlenip meşrulaştırılması kaçınılmaz oldu artık. Çağdaş sanatın bu kirli ilişkilerin aklandığı arenadan başka kendine bir yer bulma olanağı yok. Bu noktada tek çıkar yol kalıyor, sözünüzü içerden her şeye rağmen söylemek ve verili fırsatları onların sizden istediği yöne çevirmemek. Politik içerikli işlerimde bu yönde hareket etmeye çalışıyorum.

Çerçeve: Tekel işçilerinin efsanevi direnişlerinden, gençlik-yaşlılık olgusuna, Mitolojiden, aile ilişkilerine, kimlikten cinsiyete farklı konulara eğilen bir yaklaşımın var. Yer yer  belirli bir konuya saplanıp kalan çağdaş sanatın açmazını/açmazlarını nerelerde görüyorsun? Sence problem bu bağlamda nerede?

Ferhat Özgür: Tate Modern’de Gerhard Richter ile yapılan bir söyleşinin filmi gösteriliyordu. Küratör Nicholas Serota şöyle sormuştu kendisine: ‘Aynı anda hem foto gerçekçi hem de tamamen soyut resimler yapıyorsun, sence bu bir çelişki değil mi?’ Richer, ‘Bu iki deneyimi birden yaşamak çok ilginç benim için, soyutta kendimi bırakıyorum, gerçekçilikte ise disipline oluyorum’ demişti. Meseleyi bu kadar basit ortaya koymuştu. Yani adeta ‘canım öyle istiyor abi’ demek istiyordu. Oysa Richer’in bu çelişkili yaklaşımına düzinelerce zorlama teoriler üretilmişti. Benzer teoriler geçmişte Kübizm’i atomun parçalanmasıyla ilişkilendirerek yapılmıştı. Bize de eğitimimizde hep öyle söylenegeldi. Tek bir tema, tek bir üslup, kalabalıkta bir bakışta tanınabileceğiniz bir dilinizin olması. Bunlar tutarlılıkla özdeşleştirilmişti. Sanat eleştirisi de kendini bu tutarlılık üzerine kuruyordu zaten. Böylesi de mümkün olabilir tabii ki, ancak tutarlılık piyasa değeri açısından dayatılan yapay bir olgudur. Sanatçının içinde olan bitenle ilgisi yoktur. İnsan tutarlı olacağım diye formüle etmez kendini. Üslup dediğiniz şey bir sanatçının bütün bir hayatına yayılan çelişkiler toplamıdır. Ben başından beri kalabalıkta kaybolmayı seçtim. Bana da desen ve kağıt üzerine çalışmalarımla video ve fotoğraflarım arasındaki ilişki sürekli sorulmuştur. Artık söylemekte yalnız olmadığım bir yanıtım var; ‘canım öyle istiyor abi’. Bu özgürlüğün tadını çıkarmaktan daha güzel bir şey olamaz. Gençlere de önerim budur; üsluba takılmayın, kendinize sürekli yeni dönemeçler yaratın.

Çerçeve: Bugün Türkiye’de Çağdaş Sanatın başat konuları arasında kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projeleri geliyor. Bu içeriğe sahip işlerin yer aldığı bienaller ya da büyük sergilerdeki sponsorlara bakıyorsun, insanın aklına “kentsel dönüşümü, soylulaştırma projesi üreten bir şirket destekli” etkinlikte nasıl tartışacağız sorusu geliyor. Ya da ekoloji ve sanat arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir sergiye bakıyorsun, sponsorlar arasında HES ortağı olan Şekerbank ve gayrimenkul şirketi bulunan Eczacıbaşı’nı görüyorsun. Çağımızdaki “medyatik de olan” bu ikili yapıyı nasıl değerlendiriyorsun?

Ferhat Özgür: Yukarıda da değindiğim gibi bütün büyük sergilerin başına gelen bir şey bu. Benim gördüğüm şu: Sen bahsettiğin meselelerle ilgili olarak bağımsız, kendi bütçenle bir iş yapıyorsun. Gidişata yönelik tepkini bir sanatçı sorumluluğu olarak gösteriyorsun. Burada tamamen saf ve kendinlesin. Sonra kent ya da sansür temalı bir sergi daveti alıyorsun, bir bakıyorsun ki o etkinliğin arkasında HES’ler vs’ler çıkıyor. İstanbul Modern’in duvarında Egemen Bağış’ın ismi var. Liberate Tate hareketi çerçevesindeki protestolar, British Petrol’ün Tate sponsorluğundan çıkmasına neden oldu. Yakın geçmişte Volkswagen’in emisyon skandalını düşünün. Ya da Unilever’den sonra Tate Modern’in Turbine Hall projelerinin sponsorluğunu üstlenen Hyundai’yi. Yarın bir gün ondan da bir skandal çıkmayacağını kim garanti edebilir? Kimsenin masum ve temiz olmadığı bir şirketler ağı içinde vuku buluyor çağdaş sanat. Size naifçe gelebilir ama hemen hemen herkes de bu büyük sergilerin içinde, bu yüksek sosyete içinde görünmek, tadını çıkarmak ve orada olmayanlara hava atmak istiyor. Bu ortamlar biraz hava atma platformlarına döndü zaten. Hepimizin katıldığı kurumsal sergilerin sahiplerinin mutlaka vukuatları vardır.  Tümden bir reddediş ve geri çekilme mümkün mü bilemiyorum, ancak mevcut yapı içinde ne kadar radikal olunabilir onu da bilemiyorum. Bütün bunlar bizi sesi kısılmış bir politik sanat yapmaya itiyor olabilir, bunu itiraf etmemiz lazım.

Çerçeve: Hem eğitmen hem sanatçı hem de küratör kimliğini kapsayacak bir soru sormak isteriz. Türkiye’de sanat denildiğinde aslında İstanbul’da sanatı ya da sanat denildiğinde merkezde olan tanımlanıyor çoğu kez. Bu merkez-çevre ilişkisinin sıkışıp, kalmasının nedenleri ve sonuçları neler sence? Ve buradan çıkışı, sanatı coğrafyanın belirli kodlanan alanlarına değil de, her yere ve her yaşama/yaşam alanına nüfuzunu olası kılabilecek eylemler ne olabilir sence?

Ferhat Özgür: Ben de sonunda bu merkez denen yere gelmek zorunda kaldım. Bunun hem bu bahsettiğin olaylara bağlı duygusal gerekçeleri vardı, hem de İstanbul’un yurt dışı uçuşlarında ilk ve son durak oluşu. Ankara aktarmalı uçuşlardan o kadar bezmiştim ki buraya gelmek son çare oldu. Tüm emeklilik haklarımı vs. yakarak verdim bu kararı. Haliyle çevreden gelen bir sanatçı ve akademisyen olarak çift yönlü gözlemlere sahibim. Çevre sanatçıları için hala merkezde görünürlük ve kabul görmek birinci hedef olarak duruyor. Ancak son 5-6 yılda böylesi bir ayrım kırıldı. Artık tek bir yerin ve belli küratörlerin hegemonyası yok. Üretim açısından dinginlenemez biçimde merkez dışı hareketler devam ediyor ve güçleniyor. Ama uluslararası ilişkiler açısından İstanbul gelmesi gitmesi kolay olması anlamında hala fiziki bir merkez. Küratör kimliğimi zorunluluklar çerçevesinde yapıyorum, niyetim asla bir küratör olmak olmadı. Ankara’da kendi kendimizi nasıl var edebilirizdi temel soru. Oradaki olanakları kullanabildiğimiz kadar kullanıyorduk. Sanatı coğrafi kodların sıkışmışlığından kurtarmanın en keskin yolu, orada kapsamlı hamleler yapabilmektir. Mardin Bienali, Çanakkale ve Sinopale güçlü ve nitelikli sanatçılarla bunu başarmış durumda. Tabii ki hepsinin eksiklikleri, tartışıldıkları noktalar var ama orada yaşayan sanatçılar için bir güven kaynağı olmuş durumda. Ben Anadolu üniversitelerinden gelen her tür jüri üyeliği, panel katılımı ve sanatçı konuşma davetlerini zamanım el verdiği ölçüde kabul ediyorum, çünkü bunları da bir tür sanatsal sorumluluk projeleri olarak görüyorum. Bu katılımların karşılıklı birbirimizi dönüştürücü güçleri olduğuna inanıyorum.

Çerçeve: Özellikle plastik sanatlar alanında yaşanan gerici saldırılar hakkında neler söyleyebilirsin?  Bu saldırılara karşı topyekün bir direncin plastik sanatlarda olmadığına, belli noktalarda ya da bir takım icraatlar karşısında sanatçılar tepki gösterseler de, bunun hiçbir zaman ideolojik bir mücadeleye ya da bir aydınlanma mücadelesine dönüşmediğine, bu noktada sanatçının durduğu yerin ne olması ve kendini nasıl konumlandırması gerektiğine dair neler söyleyebilirsin?  

Ferhat Özgür: Ne yazık ki gerici saldırılar karşısında hala topyekün bir ses çıkaramıyoruz. İtiraf edelim ki korkuyoruz. Hiç olmadığı kadar baskıcı, tehdit edici ve ayrıştırıcı bir iktidar söylemiyle oluşturulan bir ortam bu. Son akademisyenler bildirgesinde bu görüldü. Üzerinde çalışılan yeni terör yasası -eğer geçerlik kazanırsa- bu baskı ve korku ortamı daha da artacak. Gerici fiziksel saldırılara karşı bizim de ortak bir kalkan oluşturmamız gerekiyor, aksi halde birbirimize küser, entelektüel kindarlık güder, yanlış anlamalara bağlı sorunlarımızı çözmeden ön yargılarımızla birbirimizi boğazlamaya devam edersek başımıza gelecek her şeyden tek tek sorumluyuz demektir. Layık olduğumuz bir yönetim biçimini belirleyeceğimiz ortak ideolojik duruşu sandık başında göstermekten başka çare de yok.

Çerçeve: Ancak bugüne kadar AKP'nin sandıkta kazandığına tanık olduk. Çünkü aslında sandık tek başına hiçbir zaman özgür olamıyor. Sandık paranın, medyanın, kamuoyu "araştırmalarının", velhasıl düzenin kuşatması altında kuruluyor. Sandıkları bile özgürleştirecek olan halkın hakkını araması, kaderini eline alması değil midir? Yakın tarihimizde, 2013 Haziran Direnişinde gördüğümüz gibi…

Ferhat Özgür: Tamamen öyle. Gerçek özgürlüğün ve demokrasinin, sandıkların da özgürleştirildiği bir ortamda geleceği su götürmez bir gerçek. Onlarca kez yazıldı çizildi, Her türlü manipülasyona açık lisansız bir SEÇSIS yazılım programından çıkan son seçim sonucunun gerçekliğine nasıl inanacağız? Bu kadar travmadan ve can kaybından ardından gelen seçim sonucunda gördüğüm manzara bende simülatif bir gerçeklik içinde yaşıyormuşuz izlenimi oluşturdu. Artık görüp yaşadıklarımıza inanmakta zorluk çekiyorum. Haziran Direnişi'nden sonra sol ve demokrasi isteyen cenahın birden bire bu kadar yalnızlaşacağına ve oy kaybına uğramış olacağına inanamıyorum. O yüzden sandığa güvenmek her zaman şüpheli bir durum.

Çerçeve: Son olarak, örgütlü cehalet aracılığıyla sömürü, yalan, baskı sisteminin genişletilmesine, diğer bir deyişle “çoğunluğun seçimi, herkesin seçimidir” biçimindeki örtük faşizme karşı, özelde kültür ve sanatta, genelde sosyal ve politik bağlamda neler yapılabilir? 

Ferhat Özgür: Çoğunluğun seçimi kazananın seçimidir ancak herkesin değil. Demokrasi işte tam da o noktada kaybeden azınlıkların taleplerini yerine getirebilme gücünü gösterebilmektir. Özgürlüğü tüm bu zeminlere yayabilmektir. Bunun için özellikle şu dönemde kültür ve sanat aktörlerinin hiç olmadığı kadar birlikte olmaya ve dayanışmaya ihtiyacı var. Örtük faşizme karşı sanatsal ve kültürel direnişte arkamıza baktığımızda bize yalnız olmadığımızın güvencesini verecek, demokrasi ve özgürlük isteyen kalabalıklara ihtiyacımız var. Aydınlanma Hareketi bu bağlamda umut verici ve tetikleyici bir girişim.

Çerçeve: Keyifli sohbetin için teşekkür ederiz.