Gökdelen ve silueti Topkapı Sarayı yüzünden bozulan İstanbul

Gökdelen ve silueti Topkapı Sarayı yüzünden bozulan İstanbul

C. Suna Oba
04/05/2015 Pazartesi

Tahsin Yücel Gökdelen adlı romanında[1], özelleştirilmeyen bir tek hukukun kaldığı, onun da özelleştirilmesinin tartışmaya açıldığı 2073 yılında, insan ilişkilerini, iktidar ilişkilerini, toplumsal yapıyı ve İstanbul’un nasıl dönüşmüş olduğunu kurguluyor.

Romanda, kentin yıkılıp gökdelenlerle yeniden inşa edildiği, insanların yeryüzünden kopup, ulaşımlarını gökten, gökdelenler arası kullandıkları mekikleriyle sağladıkları; ‘‘yurttaşların’’, yeni şehirde kendilerine yer bulamayıp yeryüzüne itilen ve oradan oraya gruplar halinde sürüklenen “yılkı adamları” yüzünden (olur da yeryüzüne inmeleri gerekirse) zırhlı araçlara gereksinim duydukları bir İstanbul’u okuyoruz. Romanın ünlü müteahhiti Temel Diker – nam-ı diğer ‘‘Niyorklu Temel’’–  İstanbul’u Manhattan’a benzetme tutkusunu hiçbir denetlemeye tabi olmadan gerçekleştirebilen bir “kent kurucusu” olarak tarihe geçiyor. Bu açıdan, ana teması yargının özelleştirilmesi etrafında şekillenen roman bunun ötesine geçen bir derinliğe sahip. Buradan yola çıkarak romanı, kentlerin bugünkü buhranının izlerini gelecekte sürerek okumaya çalışabiliriz.

Gökdelenlerle yeni baştan kurulmuş bu kenti, bugün aynı coğrafyadan baktığımızda, hem doğrudan gerçekliğe yapılan bir gönderme hem de bir metafor olarak yorumlayabiliriz. Gökdelen, müteahhit zenginliğinin ve hukukun sınırlamalarından azade, keyfi bir şekilde hareket edebilen iktidarla içli dışlı ilişkilerinin günümüzle bağlarını kurabileceğimiz bir gerçekliğe tekabül ediyor.

Gökdelen tutkunu Niyorklu Temel’in kendisine direnen emekli bir öğretmenin evini kastederek “Ben de o arsanın üstünde yapılacak gökdelende oturmak ve penceremden bakınca dünyanın en büyük Özgürlük Anıtı’nı (evet, İstanbul’a orijinalinin üç katı büyüğünü dikmek istiyor) karşımda görmek istiyorum; daha da önemlisi, Temel Diker olarak bir şeyi bu kadar isteyip de alamamak uykularımı kaçırıyor” dedirten özgüveni “bu hiç değil” diyerek planları elinin tersiyle iten, resmi versiyonunu andıran bir şekilde “ulusa seslenen” Ali Ağaoğlu’nun cüretinden ayırmak mümkün müdür? Planların yerini müteahhittin hayal gücünün, takıntılarının aldığı bu noktada, imar kararları kamu gücünden ziyade sermaye gücüne dayanmaya başlıyor.

Diğer yandan gökdelen, insanların yaşadıkları kentlerden soyutlanmasını ve yabancılaşmasını temsil eden bir metafor olarak anlam kazanıyor. Kentin tarihsel gelişimi, toplumsal-sınıfsal yapısı göz önünde bulundurulmadan onu birebir başka bir kente benzetme hırsının getirdiği yıkıcılık, kent sakinleri açısından oldukça dışlayıcı bir etkiye yol açıyor. Aralarında mimarların, mühendislerin, öğretmenlerin de bulunduğu insanlar, gökdelenden başka yapıya yer olmayan bu şehirde gidecek bir yer bulamayarak yılkı adamlarına katılıyorlar.

Gökdelenin karşıtını doğa temsil ediyor. Şehirde insanın ayağını toprağa basabileceği ve rahat nefes alabileceği tek doğal alanı, evini müteahhite bir türlü satmayan emekli öğretmenin içinde birkaç ağaç bulunan yetmiş beş metrekarelik bahçesi oluşturuyor. Metal ve beton yığınına dönüştürülmüş bu şehir, “doğal” olanın ancak pazarlanabilir bir meta haline geldiği oranda önem kazandığı günümüz anlayışıyla uyum içerisinde görünüyor. Doğa, insanlar dahil  “işe yaramaz” ne varsa içine bırakılan bir çöplük vazifesi görüyor. Doğal olan, insani olan her şeyi karşısında konumlandırabileceğimiz gökdelenlerse temsil ettikleri zenginliğin ürünü olan insanların diğer insanlardan, canlılardan, yeryüzünden soyutlanmalarına ve bunları hastalıklı olarak niteleyerek sakınılacak şeyler olarak görmelerine neden oluyor.

Temel Diker gökdelen dikme takıntısını insanların yaşam hakkını savunmasına dayandırırken kendisini şöyle savunuyor: “... yer düzeyinde pislikten, mikroptan, virüsten geçilmez oldu, bunlar çoğaldıkça nice kuşların, nice böceklerin, nice bitkilerin soyu hızla tükeniyor, insan sayısı da hızla azalmakta. Öyleyse çözüm, yeryüzü düzeyinden elden geldiğince uzaklaşıp gökdelenlerin temiz ortamında yaşamak gerek” (Yücel, 2012: 43). Sadece gökdelenlerde yaşama imkânı bulunanlara yaşam hakkı tanıyan bu yeni kentler, insanları yerlerinden edip yığınlar halinde yeryüzünde ölüme mahkûm ederek bir nevi sterilizasyon sağlıyorlar. Bugün de çoğunlukla farklı sınıfsal, toplumsal, etnik gruplardan insanların yaşam alanlarının ortadan kaldırılması anlamına gelen dönüşüm projelerinin bu alanların “temizlenmesi” amacı gibi bir takım ideolojik soslarla hayata geçiriliyor oluşu “yılkı adamları”nın günümüze uzak bir olgu olup olmadığı sorusunu akla getiriyor.

Kentsel bütünlüğü sağlamayı amaç edinmiş Niyorklu Temel’in bütünlüğü nasıl algıladığına bakalım: “(İstanbul’un bütünlüğünü) benden çok önce başkaları bozdular. Ben ona yeni bir bütünlük vermek istiyorum, çağın gidişine uygun, tutarlı bir bütünlük, kuruluşu tamamlandığı zaman kent her zaman böyleymiş gibi bir duygu uyandıracak insanlarda, geçmişi de, geleceği de düşündürtmeyecek, onları sonsuz bir şimdiki zamanda yaşatacak bir bütünlük” (Yücel, 2012: 50). Bu bütünlüğü sağlamanın yolu ise kenti yerle bir edip renkleri tek farklılıkları olan gökdelenlerle yeniden inşa ederek aynılaştırmaktan geçiyor. Bu yüzden, dayatılan bu yeni bütünlük algısının sonucunda, kentin siluetini bozan artık gökdelenler değil Topkapı Sarayı’nın ta kendisi! Kentin geçmişini, tarihi dokusunu silen toplumsal yapısını radikal bir biçimde değiştiren Temel Diker kentlerin bütünlüğünü kamu zararına yeniden tesis ederken belki de kente karşı suçların en ağırını işliyor.

Kitapta da çokça vurgulanan sermaye düzeninin kendi hakimiyeti açısından kenti konumlandırdığı yeri ve bunun hukukla olan ilişkisini göz önüne aldığımızda, Gökdelen’in İstanbul’unu bugünün İstanbul’unun mantıksal bir uzantısı olarak görebiliyoruz. Bu yüzden Türkiye’den çıkmış en iyi distopyanın, hukukun özelleştirilmesini ve bu çürümüş toplumsal düzenden payını alan ve onu besleyen kentlerin krizini konu alması şaşırtıcı değil. Ve bu yüzden, Gökdelen’i okurken distopik bir kurgudan ziyade zaman zaman bir kara mizah eseri okuyormuş hissine kapılıyoruz. Çünkü bugün sürdürülebilir bir yaşam açısından sınırlara dayanmış İstanbul’un çok değil bir adım ötesini Gökdelen temsil ediyor. Bu tehlikeye işaret etmek ise umutsuzluk ve korku yaymak yerine bu kabustan uyanmayı teşvik ettiği oranda değer taşıyor.

Benzerliklerin kitabın finali için de geçerli olup yılkı adamların sonu görünmeyen bir insan seli halinde dört bir yandan kente ilerlemesi umuduyla...


[1] Yücel, Tahsin (2012) Gökdelen, İstanbul: Can Sanat Yayınları.


Katkı ve önerileriz için: [email protected]

Blogumuzu sosyal medyadan da takip edebilirsiniz:

facebook: https://www.facebook.com/baska.1.kent

twitter: @BaskaKent