Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
sayi_12_kapak

Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe

Türkiye-İsrail geriliminde çatışma ve uyum: Düşman kardeşler

Ayhan Keser

Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 13:20 "0 dakikalık okuma süresi"
Devlet Bahçeli’nin, Öcalan’ı Meclis’e davet ettiği açıklamasında işaret ettiği İsrail tehdidi, “çözüm” sürecinin ana tetikleyicilerinden biri olarak sunuldu. “İsrail’e fırsat vermemek” için atılan adımlar dönüp dolaşıp İsrail ve ABD-İngiltere ikilisinin istediği türden bir Ortadoğu’ya, yani Türkiye’nin varlığının tartışılmasına yol açabilir.

Siyasi iktidarların dış düşman tarifi yapmaları ve bunu iç siyasette sopaya dönüştürmeleri evrensel bir karakter taşıyor. Türkiye’yi bırakalım, son yıllarda ABD dahil “başka ülkelerin seçimlerine müdahale” iddiası ile hedef tahtasına konan Rusya ve Çin örneklerini hatırlayabiliriz.

Ancak her ne kadar ucu yine içeriye dokunsa da aynı yöntemin uluslararası ve bölgesel stratejilere uygun şekilde kullanıldığını da görüyoruz.

Erdoğan’ın “one minute” şovu, ülke içindeki konumu açısından taşıdığı anlamı bölgesel iddiaları üzerinden türetiyordu. Bu sırada “Amerikancı ama İsrail düşmanı, Filistin dostu” bir görüntü yaratılması hem kendi elini güçlendiriyor hem de bu sayede ABD emperyalizmi ve hatta İsrail için bile kullanışlı hale geliyordu.

Benzer şekilde, her zaman yayılmacı ve saldırgan olan İsrail’deki iktidarlar da sürekli dış düşman tarifi yaptılar. Elbette bu örnekler öncelikle Filistin, Lübnan ve İran gibi açık saldırılar düzenledikleri noktalara odaklanıyordu.

Ancak son aylarda Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler “iki ülke savaşın eşiğinde” yorumlarına yol açacak kadar gerildi. İki ülkenin iktidarları birbirinin dış tehdidi olarak kenetlenmeyi sürdürüyorlar.

Örtüşen ve çelişen stratejiler

Konu emperyalizm, bölgesel planlar ve ülkelerin birbirlerinin içine müdahalelerine gelince doğal olarak jeostratejik hesaplar ve tuzaklar, her şeyin ardında bekleyen gizli ve hain emeller, nihayetinde farklı aktörler tarafından kurulan “oyunlar” havada uçuşuyor. Oysa ne bölgemiz bir oyun sahası ne de burada yaşayan insanlar söylenen her şeyi yapan piyonlar.

 Bu nedenle emperyalist hiyerarşi içindeki belirsizlik ve itiş-kakış halini de bir mantığa kavuşturmak ve analizin dümenini jeostratejiden sınıf mücadelelerine kırmak gerekiyor.

Dünyada biriken gerilimleri sıralamak neredeyse imkânsız. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin 2008 yılından beri aşamadığı bir darboğaza girdiği ortada. Bu açıdan hiyerarşinin en tepesinden en altına tüm ülkeler ve hatta o ülkelerdeki farklı odaklar çok sayıda deneme yaparak yeni eklemlenmeler gerçekleştirmeye, yeni yollar bulmaya çalışıyor. Bu süreç ise yeni tıkanma noktaları ile beraber diyalektik gelişimini sürdürüyor.

Meseleye Ortadoğu’dan baktığımızda bir yanda ABD ve İngiltere tarafından tetiklenen çok büyük bir altüst oluşun yaşandığını söyleyebiliriz. Ancak böylesi radikal dönüşümler doğası gereği emperyalist merkezlerde tasarlandığı halde yansımaz sahaya. Çeşitli dinamikler bunu sağa-sola çekiştirir; yerel odakları da kendi stratejisinde bir yere oturtur emperyalistler.

Bu açıdan Türkiye ve İsrail’in aynı büyük stratejinin parçası olduklarını baştan söylemek gerekiyor. Erdoğan ve Netanyahu istedikleri kadar ipleri gersin, bu ikilinin temsil ettiği alt stratejiler daha büyük olan ABD-İngiltere stratejisinin “içinde” bir yere oturuyor. Yani bu iki ülke burjuvazileri açısından ABD-İngiltere ikilisi olmadan Yeni-Osmanlı da yok Büyük İsrail de...

Aynı değirmene su taşımak

Yeni-Osmanlıcılık ve Büyük İsrail bazı açılardan birbirine çelmeler taksa da bariz ve belirleyici önemde doğrultu ortaklıklarına sahip.

Örneğin İsrail’in yıllardır sürdürdüğü sınırları tanımama ve sürekli değiştirme tavrının yeni dönemin kuralı haline gelmesinde AKP Türkiyesi de rolünü oynuyor. Türkiye sermayesinin Yeni-Osmanlıcı yayılma emelleri de sınırların belirsizleşmesini ve önemsizleşmesini kendi lehine kullanıyor. Suriye’de yaşananlar, İsrail’in “Türkiye’ye mesaj vermek için” Ebu Zuhur Üssü’nü vurmasına rağmen, sınırların belirsizleşmesi sürecinin iki tarafa da nasıl yaradığını gösteriyor.

Benzer şekilde İran’ın bölgesel etkisinin kırılması da hem Türkiye hem İsrail için temel düzeyde bir hedef. Bu açıdan İran’a füze yağdırıp siyasi ve askeri liderlere suikastlar düzenleyen İsrail ile devlet kanalı TRT’den “yakında İran diye bir devlet kalmayacak” diyenler aynı emperyalist planın unsuru.

Yine bu yazı hazırlanırken ülkemizin Mekke İttifakı üzerinden Yemen’le savaşa sokulmaya çalışıldığı sırada İsrail’in ellerini ovuşturduğundan emin olabiliriz.

Yemen örneğinden daha çarpıcısı da maalesef var. Türkiye ve İsrail yalnız Gazze’deki katliamları regüle ve dekore etmek için kurulan Trump’ın “Barış Kurulu”nda yer almakla kalmadı, Yahya Sinvar’ın İsrail tarafından katledilmesinin ardından yaşanan Hamas içi mücadelede iki ülke de Halid Meşal’in kazanması için çabaladı; neyse ki birlikte yenildiler.

Sürtünme noktaları artıyor

Elbette yukarıda söylenenler iki ülke egemenlerinin her açıdan mutlak uyuma sahip oldukları anlamına gelmiyor. Zaten emperyalist-kapitalist sistem içinde mutlak uyum diye bir şey yok. Müttefikler el sıkışırken bile aşağıdan birbirlerini tekmeleyebiliyor. Bu düzende dostluklar da düşmanlıklar da geçici diye boşuna söylemiyoruz. Dönem, patron sınıfı için düşmanlıklardan düşmanlık beğenerek servet artırma dönemi.

Örneğin kısa süre önce Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında ilan edilen Mekke İttifakı ile İsrail-Hindistan-Birleşik Arap Emirlikleri ekseni arasında gerçek gerilim ve mücadele gündemleri mevcut. Nihayetinde taraflar aynı emperyalist planın içinde de olsa farklı ritim ve havalarda dans ediyorlar.

Yine Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmaları, Kıbrıs’a dönük İsrail ilgisi ve Yunanistan-Kıbrıs-İsrail askeri yakınlaşması da ciddiye alınması gereken bir sorun olarak gündemi meşgul edecek.

Bir başka kritik gerilim alanı da Afrika. Burada özellikle Babülmendep Boğazı’nın çıkışındaki Somali ve Somaliland büyük öneme sahip. Türkiye yatırımını Somali’ye yapıyorken İsrail neredeyse kimsenin tanımadığı Somaliland’ı tanıyarak bölgedeki ağırlığını artırmayı ve Yemen’e karşı burayı bir askeri üs haline getirmeyi planlıyor. 

Başlarda işler Erdoğan için gayet iyi gitse de son zamanlarda Somali’de Türkiye karşıtı eylemler artıyor. İsrail-BAE ikilisi bu alanı da boş bırakmıyor.

Taksim’de İsrail’i, İsrail ile ticari ilişkilerini sürdüren sermayeyi ve İsrail’e yaptırım uygulamayan AKP’yi protesto eden Filistin İçin Bin Genç üyesi onlarca genç darp edilerek ters kelepçe ile gözaltına alınmıştı.

‘Kürtler'i kim kapacak?'

Türkiye ve İsrail’in kapışma alanlarından biri olarak gösterilen can alıcı meselelerden biri bölgedeki Kürt nüfus üzerinden yapılan planlar. Ancak ara başlıktaki bu soru bile konunun bir strateji oyunu gibi algılandığına işaret. Bahçeli’nin yaklaşımında da bulunan bu akıl yürütme, Ortadoğu üzerine kafa yoran herkesin düşebileceği bir tuzak aslında. Çünkü ortada, tümü ortak çıkarlara sahip, yekvücut “Kürtler” yok. Tıpkı yekvücut Türkler ve Araplar olmadığı gibi.

Ancak Bahçeli meşhur konuşmasını yaptıktan hemen sonra PKK yöneticilerinin ısrarla vurguladığı bir şeyi de unutmamak gerek: “Eğer bizle anlaşmazsa Türkiye, Ortadoğu enerji koridorundan dışlanacak, yok olacak.” Yani biz buna karşı çıksak da PKK yöneticileri “Kürtler” diye bir bütünü temsil ettiğini ve Türkiye gereğini yapmazsa hemen başkaları ile anlaşabileceklerini söylemiş oldu. Zaten Öcalan da Kürtler arasındaki İsrailciliği frenlemek için kendisinin devrede olduğunu söylemişti.

Larnaka, Güney Kıbrıs’ta hidrokarbon ve sondaj çalışmaları.

Bu nedenle hem Türkiye hem İsrail sermayesi bölgedeki Kürt örgütlerini kendi stratejisine yerleştirme niyetinde. Son aylarda PYD’nin Suriye’de üniter yapıya entegre edilmesi ve Türkiye ile daha uyumlu bir çizgiye yerleşmesi bir yanda duruyor. İsrail de bu sene ikincisi düzenlenen Kürt-Yahudi Kongresi üzerinden çabalarını sürdürüyor. 

PKK bağlantılı tüm güçler silah bırakmaya hazırlansa da İran kolu PJAK yaptığı açıklamalarda silah bırakmayacağını vurguladı; bu durum da hem Türkiye hem İsrail açısından İran karşısında bir olanak olarak değerlendirilmeye çalışılıyor. 

İsrail’in İran hakkındaki emelleri zaten malum ama son aylarda çok tartışılan Yavuz-İdrisi Bitlisi ittifakının bugüne referans kılınmasında, genel Alevi düşmanlığının yanı sıra İran düşmanı yayılmacılığın da etkisi var.

İsrail ve Yunanistan Hava Kuvvetleri ortak eğitim tatbikatı.

Çatışmalı uyum

Erdoğan ve Netanyahu iktidarlarının tırmandırdıkları gerilimin son derece sahici gerekçeleri bulunuyor. İki ülke sermayesi de bölgede açılmaya devam etmesini umdukları boşluğa daha güçlü şekilde yerleşmek istiyor. Bu durum somut çatışma noktalarına yol açıyor. 

Ancak aynı şekilde iki ülkenin kendi emellerine ulaşabilmeleri için izlemek durumunda oldukları daha kapsamlı bir emperyalist plan da mevcut; bu planla uyum içerisinde çalışmak yukarıda sayılanların ötesinde başka başlıklarda da fiili olarak yan yana düşürüyor düşman kardeşleri.

Dolayısıyla iki ülkenin dostluğunun da düşmanlığının da faturasının ülkemiz başta olmak üzere bölgede yaşayan emekçilere kesildiğini unutmamak gerek. Bu faturayı ödememek için, düşman kardeşlerin attıkları her adıma emekçilerin inisiyatif alabilmesinin olanakları penceresinden bakmayı sürdürmeliyiz.

 

sayi_12_kapak
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.