Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Sürecin solu, solun süreci: 'Ne öyle ne böyle' açılımı
'Körün Kıssası', Pieter Brueghel.
Mustafa Göçmen
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ülkemizde yaşanan bütün kritik dönemeçlerde solun ne dediği ve yaptığı fazlasıyla önem taşıyor. Bu gibi anlarda verili gücünün ötesinde bir toplumsal meşruiyet kaynağı olarak soldan onay almak için her yol deneniyor. Çünkü halkın vicdanını temsil, öyle bir günde kazanılmıyor. Solun yıllara yayılmış emeği ve haklılığı bu olumlu otoriteyi sağlıyor.
Ancak, bu saygınlığın kaynağında bir de ne dediğinin berrak bir şekilde anlaşılması ile tutarlılık yatıyor ve son aylarda alevlenen çözüm süreci tartışmaları bu açıdan vahim bir tablo ortaya koyuyor.
Çünkü Türkiye’nin geleceği için büyük öneme sahip olduğu vurgulanan bir gelişmeye dair bazı sol partilerin tutumu “hem öyle hem böyle” anlamına geliyor. Ya da aynı anlama gelmek üzere “ne öyle ne böyle.”
‘Yani şimdi sen ne diyorsun?’
Gelin son milletvekili seçimlerinde bir milyona yakın oy alan Türkiye İşçi Partisi bu sürece nasıl yaklaşıyor bakalım; nihayetinde seçime girilmiş, oy alınmış, milletvekili olunmuş...
Son Çerçeve Yasa konusundaki tavırlarına gelmeden önce de 2025 yılında toplanan TİP Kongresi’nin Siyasi-Örgütsel Raporu’na kulak verelim:
Ülkemizde Kürt sorununun çözümü yönünde atılan adımların her biri tarihsel önemdedir.
Raporun devamında “AKP-Saray rejiminin” bu çözüm sürecini kendi ömrünü uzatmak için istismar etmeye çalışması da kaçınılmaz bulunuyor.
Peki buna karşı TİP kendine hangi misyonu biçiyor? İlgili Meclis Komisyonu’na katılarak bu istismarı engellemeyi ve Kürt sorunun çözümüne katkıda bulunmayı...
Sonra işler beklendiği gibi gitmemiş olacak ki, Meclis Komisyonu’nun hazırladığı rapora TİP Milletvekili Ahmet Şık “zehir zemberek” bir açıklama ile “hayır” oyu veriyor. E olur, insanlar gibi siyasi partiler de hatalarından dersler çıkarıp farklı bir yolu tercih edebilir.
Ancak izleyen gelişmeler ortada çıkarılmış bir ders bulunmadığını kanıtlar nitelikte. Meclis gündemine gelen “Çerçeve Yasa” hakkında tavrını ilan eden TİP, tasarıya imza vermeyi reddediyor ve fakat 8-9 Ağustos 2026 tarihli Parti Meclisi Sonuç Bildirgesi’nde şunları söylüyor:
Patronların ve emperyalizmin Saray Rejimi’yle Türkiye’ye çizdiği yol, düzen siyasetinin bütün unsurlarını sağcılaştırmaktadır.
Dolayısıyla iktidar eliyle dayatılan süreç, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve barışın inşası perspektifine şu ana kadar somut katkıda bulunmamıştır.
Söz konusu çerçeve yasa silahların susmasını ve demokratik siyaset yapmayı isteyen muhataplarının, şerhleriyle birlikte onay verdiği bir düzenlemedir. Biz de şerhlerimizle birlikte bu onayı dikkate alıyoruz.
Aynı kısacık açıklamanın farklı maddelerinden alınan bu üç cümlenin “iki taraf anlaştıktan sonra bize oy vermek düşer” şeklinde bağlanıp “evet” oyu verilmesi, tutarsızlığın metni kaleme alanlar tarafından da biliniyor olduğunu gösteriyor.
İşte bu tuhaflıkların toplum tarafından algılanmaması imkânsız.
Bu açıklamaların ve izleyen demeçlerin hepsine bir kenarından sıkıştırılan bir mesele de Birinci TİP’in 1970 yılındaki Dördüncü Kongre Raporu’nda Kürt sorununun varlığını açıkça ifade edişini hatırlatmak ve “Biz zaten bu konuyu ilk gündeme getireniz, nasıl hayır verelim!” demek oluyor. Oysa aynı Karar metninde “Parti’nin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder” de deniyor. Yani ortada 1970’lerin ve Behice Boran’ın mirasını çarçur etmeye imkân tanıyan bir durum bulunmuyor.
Bu aşamada güncel bir “absürtlük” tartışmasını hatırlamak gerekiyor. Onlar TV YouTube kanalındaki bir söyleşide Şule Aydın’ın sorularını yanıtlayan TİP Genel Başkanı Erkan Baş, yukarıda bahsettiğimiz tuhaflıkların her aşamasında farklı kesimlerce hain ilan edildiklerini hatırlatıp bu durumda bir absürtlük gördüğünü söylüyor.
Aslında bu kadar zigzag çizen bir solculuğun kendisi absürtken, anlaşılan o ki, Erkan Baş bu kadar yalpalama sonucu kaçınılmaz olan “kimseye yaranamamayı” absürt buluyor.
‘Devrimci’ retorik ‘asimetrik’ pratik
TİP kadar popüler olmadığı için aynı konudaki tutumu kamuoyunda daha az gündeme gelen EMEP de benzer tuhaflıklar sergiledi.
EMEP de Meclis Komisyonu’na katıldı ama Komisyon Raporu’na “hayır” oyu verdi ve “Çerçeve Yasa” tasarısına imza vermese de yasaya “evet” oyu verdi.
EMEP siyasi tercihlerinde TİP ile aynı zigzagları yaparken yayınlarında tuhaf bir devrimci retorik inşa etmeye de çabalıyor ancak bu girişim de gerçeklerin duvarına tosluyor.
Örneğin uluslararası müttefikleri ile çıkardığı Birlik ve Mücadele dergisinin Temmuz 2025 sayısında EMEP imzalı ve “Erdoğan hükümetinin zorbalığı ve yükselen anti-faşist mücadele” başlıklı bir yazı yayımlandıktan bir ay sonra EMEP, 5 Ağustos 2025’te, Meclis Komisyonu’na katılıyor. Sanırım kimse “yükselen anti-faşist mücadele”nin Erdoğan-Bahçeli-Öcalan çizgisi ile omuz omuza verileceğini düşünmüyordur.
Yurtdışına seslenirken kendi ülkesindeki pozisyonundan daha “devrimci” bir görüntü vermeye çalışmak, kendi ülkesindeki mücadelesini anlamlandıramamanın yansımalarından biri. İnsanlık hali ya da “kaderin bir cilvesi” diyelim ve geçelim...
Ancak EMEP’li kalemler bir yandan da Öcalan’ın Marksizm, Sovyetler Birliği, reel sosyalizm, komünizm vb. hakkındaki saçma, yanlış ve anlamsız yorumlarını tartışıp bazı durumlarda Öcalan’a yanıt vermeye de çalışıyor.
Konunun bugünü ve yarınına yani özüne odaklanmak yerine, Öcalan’ın eskimiş bir anarşist olan Bookchin’in kitaplarından öğrendiği tezlerine yanıtlar vererek durumu idare etmek hayli yersiz bir çaba. Çünkü Öcalan’ın bu “tezleri”, bırakın çürütülmeyi, ciddiye alınmayı bile hak etmiyor. Sürecin antikomünist karakteri bu tezlerle değil, Türkiye’ye biçtiği gelecek vizyonu ile inşa ediliyor. Dolayısıyla bu tezlere karşı EMEP’in teorik yayınlarında çıkan yazılardan Öcalan ve Demokratik Modernite Eleştirisi adlı derleme kitap çıkarmak mezarlıkta ıslık çalmak anlamına geliyor.
İşin özü ile daha ilgili olan Yavuz Selim – İdrisi Bitlisi ittifakı meselesine sıra gelince çekilmesi gereken hat ise bilinçli tercihlerle önemsizleştiriliyor:
Tartışmalara nokta koyabilecek şey, ‘Alevileri, Kızılbaşları kaygılandıran İdrisi Bitlisi/Yavuz ittifakı Kürt siyaseti açısından önümüzdeki sürece dair asla bir tarihsel referans değildir!’ türünden bir açık ve net yaklaşımdı. Bu yapıldı mı? Gözden kaçırmış olabiliriz ama izlediğimiz kadarıyla yapılmadı. Neden peki?
Böyle soruyor Evrensel yazarı Vedat İlbeyoğlu ve cevabı da “Sürecin başından beri zaman zaman bu köşede dikkat çektiğimiz bir şey var: Kürt siyaseti, oldukça asimetrik bir mimariyle inşa edilmiş bir sürecin tamamen eşitsiz bir tarafı olarak konumlandırılmış durumda. Bu pozisyon, böylesi tartışmalar da dahil, Kürt siyasetini handikaplı durumlara itiyor, mecbur bırakıyor” oluyor.
Devletin lehine bir asimetri devrimci durum hariç var olmaya devam edecek ama “Peki ya yılların namlı faşisti Bahçeli’ye ‘kurucu önder Öcalan gelsin Meclis’te konuşma yapsın’ dedirten asimetri ne olacak?” sorusu ise asla sorulmuyor. Çünkü EMEP için konu “bakalım ezilen ulus neyler, neylerse güzel eyler”in ötesine geçemiyor.
Bu garabet nereden doğuyor?
Şimdiye kadar Meclis’te yer alan iki partiden bahsettik ancak trenin bir sonraki seferine hazırlanan Sol Parti de Çerçeve Yasa üzerine bir açıklama yaparak tavrını ortaya koydu.
TİP ve EMEP açıklamaları ile paralel şeyler söylenen bu açıklamada yasa tasarısına evet/hayır demek zorunda olunmadığından AKP ile barışın gelmeyeceği vurgulandı ama eğer Meclis’te olsa ne yapacağını, MYK üyesi Alper Taş’ın siyasi literatürün unutulmazlarına gireceğini düşündüğüm şu açıklaması ile anlayabiliyoruz:
Bir oyun tezgâhlıyor iktidar, Özgür Özel onu bozdu. Komisyon’a dahil olarak bozdu. İkincisi, bugün kendisi ‘evet’ oyu vererek bozdu. Çünkü iktidar istiyor ki Özgür Özel ekibi buna ‘hayır’ desin.
Mesele Alper Taş, Sol Parti, TİP ya da EMEP değil elbet. Burada bir garabet var ve bunun nedenlerinin de anlaşılması gerekiyor.
Öncelikle siyaset bir programa ve iktidar stratejisine yaslanmak durumunda. Bütün siyasi adımlar o stratejik tercihlerle uyumlu olmalı. Yazımızda değindiğimiz bütün tuhaflıkların kaynağında bu düzenin devrimci bir tarzda değiştirilmesi yerine gıdım gıdım demokratikleştirilmesi hedefi yatıyor. Böyle olunca da “bu sürecin doğrultusu ne” sorusu önemsizleşiyor, destek de köstek de aradaki biçimsel detaylar üzerinden tarif ediliyor.
Çok önemli bir başka sorun da bu partilerin kendilerini ülke siyasetinde nerede konumlandırdıkları ile ilgili. CHP/Yeni Parti ve DEM Parti şemsiyesi dışında bir pozisyon almayı düşünen bile yok. Böyle olunca da bazen Öcalan’ın yıllar önce bazı sol partiler ve sosyalistlerin PKK ardına hizalanması karşılığında “Vekil, belediye başkanı, ne olmak istiyorlarsa olsunlar” dediği hatırlanıyor ve ona göre davranmak gerekiyor. Sonra Komisyon’a girmeniz de yetmiyor, Rapor’a evet demediğiniz ya da süreçten kaygı duyan Aleviler olarak imza verdiğiniz için “sokaktan alıp milletvekili yaptığımız adam” oluveriyorsunuz. Çünkü millete değil size o koltuğu lütfeden başka bir partiye vekâleten oturuyorsunuz o koltukta.
Bir bütün olarak düzen cephesinin bu başlıkta kendi kurmadığı ve ne yöne ilerleyeceğini tahmin etmekte bile güçlük çektiği bir oyuna sürüklendiği unutulmamalı. Solun yukarıda andığımız zigzaglarını besleyen çok güçlü bir anafor da bu sürüklenme hali. Erdoğan sürükleniyor, Bahçeli sürükleniyor, Öcalan sürükleniyor, güvenlik bürokrasisi sürükleniyor; programatik tutarlılığı çoktan yitirmiş solun da sürüklenmesi artık kaçınılmaz oluyor.
Bu tehlikeleri görüp dümeni önümüzdeki seçimde Yeni Parti’ye kırmak için “DEM Parti anadili Kürtçe olan bir aday çıkarmak isterse” gibi yakışıksız ifadelere başvuruyorsunuz ancak zorunlu absürtlüklerden kaçamıyorsunuz.
“Henüz Meclis’te de değilim, kafam rahat!” demeye de fırsat yok çünkü sizi Meclis’e taşısın diye yan yana geldiğiniz Yeni Parti de sizden beter durumda ve onu rasyonalize etmeniz bekleniyor.
Solun toplumun vicdanı olma ehliyetine ağır zarar veren bu kişiliksizlik şimdilik etkisiz. Devrimci bir hattı kalıcı olarak ileri sıçratmak için ise biçimi değil içeriği ve doğrultuyu tartışmaya devam etmemiz gerekiyor.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.